Dengesizlik konumu ve sevgi

28 Eylül 2009

Kerem- Sen galiba kişiliğin her an değişmesinden pek hoşlanmıyorsun?
Aslı – Hımm evet galiba… Ama değişmeyen kişiliklerden de hoşlanmıyorum.
Kerem – O halde?
Aslı – Ne bileyim?! Bir çelişki gibi görünüyor biliyorum ama öyle de hissetmiyorum doğrusu.
K. – Peki bir an için dur ve hisset, kapa gözlerini… Çevrende her an değişen ve öncekilerle ilişkilendiril(e)meyen kişilikler var, insanlar sürekli rol değiştiriyorlar, sen de onlar arasındasın, sen de rol değiştiriyorsun… Seyret biraz. Nasıl bir duygu?

A. -…..
K. – Yüzünde bir hoşnutsuzluk var?
A. – Hımmmm… Evet daha çok seveceğim kişileri bulamıyorum böyle olunca ve bu hoşuma gitmedi. Aman tanrım, yoksa sevebileceğim şeyler olsun diye mi sabitliği destekliyor bir yanım? Bu korkunç bi şey!
K.- Onları ne sevdiriyor sana acaba?
A.- Ama dur! Biraz bakınca başka bişey farkettim; aslında benim daha çok sevebileceğim kişiler değil daha çok sevdiğim roller var galiba. Bu durumda kişileri değil rolleri takip etmeye başladım.
K.- Hahahahahaha…
A.- Niye gülüyorsun, tuhaf mı bu?
K.- Yooo… Benim lugatta tuhaf diye bişey yok, herşey normal ve herşey tuhaf! Şuna güldüm aslında; demek ki senin rolün de “rol takipçisiymiş!”
A.- Neden?
K.- E her hangi bir rol alabilecekken izlemeyi seçtin ve rolleri takip etmeye başladın.
A.- Hımmm… Ama bi de şu var; aynı rolü oynayanlar arasında farklı çekilimler duyuyorum sanki, onlardan bazılarını daha çok seviyorum galiba.
K.- Bak bu hoş bi tespit oldu, devam et… Nasıl bi fark bulabiliyorsun da yön tayin ediyorsun?
A.- E bu çok tabi değil mi? Rolünü daha iyi oynayana çekiliyorum. Başkaları da böyle yapmaz mı?
K.- Bilmem, hangi başkaları?
A.- Öf işte bütün bu rolleri oynayanları kastettim. Kişilikler sürekli değişince insanın önemi kalmıyor sanırım, bunu mu göstermeye çalışıyorsun bana?
K.- Hiç bi niyetim yoktu, öyle geliverdi bu örnek. O zaman sen rolleri önemsiyormuşsun, öyle mi? Hangi roller favorin senin?
A.- Böyle seçmek gerekince çok zor, yaratıcı olabilen roller, gizemli olanlar daha hoş gibi sanki. Fakat dur bir dakika, başka bişey var. Bu tam bir tiyatro oyununa benzedi. Bazı rollerin bana daha çekici geldiği doğru ama bunun üzerinde başka bir kıstas var! Rolün hakkının nasıl verildiği. A bak şimdi bunun iki ölçü olduğunu anlıyorum: Birincisi, rolün iyi oynanma ölçüsü, ikincisi rolü oynarken ki niyet.
K.- Hımmmm sırası bana geldi, hahahahahaha.
A.- Dalga geçme! Gerçekten de rolleri bu iki kıstasla takip ettiğimi farkettim.
K.- Varsay ki dalga geçen rolünü oynuyorum, hahahahahahaha.
A.- Offff… Ben çok ciddiye alıyorum herşeyi.
K.- Dur asma suratını yaw! Peki bu kimin niyetii ve kabiiliyeti?  Ayrıca niyet dediğin şey nedir tam olarak?
A. Kişileri kaybedince bunun kime ait olduğunu söylemek zorlaştı! Niyet’den kastım “rolü araç olarak görenlerinvarmayı umdukları hedef” sanırım. Karışık mı oldu?
K.- Sürekli yeni şeyler ilave ediyorsun çorbaya! Şimdi bi de “araç” olma durumu çıktı! Bu durumda bazılarının rolleri araç gibi kullandığını bazılarının da bizatihi oynadıkları rol olduğunu mu söylüyorsun? Walla bunu nasıl ayırdın şaştım!
A.- Bilmiyorum, seyrederken kendimi ölçtüm galiba!
K.-Ahhhh… Sen “rol ölçücü” rolünü uygularken kendi rolünü de mi ölçüyorsun?
A.-Offf… Çok karıştırdın artık, ne bileyim ne yapıyorum.
K.- Peki peki başa dönelim, dağılmayalım. Rollerin sürekli değişmesi seni yoruyor anlaşılan. Belki de kişi kalmayınca kendini yanlız hissediyorsun. Ve sevecek insanlar olsun diye zamanı yavaşlatıyorsun sen. Böylece bir rolden diğerine geçiş anları arasında dinleniyorsun, severek hoşlanma duygunu tatmin ediyorsun. Fakat anladığım kadarıyla bu sürenin fazla uzamasını da istemiyorsun, doğru anlamış mıyım?
A.- Evet aynen öyle bu süreyi de ölçtüm hatta ben, toplam yedi dünya yılı sürüyor. İlk ikibuçuk yılına AŞK diyorum, yani yeni rolün öğrenilme aşaması. Sonraki ikibuçuk yılı rolün provası ve sahnelenmesi ve son iki yıl da o rolün terkedilmesi gereğinin üzüntüsü ve yeni rol arayışı.
K.-Yani sana başvuran yeni senaryoları gözden geçirdiğin dönem öyle mi?
A.- Aynen öyle.Ama bu arada artık otomatik olarak oynadığın ve doruğuna vardığın rolünü geride bırakmak, hani -ben yiyemedim sen ye- demek de kolay değil doğrusu.
K.- Neden ki?
A.- E çok kolay artık, enerji harcamıyorsun, otomatik pilot gibi oynuyorsun,  belki de ben tembelimdir.
Kerem- Sanmam… Belki biraz hahahahahaha… O rolün üzerine bir ömür yatanlar da var. Ayrıca sana yeni senaryoları gözden geçirip yeni bir rol seçmek için enerji lazım, değil mi? Mevcut rolünü otomatik pilota bağlayıp enerjini bu tarafa yöneltebiliyorsun.
Aslı- Eh. Böyle bakınca… Kafam karıştı ben bi kahvaltı yapayım izninle.

14 Yorum

  • Sevgi Yiğit 30 Eylül 2009, 22:15

    Evet ,yine ağzınıza sağlık:) Daha geniş açıdan baktığımızda
    dengemizi biz bozuyoruz.Kaybet üzül,bul sevin!

  • Sevgi Yiğit 30 Eylül 2009, 22:09

    Atlardan örnek verirsek:Yük taşımak istemiyorlar!Direkt Triptonik
    araba olsunlar istiyorlar.İşte bu noktada triptonikleri kopyalamaya çalışıyorlar bu her iki taraf içinde yıpratıcı oluyor.
    O deneyim/dönüşüm sürecini yaşamadan olmaz bu.Triptonik araçların,onların “rol modeli” olduğunu ergeç anlayacaklar.

  • Sibel 30 Eylül 2009, 22:06

    Hani bi laf vardır; “bir, tekne sahibi olduğunda, bir de onu satabildiğinde sevinirsin” diye ben de aynen bu tespitteki gibi; bir, dengem bozulduğunda, bir de dengeye geldiğimde sevinirim 🙂
    Aslında dengemi kendim bozduğumda (Gurdjieff’in önerdiği “kendi entervalini yaratma” yöntemini kullanırım) sevinirim, dış etkiyle bozulduğunda öncelikle gelen şaşkınlık ve rahatsızlık duygusu olur, sevinç ancak bu duyguları hazmetme süresinin ardından gelir.

  • Sevgi Yiğit 30 Eylül 2009, 21:49

    “yani bu durumda kişinin rolleri sürekli değiştirirken bunun farkında olduğunu ama kendince bir sebeple bunun bağlantısız/dengesiz görünmesini sağladığını mı söylemek istiyorsunuz?” demişsiniz.Yine sizin anlatımınızla “zurnanın zırt” dediği yer tam orası işte. Rollerini beğenmediklerinden-aklen yaklaşım neden-leri ile- yaklaştıklarından,kendi araçlarından
    hoşnut olmadıklarından “kopyalama” yolu ile olmadıkları rolün
    kendisi olmaya çalışmaları onları “dengesiz” yapıyor.Ama sonlu bir dünya’da, onlarda “dengeye” gelecekler.Arayışları bu yönde çünkü

  • Sibel 30 Eylül 2009, 21:28

    O halde ben tam olarak anlayamadım. “Bilincin olmadığı varlık yok” diyorsunuz. Yani bu durumda kişinin rolleri sürekli değiştirirken bunun farkında olduğunu ama kendince bir sebeple bunun bağlantısız/dengesiz görünmesini sağladığını mı söylemek istiyorsunuz? Aslı-Keremin konuşmasında bir bölüm vardı: “bazıları rolleri araç olarak kullanır ama bazıları rollerin kendisi olur” diyordu, sizce bunlardan hangisi “farkında olunan” ya da bilinçli durum?

  • Sevgi Yiğit 30 Eylül 2009, 20:42

    Anlıyorum.Ben de diyorum ki:Bilincin olmadığı varlık yok.Rolleri gereği oluyorlar.Çok özele girmeden, böyle birini tanımıştım.
    Bulunduğumuz noktalar -bilinç düzeyi,aile vs.-çok farklıydı.Çok mutsuz,hırçın ve zor uyumlanan biriydi.Bu tanımlamalarımı genel anlamda kolay anlaşılır olmak adına yapmak zorundayım yargı içermediğini bilmenizi rica ediyorum.O zamanlar tek derdim anlaşılmaktı ve beni anlıyor olması yeterliydi!Tamamen aklen yaklaşıyordum.Ve giderek kendimden uzaklaşmaya başladığımı fark ettiğimde bir “harabe”ye dönüşmüştüm.Ayrıldığımızda hemen toparlanmaya başladım ve cevaplar bir bir kendini gösterdi.
    Cevaplar gelince eskisinden çok daha güçlendiğimi söylemeye sanırım gerek yok.

  • Sibel 30 Eylül 2009, 19:46

    Evet bu örnekteki “hareketlilik” bilinçli idi zaten ve sonucu kendi yönünde etkiliyordu yani maçları kazanıyordu. Fakat bizim konudaki “dengesizlik” konumlarında bunu uygulayanlar bilinçli değil çoğunlukla, ben buna dikkat çekmek istemiştim. Benim gözlemlediğim dengesizler hayatta pek de başarılı gibi görünmüyorlar, mutsuzlar ve mutsuz ediyorlar.

  • Sevgi Yiğit 30 Eylül 2009, 18:56

    Sevgili arkadaşım,verdiğiniz örnekte cevaplamışsınız 🙂

    Niyet:kazanmak
    Araç:Müsabaka
    Amaç:İki taraflı yaratımlar.Her iki boksör içinde geçerli bu.

    Bu durumda,”dengesiz konumunda” olan kişinin farkında olup olmaması önem yitirmiyor mu? (bence er ya da geç fark edecek)

    Diğer yazınıza yaptığım yorumda bahsetmiştim.Onu biraz daha genişletelim.
    İki daire içinde noktacık ve solucanımsı ışıltılı parçacık.Üç ışıltı varsa,beş daire içinde noktacık olmak zorunda.Denge için!
    Sabit olan ve yerinde duramayan parçacıklar.

    Takyon’u bilinçli olarak işaret ettim.O kara madde dediğim.

    DJ okuduğunuzu biliyorum.Ben sadece iki kitabını okudum.
    Rüya geçişleri kitabında,eğittikleri genç kadına yasakladıkları
    bir oda var.İyice eğitim almadan-yetkinlik kazanmadan- girmesi yasak olan odanın kapısı işte o muazzam güçlü “enerji” ye açılıyor.Ben oraya H-İÇ diyorum.Orada hiçlik var
    aynılaşma gücüne karşı koyulamaz.Ve gidişi olup dönülemez/dönüşemez yerdir.Aynı zamanda,yaratımların olmazsa olmaz hammadesidir.Ve sabittir!

    Sizin hep dediğiniz gibi “ne kadar yazarsak yazalım eksik kalacak” kalmalı bana göre.Boşluk olmalı ki karşı dediğimiz gelsin “d-oldursun”.

  • Sibel 30 Eylül 2009, 13:34

    Bir örnek de benim aklıma geldi 🙂 Muhammed Ali Clay’i hatırlarsınız, ünlü boksör, onun zihnimize kazınmış bir damgası vardı: “kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım” , evet işte onun gücü yerinde sürekli hareket etmekten kaynaklanıyordu, rakibi karşısında sabit durduğu için kendisi avantajlı duruma geçmişti. Sabit durumda olana karşı hareketli olanın (buna burdaki konu icabıyla dengesiz konum demiştik) daha üstün bir konum olduğunu sanırım kabul etmeliyiz. Fakat önemli olan “dengesiz konumunda” olan kişinin bu konumunun farkında olup olmadığı galiba?

  • Sevgi Yiğit 29 Eylül 2009, 20:16

    Kahvaltı günün ilk öğünüdür! Ben,mükellef akşam yemeklerini
    severim!

    Kerem ile Aslı sohbetinin “ben yemedim sen ye” bölümünden
    bir zamanlar epeyce “şikayet” eden biri olarak; gülücüklerle okudum 🙂

    “Mükellef bir ziyafet sofrasını hazırlıyayım sonrada yemimeyim olacak şey değil, bu haksızlık”

    O zamanlar öyle görünüyor ve sabitlenmeme neden olduğunu bilmiyordum.Artık biliyorum ki,geleceğime yatırım yapıyormuşum 🙂

    Ve belki Esra Hanımın “kafa karışıklığı”nı da giderecek bir örnek vermek istiyorum.Ying/Yang hemen hemen hepimiz tarafından bilinir
    bu sembol.Bir daire içinde,”su damlası” şeklinde siyah/beyaz
    şekil.İster gözünüzde canlandırın isterseniz bir kartona çizin.
    Yavaş yavaş hızlandırın, birbirlerinin peşinden gider “gibi” görünecek,hız arttıkça biri diğerini yutar “gibi” görünecek sonrada birbirleninin içine girip ,biri diğerini “doğuracak”

    Bu sadece” ben”liklerimizi anlamamızı sağlamayacak,aynı zamanda Soyut/Somut olanıda anlatacak.Semboller, izi sürüldümü kendimize ne çok ipucu bıraktığımızı da fark edeceğimizi biliyorum.

  • Sibel 29 Eylül 2009, 10:46

    Teşekkürler arkadaşlarım, birilerinin arada sesimi duyuyor olması öyle güzel ki anlatamam. Yalnız olmak Allaha mahsus derler ve herhalde pek doğru bir tespit bu. Siz de düşünün ben de yolda düşüneyim Kerem-aslı konuşması nereye gider bi bakalım. Kahvaltı günün her saatinde pek makbulumdur(rüyalarımda hep kahvaltı hazırlıyorum birilerine), sizlerle de yapalım inşallah 🙂

  • Sevgi Yiğit 28 Eylül 2009, 21:50

    Ağzınıza sağlık 🙂 Anlatmak istediğim buydu! “Dengesizlik” de
    rol değil midir? Az önce,Takion Evren Modeli yazınızı fark ettim.
    Ve dikkatim şimdi orada.Önce bir okuyayım, izininizle sonra “geniş”lemeye devam edelim.Ben takyon diye seslendirip öyle de yazarım affınıza sığınarak böyle devam etmek isterim.

  • Esra Simsir 28 Eylül 2009, 19:25

    Bu mükemmeldi tek kelimeyle:)
    Aslında neyin ben’i ben’im peşimden, yine ben tarafından tercih edilen, bir senaryoya sürüklediğini anlattığınız için…Bunu kavramanın nasıl keyif verdiğini anlatamam:) Ama şimdi işler büsbütün zorlaştı. Hattaevet, kafam büsbütün başka bir yönde karıştı…Kahvaltıya eşlik edebilir miyim?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir