Sokrat’ın Phaidros ile söyleşisi

03 Kasım 2008

      

Hayır, insanın bir aşıkı oldu mu, bu sapıtmıştır ötekinin aklı başındadır diye, aşksız bir adamı aşıka üstün tutmamalıdır. Sapıtmanın kötülük olduğu açık açık bilinseydi böyle konuşmaya hak verilirdi; Halbuki en büyük iyilikler bize muhakkak bir tanrı vergisi olan sapıtmanın aracılığıyla gelir. Delphosi’nin kadın bilicisi, Dodone’nin kendi kadın rahipleri, Hellas’ı devlet işlerinde olsun, halkın özel işlerinde olsun bir çok önemli hizmetleri sapıtma halinde- iken gördüler; Akılları başlarında olduğu zaman ya pek az şey yapabiliyorlardı, yahut hiç bir şey.

 Tanrı vergisi bir seziş sayesinde Sybilla ve daha nice kimseler birçok insanlara birçok defalar gelecekte tutacakları doğru yolu önceden göstermişlerdir. Bunları sözünü etmek herkesin bildiği şeyler üzerinde oyalanmak olur. Fakat şu nokta gerçekten dikkate alınmaya değer; Kelimeleri yaratmış olan eskiler Mania’(Karşılığı sapıtma olan kelime ya da aşk) çirkin ve ayıp bir şey anlamında kullanmadılar. Böyle olsaydı sanatların en güzeline geleceği öğreten sanata, o kelime ile ilgili olarak Manike derler miydi? Ona bu adı verdiler, çünkü Manianın bir Tanrı vergisi olarak, gerçekten güzel bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Şimdikiler bu kelimelerin içine bir t sokuşturarak, Mantike ( bilicilik bilimi, tanrılar bilimi anlamında da- kullanılırdı) sözünü vücuda getirdiler.

 

Kendinden geçmenin ve sapıtmanın Musa’lardan gelen bir üçüncü çeşidi vardı. Bu, ince ve temiz bir ruhu ele geçirdiği  onu uyandırır, önüne katar ve eskilerin gördüğü sayısız büyük işleri lirik veya başka cinsten şiirlerde coşkun bir dille anlatarak, gelecek nesillerin eğitimini sağlar. Biri, sadece nazımda ustalığın iyi bir şair  olmaya yettiğini sanıp Musa’lardan gelen sapıtmayı içinde durmaksızın şiir kapısına yanaşmaya cesaret ederse, ancak yarım yamalak şair olabilir; Çünkü ilhamlı bir insanın vücuda getirdiği şiir, daima, heyecansız bir insanınkini gölgede bırakır.

 

Sana daha başkalarını da söyleyebilirim ama, bize Tanrılardan gelen sapıtmanın bütün güzel neticeleri işte bunlardır. Öyleyse, sapıtmadan dehşet duymaktan sakınalım ve kendini tutabilen aşığı sapıtmış aşığa üstün tutmak gerektiğini iddia edenler karşısında şaşkınlığa düşmeyelim. Bu tür iddia sahibi olanlar, bahsi kazanabilmek için, Tanrıların, aşığa ve sevgilisine aşkı, onların iyiliği için vermediklerini ispat etmelidirler. Bizde, buna karşı aşk denilen bu sapıtmayı  Tanrıların, aşığı ve sevgilisini son derece mesut etmek düşüncesiyle verdiklerini ispat etmeliyiz. Şüphesiz  bu ispatımıza bilgiçler inanmayacaktır; Fakat bilgeler inanacaklardır.

 

Öyleyse her şeyden önce, Tanrılık olduğu kadar insanlık da olan ruhun tabiatı hakkında, hem kendi eylemlerini, hem de kendine gelen etkileri göz önünde bulundurarak, gerçek bir fikir edinmeye çalışalım.

Şu ilkeden hareket edeceğiz; her ruh ölümsüzdür.Çünkü daima hareket halinde olan şey ölümsüzdür. Başkasından hareket alan ve kendisi başkasını hareket ettiren şey ise, hareket durunca yaşamaz olur. Yalnız kendiliğinden hareket eden varlıktır ki, kendi kendisini terk edemeyeceği için, hep hareket halindedir; Hatta bütün öteki varlıklar için bir hareket kaynağı ve ilkesidir.

Bir ilkenin doğuşundan bahsedilmez, çünkü doğan her şeyin bir ilkesi olduğunu kabul etmek zorundayız, ilkenin kendisiyse hiçbir şeyden doğamaz. Öyle ya, ilke bir şeyden  doğmuş olsaydı  ilkeliği kalmazdı. İlkenin mademki doğuşu olamıyor, öyleyse sonu da olamaz. Çünkü, ilke yok olsaydı hiçbir zaman kendi kendine bir hiçten tekrar doğamazdı, ve her şeyin bir ilkeden doğması gerektiğine göre, kendinden de hiçbir şey doğamazdı. O halde kendi kendine hareket eden varlık hareketin ilkesidir ve bu varlığın ne yok olması mümkündür nede yeniden doğması. Başka türlü olsaydı üstümüzde gök ve bütün canlı varlıklar hareketsiz kalır, yok olurdu ve artık bir daha hareket edebilmeleri, yeniden doğmaları mümkün olamazdı.

Kendiliğinden hareket eden varlığın ölümsüzlüğü böylece ispat edilmiş olunca, ruhun özü ve kavramının  hareket olduğunu tasdik etmekte hiç kimse tereddüt göstermeyecektir.

Gerçekten hareket kendisine dışarıdan gelen her cisim ruhsuzdur. Kendiliğinden hareket eden şey, ruhun ta kendisi olduğuna göre, bundan şu zorunlu netice çıkar; Ruhun başlangıcı yoktu sonu da olamayacaktır.

Ruhun  ne olduğunu göstermek için mutlak olarak tanrılık bir bilgiye ve pek geniş bir açıklamaya ihtiyaç vardır. Fakat ruh denilen şeyin ne olabileceğini tasarlamak için, bir insan bilgisi ve daha dar bir açıklama yeter. Bizde ondan bu şekilde bahsedeceğiz.

 

Ruhun, kanatlı atlarla arabacının bir araya gelmesinden doğan bir kuvvete benzediğini tasarlayalım. Tanrıların atları ve arabacıları hep iyidir, iyi soydandır; Halbuki öteki varlıklarınkiler hep aynı değerde olmayan soylardandır. İlkin kendimizi ele alalım: Bir kere arabacı bir çift atı idare ediyor. Sonra bu atlardan biri güzel, iyi ve pek üstün bir soyda olduğu halde öteki pek kötü bir soydandır ve birinciye her bakımdan karşıttır; Tabii, bu durumda arabacını işi pek güç ve zahmetli bir iş olacaktır. Fakat acaba canlı neden bazen ölümlü bazen de ölümsüz diye adlandırılıyor?  Buna açıklamaya çalışmalı.

Her ruh, cansız şeylerle ilgilenir ve kah şu şekil kah bu şekil altında bütün evreni devreder. Bu ruh yetkin ve kantlı iken göklerde dolaşır ve bütün evreni idare eder kanatlarını kaybedince, katı bir şey üzerinde tutununcaya kadar havalarda savrulur. Tutunduğu bu katı şey üstünde yerleşir, topraktan bir vücudu olur. Bu vücut, ruhtan aldığı kuvvetle kımıldandığı halde kendi kendine hareket ettiğini sanır. İşte bir vücutla bir ruhtan meydana gelen bu bütün, canlı varlık adını alır ve ölümlü diye vasıflandırılır.

Ölümsüz sıfatına gelince, bu, hiçbir mantıklı düşünüşle tanımlanamaz; Ancak, Tanrı hakkında ne yeter derecede bilgimiz nede deneyimimiz olmadığı için, kendimize göre bir Tanrı tasarımı kurarız: Bir ruhu birde vücudu olan ve ruhu ile vücudu tabiatıyla üstün bir bengilik süresince birleşmiş bulunan ölümsüz bir canlı. Neyse herkes dilediğini söyler; Tanrının istediği neyse o olsun. Biz şimdi ruh kanatlarını ne sebepten kaybeder, düşürür, bunu araştıralım. Bu sebep şudur;

 

Tabiat, kanada, ağır olan şeyi Tanrılar soyunun barındığı yüksekliklere çıkarmak yetisini verdi; denilebilir ki bedenle ilgili şeyler içinde, Tanrılık olmaktan en çok pay almış olan kanattır. Tanrılık şey ise, güzel, bilge, iyi olan ve bu değerlere benzer daha ne varsa kendinde bulunan şeydir. Bu iyi şeyler ruhun kanatlarını besler, geliştirir; çirkinlik ve kötülük gibi bunların karşıtı olan kusurlarsa, bu kanatları harap eder, yok eder.

Büyük Baş Zeus, kanatlı arabasını sürerek göklerde en önde ilerler; her şeyi düzene koyar, her şeye göz kulak olur. Arkasından, on bir bölük halinde, Tanrılar, Daimonlar ordusu yürür. Hestiya (hareketsizliği temsil eden tanrı) tek başına Tanrılar evinde kalmıştır; işte bunun içindir ki, idare edici Tanrı mertebesine yükselmiş olan oniki tanrının yalnız onbir  tanesi,

kendilerine gösterilmiş olan sıraya göre, bölüklerini başında yürümektedir. Birçok mutlu görünüşler, birçok Tanrılık hareketler göğün içini canlandırır. Orada Tanrılar, her biri kendine ait olan işi görmek için dolaşırlar; onlarla birlikte bulunmak isteyen herkes arkalarından gidebilir, çünkü çekememezlik denilen şey Tanrılar korosuna yanaşamaz. Yemeklerini Tanrılık ziyafette yiyecekleri zaman, göğün katlarına tırmanıp gök kubbesinin en yüksek noktasına çıkarlar. Daima dengeli olan Tanrı arabalarının idaresi kolaydır, bunlar istenilen yere kolayca  tırmanırlar. Halbuki artlarından gelenler oralara zahmetle tırmanır. Çünkü soyu bozuk olan atlar sendeler ve sürücüleri iyi eğitmemişse, gemi azıya alıp arabayı dünyaya doğru sürüklemeye başlarlar.Bilsen  bu, ruhta ne çetin, ne zahmetli bir savaştır.

 Ölümsüz denilen ruhlar, göğün en yüksek noktasına varınca dışarıya çıkarlar ve kubbenin tepesinde dururlar. Devir hareketiyle onlarda devrederler, böylece gök kubbesinin dışındaki gerçekleri temaşa ederler. Şimdiye kadar yeryüzünün hiçbir şairi bu gök ötesi bölgeyi şakımadı, bundan böyle de hiç biri onu gereği gibi şakıyamayacaktır. Bununla beraber ben, bu bölgeyi tanıtmaya çalışacağım; çünkü, hele dorunun kendisinden bahsedildiği zaman, doğruyu söylemekten korkmamalı. Gerçekten, renksiz, şekilsiz, dokunmak istesen varlığı ile yokluğu belirsiz gerçek, ancak ruhu idare edenin, aklın göre bileceği gerçek; asıl bilginin yurdu olan gerçek, işte o bölgede bu vardır.

Bunun içindir ki, bir Tanrının zeka ile katkısız bilgiyle beslenen düşüncesi, kendine yaraşan besinlerle beslenmeye dikkat eden her ruhun düşüncesi gibi, neden sonra gerçekliği yeniden görünce bir rahatlık duyar ve gök kubbesi devrini tamamlayıp onu aynı noktaya getirinceye kadar geçeğin temaşası ile beslenir, mutlu olur.Ruh, böyle devrederken, öz doğruluğu görür, bilgeliği görür, bilgiyi görür. Ama gördüğü ne olgu halindeki bilgidir, nede şimdiki yaşayışımızda varlıklar adını verdiğimiz şeylerdeki başkalıklara göre başka başka olan bilgidir; bu, gerçekten bir gerçek olan şeyin bilgisidir. Gerçekten olan başka şeyleri de böylece doya doya temaşa ettikten sonra, ruh, göğün içine girer ve yerine döner. Oraya önünce arabacı atları yemliğe çeker; onlara, yem olarak Ambrosia (tanrı yemi), su olarak da nektar (tanrı içkisi) verir.

Tanrıların hayatı işte böyledir. Şimdi  öbür ruhlara geçelim. Bunların kimi Tanrıların ardından gitmek için elinden geleni yapar, arabacısının başını göğün dışına çıkartır ve gök kubbesi ile birlikte dönerken atlarının aksiliği yüzünden, gerçeklere güç hal ile göz atabilir. Geri kalanlar, hepside yukarı çıkmaya can attığı için, yolu tutarlar. Fakat boşuna! Biri ötekinin önüne geçmeye çalışarak, itişe kakışa, birbirini çiğneyerek, akıntıya gömülüp giderler. Eşi görülmemiş bir yığılışma, bir boğuşma, bir kanter içinde kalma! Arabacıların beceriksizliği yüzünden bir çok ruh topal olur, çoğunun kanatları zedelenir. Hepsi, sürekli çabalamalarına rağmen, gerçeğe temaşa etmek nedir bunun tadamadan uzaklaşır; artık kanaatle beslenirler. Hakikat ovasını bulmak için sarf edilen bu çetin gayretin sebebi şudur; ruhun en iyi kısmına yarayışlı olan besin bu ovadaki çayırlıktan gelir, ruha o hafifliği veren kanatlar ancak bununla beslenebilir.

 

Birde Adrasteia konunu var. Buna göre, bir tanrının ardı sıra gitmiş ve asıl gerçeklerden bazılarını görmüş olan her ruh, bir daha ki devrine kadar esen kalır ve daima Tanrısının ardı sıra gidebilirse, her zaman esenlik içinde olur. Fakat bu, Tanrıların ardı sıra gidemediği için gerçekleri temaşa edemez, bir bahtsızlık eseri olarak da unutmaya ve kötülüğe gömülürse, ağırlaşır; bir kere de ağırlaştı mı, kanatlarını kaybedip yeryüzüne düşer.

Bu kanuna göre, böyle bir ruhun hiçbir hayvanın ilk neslinde yerleşmemesi buna karşı, gerçeklerin en çoğunu görmüş olan bir ruhun ilerde feylesof veya güzelin, musaların ve aşkın dostu olabilecek bir adamın tohumunda yerleşmesi gerektir.

Bütün bu adamlardan hangisi doğrulukla hareket ederse onun hayatı daha iyiye gider, hangisi eğrilik ederse onun hayatı kötüye doğru gider.Hiçbir ruh, geldiği yere on bin yıldan önce dönemez ( On bin yıllık devire Von denilmektedir.) Zaten ruh, dürüst  feylesofun veya gençleri feylesofça bir aşkla sevmiş bir adamın ruhu olmamışsa bu zamandan önce kanatlanamaz. Dediğim ruhlar bin yıllık devirlerin üçüncüsünde, bu devirlerin her üçünde de demin sözümü ettiğim şekilde yaşamış olmak şartıyla, yeniden kanatlanırlar ve üç bininci yıl sonunda tekrar tanrılara dönerler. Öbür ruhlara gelince; İlk varlıklarını tamamladıklarında sorguya çekilirler. Hüküm neticesinde kimi cezasını çekmek üzere yer altı zindanlarına gider, kimi de verine hükümle hafiflediğinden göğün şu veya bu katına yükselir ve orda, yer yüzünde insan şeklinde yaşadığı sırada hak etmiş olduğu bir yaşayış içinde yaşar. Bin yıl tamamlanınca, gerek yer altına gidenler gerekse göğe çıkanlar kur’a  çekmek, aynı zamanda ikinci varlıklarını dilediklerini seçmek için geri gelirler. İşte bu sırada bir insan ruhu  bir hayvan vücuduna, bir hayvan ruhu- vaktiyle bir insan ruhu olmuş olmak şartıyla-yeniden bir insan vücuduna geçebilir.Doğrusu, hakikat nedir asla görmemiş olan bir ruhun insan şekline bürünmesi imkansızdır. Çünkü insan olabilmek için, duyumların çokluğunu bir düşünce ile bire indiren ve adına İdea denilen şeyi anlamak lazımdır. Bu ruhumuzun vaktiyle bir Tanrının ardı sıra gittiği, şimdiki varlığımızda gerçeklik sıfatını verdiğimiz şeylere yukarıdan baktığı, gerçekten gerçek olana doğru başını uzattığı zaman görmüş olduklarını anımsamasından ibarettir.

Sadece feylesof düşüncesinin kanatlı olduğu işte bunun için doğrudur. Çünkü onun düşüncesi,

Tanrıyı Tanrı kılan şeyleri anımsama ile gücünün yettiği kadar takip etmekten geri durmaz.

Anımsamadan faydalanmasını iyi bilen, en üstün gizemlere daima en tam şekilde eren insan; ancak böylesi, bir gün gerçekten yetkinleşir. Fakat insanları uğraştıran şeylerden elini eteğini çektiği ve Tanrılık olana bağlandığı için halk ona aklından zoru olduğunu söyler; halbuki o bir Tanrının peşinde kendinden geçmiştir, halk bunun farkında değildir.

 

Sapıtmanın, evet sapıtmanın dördüncü şekli hakkında söylediklerimiz işte bu noktaya gelmek içindi. Bir insan yer yüzündeki güzelliği görerek gerçek güzelliği tekrar hatırladığı zaman ruhunun kanatları yeniden çıkmaya başlar ve ruh, kanatlanmakta olduğunu görünce, havalanmak için sabırsızlanır. Fakat uçmaya gücü yetmediğinden yavru kuşlar gibi bakışlarını yükseklere çevirir. Ölümlü dünyaya  ait işleri bu yüzden ihmal ettiği için onun sapıtmış olduğuna hükmedilir. Fakat onu yükselten bu kendisinden geçme, gerek tabiatı gerekse sebepleri bakımından, hem onu duyan hem de ondan pay alabilen için dünyanın en çok özlenen şeyidir. Bu şekilde kendinden geçip güzelliği genç çocuklarda seven adama aşk delisi denilir. Önceden söylediğim gibi, her insan ruhu, tabiatı bakımından, gerçek varlıkları temaşa etmiştir; böyle olmasaydı bir insan vücuduna yerleşemezdi. Fakat bu yer yüzündeki şeyleri görünce daha önce görüşmüş olduğu gerçekleri yeniden hatırlamak, her ruh için kolay bir şey değildir. Bu, bir zamanlar bu gerçekleri şöyle bir görmüş ruhlar için de yer yüzüne düşünce kötü adamlarla düşüp kalkmak bahtsızlığına uğrayan, bu yüzden kötü hareketlere sürüklenen ve yukarda gördüğü yüce şeyleri unutan kimseler için de kolay değildir. Yalnız pek az ruhta yeter derecede hatırlamak yetisi vardır.­­ Bunlar da, bir zamanlar görmüş oldukları şeylerin bir taklidini bu yer yüzünde görünce kendilerinden geçerler, coşarlar. Bu coşkunluğun neden ileri geldiğini anlayamazlar, çünkü onu gereği gibi çözümleyemezler.

 

Şu muhakkak ki doğruluk, bilgelik ve ruh için değerli olan bütün bu gibi şeylerin yer yüzünde görülen imgelerde hiçbir parıltı yoktur. Örgenlerimizin zayıf olması yüzünden, içimizden ancak pek az kimse asıl gerçeklerin imgeleri karşısında, güç hal ile, bunların neyin örneği olduklarını tanıyabilir. Fakat mesut insanlar korosuna karışıp sen ile ben Zeus’un ardında, ötekiler başka bir Tanrının ardında yürüdüğümüz zamanlar güzellik ihtişamla parıldıyor,hepimizi insanı tanrılaştıran bir manzara karşısında bırakıyordu. Denilebilir ki o zamanlar hepimiz en değerli gizemlerle içli dışlı idik; onları tam bir yetkinlik içinde kutluyorduk; gelecekte bizi beklemekte olan kötülüklerin hiç birinden korkumuz yoktu; tam, sade, değişmez, mesut görünümleri tertemiz ve göz kamaştırıcı bir ışık ortasında temaşa etmemize  müsaade olunmuştu. O zamanlar bizde tertemizdik; taşımakta olduğumuz, adına vücut dediğimiz ve kabuğuna yapışmış istiridye gibi içinde hapsolduğumuz  bu yük bizi henüz  her yandan zedelememişti.

 

Geçmiş zamanlara saygı ve sevgimi ifade etmek için, hatıralar üzerinde bu kadar durmak yeter. O zamanları özlemem bana sözü pek fazla uzattırdı. Güzellik bahsine dönüyorum. Gerçek güzellik, diyordum, öteki gerçekler ortasında parıldıyordu. Yer yüzüne düştüğümüzden beri de, duygularımızın en parlağı sayesinde, bu güzelliğin üstün bir parıltı ile parladığını görüyoruz. Görme gerçekten, duyularımızın en keskinidir. Fakat görme hiçbir zaman  aklı göremez. Akıldan da güzelliğinki kadar aydın bir imge elde edebilseydik, o bizde tasarlanması bile imkansız ne aşklar yaratırdı! Bütün öteki gerçekler için de aynı şey söylenebilir. Fakat şimdiki halde en gözde görünür,en çekici olmak yalnız güzelliğe verilmiştir. Gizemlere erdiğinden beri epey zaman geçmiş yahut yer yüzündeki kötülüklere kendini kaptırmış olan insan, bu dünyada güzellik adı verilen şeyi temaşa ettiğinde ondan hemen mutlak güzelliğe yükselemez. İşte bu yüzden gerçek güzelliğin yer yüzündeki imgesine saygı ile bakmak şurada dursun, kendini hazlarına bırakır, bir hayvan gibi onun üstüne abanmaktan, onu gebe kılmaktan çekinmez, onunla düşüp kalkması öyle aşırı bir dereceye varır ki, artık tabiate  aykırı bir haz peşinde koştuğundan bile korkmamaya, utanmamaya başlar. Gizemlere daha henüz ermiş yahut bir zamanlar gerçekleri uzun uzun temaşa etmiş olan insana gelince, o, güzel bir yüzde tanrılık güzelliğin başarılı bir taklidini yahut bir vücutta bu gibi güzelliğin bazı vasıflarını gördümü  ilkin bir ürperme geçirir ve bir vakitler duymuş olduğu heyecana benzer bir şeyin içinde kımıldadığını sezer. Sonra gözlerini bu güzele diker, ona bir Tanrıya gösterilen saygıyı gösterir. Kendini iyiden iyiye sapıtmış sanacaklarından çekinmese, Tanrılara ve kutsal varlıklara kurban sunar gibi, sevgilisine kurbanlar sunacaktır. Onu görünce vücudunu bir titremedir alır; rengi değişir, her tarafını tuhaf  bir sıcaklık sarar, bir ter basar. Çünkü güzelliğin bir ışık gibi türemesi onu ısıtır; bu türüm kanatlarına canlılık verir. Sıcaklık da uzun zamandır kuruluktan iyice sertleşen ve kanatların çıkmasına engel olan kabuğu eritir. Bu besleyici türün kanatlarındaki tüylere bol bol  girer ve ruhun her tarafında kuş tüyleri çıkmaya başlar. Zaten vaktiyle ruhun  her yanı tüylü idi. Bu hale geldi mi ruh için için kaynaşır, yükselmek ister. Diş çıkaranların duyduğu neviden bir rahatsızlık duymaktadır: Nasıl bunlar diş etlerinde bir didikleme ihtiyacı, bir kaşınma duyarlarsa kanatları çıkmaya başlayan ruh da tıpkı böyle şeyler duyar. O da, o sırada huysuzlanır , taşkınlık gösterir, gıcıklanır.

 

Ruh genç bir çocuğun güzelliğine baktığı zaman, bu güzellikten birçok zerrecikler kopup ona doğru akar. Bu akışa istek adının verilmesi işte bundan ileri geliyor. Ruh bu zerrelerle dolunca canlanır, ısınır; acısı diner, sevinç duyar. Fakat sevgiliden ayrılınca sararıp solar, kanatların çıktığı yerler kuruyup kapanır, tüylerin tohumları tıkanıp kalır. Ruhun içinde istekle birlikte kapanıp kalmış olan bu tohumlar canlı nabız gibi vurur, her biri kendi çıkma yerini zorlar ve böylece de, her yandan sıkıştırılan ruh, acı ile kıvranır; fakat bir taraftan da, güzelin anısı ona sevinç verir. İçinde acı ile sevincin böyle birbirine karışması, bu garip hal, onu pek rahatsız eder; bir çıkar yol bulmamasına çok kızar. Deli gibidir; geceleri uyuyamaz, gündüzleri yerinde duramaz. Güzelliği kendinde tutanı görebileceğini sandığı yerlere hırsla koşar. Onu gördüğü ve ondan akıp gelen isteğe bulandığı zaman, ruh, önce kapanmış olan şeyin açıldığını sezer, yeniden nefes almaya başlar; acılar sızılar kesilir, o anda da hazların en tatlısına dalar. Artık aşık sevgilisinden kendi isteği ile ayrılmayı hatırından geçirmez; gözünde hiç kimse sevdiğinden daha değerli değildir. Anasını, kardeşlerini, bütün arkadaşlarını unutur; ihmal yüzünden bütün serveti elden gitse umurunda değildir. Bir zamanlar titizlikle riayet ettiği adetlerin, güzel hareketlerin hepsinden yüz çevirir. Köle olmaya hazırdır; gösterecekleri yerde, sevgilisinin hemen yanı başında uyumaya hazırdır. Çünkü, güzelliği kendinde tutana derin saygı göstermekle beraber, o, en büyük acıları dindirecek hekim olarak yalnız onu görür. Ey kendisiyle konuştuğum güzel çocuk, işte bu duyguya insanlar aşk dediler. Ona Tanrıların ne dediğini söylesem muhakkak gülersin; çünkü tuhaflıklar gençlerin daha çok hoşuna gider. Homerid’ler aşk hakkında söylenmiş mısradan bahsederler (yanılmıyorsam bunu  Homerid’lerden bazıları onun hakkında bildikleri şeyler arasından çıkarmışlardır). Bunların birincisinde aşka karşı fazla dil uzatılmış yakışık almayan şeyler söylenmiştir. Bu mısralarda şöyle deniliyor:

 

Ölümlüler, ona kanatlı aşk derler

Ölümsüzlerse, kanatlarından aşk derler!

 

Buna ister inan, ister inanma! Yalnız bildiğim şu ki aşıkların duygularının sebebi ve tabiatı tamamiyle  benim sana anlattığım gibidir.

 

Bahsimize devam edelim: aşka tutulan adam Zeus’un ardından yürümüş olanlardan biri ise, kanatlı Tanrının yükünü daha büyük bir dayanıklılıkla taşır  A.res’e  uşaklık etmiş ve yolculuğunda onu takip etmiş olanlara gelince, bunlar aşka tutulup da sevdiklerinden hakaret gördüklerini sandılar mı, gözlerini kan bürür, hem sevdiklerini hem de kendi kendilerini öldürmeye kalkışırlar. Bu dünyada herkes, hiç değilse yeryüzünde bozulmadıkça ve gökten ilk düşüşünde  sahip bulunduğu vasıfları kaybetmedikçe bir zamanlar korcutluğunu  ettiği Tanrıyı gücünün yettiği kadar ağırlayarak ve örnek tutarak yaşar. Gene bu dünyada herkes sevdiklerini, tanışıp görüştüklerini taklit ederek yaşar. Her adam, karakterine göre, güzel çocuklar arasından birini kendine sevgili olarak seçer; onu gözünde tanrılaştırır; gizli bir ibadetle tapınmak ve ağırlamak için ona, kalbinde, süslerle bezediği bir anıt diker.Zeus’un ardından yürümüş olanlar, sevecekleri kimsede Zeus ruhu bulunmasını isterler; bilgeliği sevip sevmediğine, sevk ve idare etmeye yaradılıştan yatkın olup olmadığına dikkat ederler. Böyle birini buldular ve ona tutuldular mı, onun da Zeus gibi olması için her şeyi yaparlar. Kendileri de, olgunlaşmak için gerekli çalışmalara  henüz girişmemişlerse, hemen bu işe koyulur ve buldukları kaynaklardan faydalanarak yahut araştırmalar yaparak kendi kendilerini yetiştirirler. Tanrılarının hangi Tanrı olduğunu bulmak için içlerini yoklar ve gözlerini bir an bile Tanrıdan ayırmadıkları için ne kadar mümkünse, onun adetlerini, zevklerini, o kadar benimserler. Bu ilerlemeye sevginin sebep olduğunu düşünür, ona daha büyük sevgi ile bağlanırlar. Hele, Bakkha’lar gibi, Zeus’un ilham kaynağından kana kana içerlerse, bu kaynaktan edindiklerini sevdiklerinin ruhuna boşaltır ve onu Tanrılarını mümkün olduğu kadar çok benzeyen bir varlık haline getirirler.Hera’nın ardı sıra olanlar, kral yaradılışlı bir ruh arar, onu bulunca onlar da tıpkı yukarıda anlattığımız şekilde davranırlar. Apollon’un ve öteki Tanrılardan her birinin ardından yürümüş olanlarda hareketlerini Tanrılarınkine uydurur, başka yaradılışta olmayan bir sevgili ararlar. Böylesini  buldular mı, Tanrıyı kendileri taklit ettikleri gibi ona da taklit ettirirler; sevgiliyi baskı altına alır, onu düşünüş bakımından, yaşayış bakımından mümkün olduğu kadar Tanrıya benzer bir hale getirmek isterler. Sevdiklerini kıskanmak, onların kötülüğünü şurada dursun, sevgililerinin hem kendileriyle hem de o kadar çok saydıkları Tanrıları ile tam bir benzerlik göstermesi için ellerinden geleni yaparlar. İşte her gerçek aşkın can attığı şey ve işte, can attığı şeyi gerçekleştirmek için anlattığım yoldan yürümüş olmak şartıyla, onun gizemlere erdirişi! İşte aşk sapıtmasının, kendini tamamen veren sevgili üzerindeki güzel ve uğurlu etkisi!

 

 Gösteriş yapmayan fakat gerçekten seven aşıkın olanca dikkat ve itinası ile kuşatıldığını gören bir tanrı gibi ağırlanan sevgili etrafında pervane gibi dönene tabii bir dostluk duyar. Diyelim ki bu çocuk önce arkadaşlarından veya başka damalardan, seven birini yaklaşmanın sakınılacak bir şey olduğunu işitmiştir ve bu yüzden de aşığını yanına yaklaştırmak istememektedir. Fakat yılların bir biri ardı sıra geçmedi, yaşın ilerlemesi ve tabiat kanunu  nihayet bu aşıkı çevresine kabul etmeye götürür. Doğrusu kaderde kötü adam kötü adamla dost olsun iyi adam iyi adamla dost olmasın diye bir şey yoktur. Sevgili aşıkı’nın yanında kaldı mı, onun konuştuklarını dinleyip sohbetinden zevk aldı mı aşıkın yakından tanımak fırsatı bulduğu iyi yürekliliği onu hayrette bırakır.o zaman anlar ki öteki dostlarının ve yakınlarının göstere bildikleri sevginin bütünü, bir Tanrıya tutulmuş aşıkın sevgi ve şefkatin yanın da hiç kalır. Aşıkı ile bir zaman düşüp kalktığı ona tutulduğu, idman yerlerinde veya başka toplantılarda ona temas etimi Zeus’un ganumede’si sevdiği zamanlar istek dediği o akış büyük dalgalar halinde aşıka doğru gelir,içine girer, onu tamamı ile doldurduktan sonra artanı dışarı dökülür ve dümdüz katı bir yüzeye çarpan bir soluk veya bir ses nasıl geldiği yere dönerse güzellik akışı da ruhun tabii yolu olan gözlerden güzel çocuğun ruhuna geri döner, kanatların çıkacağı yerlere canlılık verir, onları yumuşatır kanatları çıkartır, aynı zamanda sevgilinin ruhunu da aşıkı ile doldurur.

 

Çocuk, neyi sevdiğini bilmeksizin sever; duyduğu şeyin ne olduğunu anlamaz ve onu açıklayamaz. Gözü ağrıyan birine baktığı için gözü ağrımış insan gibi hastalığının hangi sebepten ileri geldiğini söyleyemez; aşıkın da kendini bir aynada görür gibi gördüğünün farkında değildir. Onun aynında iken, aşıkı gibi, o da dertlerini unutur. Aşıkı yanında olmayınca, onun kendini özlediği gibi o da aşkını özler. Onun aşkı, aşınınkinin bir görüntüsüdür. Fakat duyduğu şeye aşk adını veremez, bunun dostluktan başka bir şey olmadığını düşünür.

 

Şüphesiz bir birine böyle tutkun olanlar da dost kalırlar, fakat dostlukları ne yanıp tutuştukları sırada, ne de ateşleri söndükten sonra demin sözünü ettiklerimizinki  kadar kuvvetli olmaz.

Dostturlar, çünkü kendilerini birbirlerine vermiş ve karşılıklı en sağlam inançları almış olduklarını, böyle bağları koparıp birbirine düşman kesilmenin dinsizlik olacağını düşünürler.

Hayatlarının sonun da ruhları, kanatlanmak için yaptıkları bütün çabalamalara rağmen, kanatsız olarak vücuttan ayrılıp gider. Ama bunların aşkla coşmuş olmaları pek güzel mükafatlandırılır; çünkü kanun gök kubbesinin içinde yolculuğa çıkmış olanlarının karanlıklara, yer altına inmelerini yasak eder. Kanun ister ki bunlar ışıklı bir ömür sürsünler birbirlerine yoldaşlık ederek yaptıkları seyahatte mesut olsunlar, kanatlandıkları zamanda aşklarının mükafatı olarak, birlikte kanatlansınlar.

 

İşte çocuğum, bir aşık sevgisinin sana sağlayacağı büyük ve Tanrılık iyilikler bunlardır. Fakat aşksız, ölümlü bir bilgelikle soysuzlaşmış, boş ve süreksiz kazançlar aramaya koyulmuş bir adamla düşüp kalkmak, sevgilinin ruhunda, ancak halkın meziyetle diye övündüğü bir adilik yaratır; bu adilikle ruh, şaşkın şaşkın, dokuz bin yıl yeryüzünde, yer altında yuvarlanıp gider.

Ey aşk! İşte sana, hem kefaret hem de kurban olarak, yapabileceğim Palinodia’ların en güzeli, en iyisi! Her yönden, hele kelimelerin seçilmesi bakımından söylenenlerin şiire çalan bir edası var. Ne yapalım, bunun böyle olmasını Phaidros istedi. Birinci nutkumu affet, bu ikincisini kabul buyur. İyiliğin, yardımını benden esirgeme; lütfedip bana öğrettiğim sevmek sanatını öfkelenip benden geri alma; böylece onu sakat bırakma! Aksine, güzel çocuklar yanında beni şimdikinden daha itibarlı kıl!! Önce, gerek ben, gerekse Phaidros sana dil uzattıksa, bundan, ele aldığımız konunun babası Lysias mesüldür, onu cezalandırmalısın! Lysias’ı öyle konuşmak hastalığından kurtar, kardeşi Polemarkhos’u çevirdiğin gibi onu da felsefeye çevir; ta ki şuanda yanımda duran aşıkı iki ateş arasında kalmış bir adama benzemekten kurtulsun ve konu olarak sadece aşkı alıp, ömrünü felsefenin ilham ettiği nutuklara geçirsin!”

3 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir