Vücuttaki armoniyi, ahengi yaratmak.
Urban Shaman / 13 Haziran 2019

Temel olan şudur ki; Hastalık, savaş ve çatışmanın bir sonucu iken, iyileşme buradaki barış ve armoninin sağlanmasıdır. Hawaiice hayat anlamına gelen Ola kelimesi barışın kazanılması anlamına gelir. Bunu tersi olan hastalık yani Mai gerilimin yeri anlamına gelir.  stres ile ilişkilidir. İngilizcede hastalık anlamına gelen 3 kelime vardır 1-illness (zihinsel): Kötücül, günahkar davranışın bedelini ima eder. Kötü niyetli bir güç tarafından korkutulmuş olma anlamını taşıyormuş, biz ise hastalık deyip geçiveriyoruz. Bir kişi elnes ise ondan korkma eğilimi olur. 2-sickness (duygusal):üzüntü ve sorun yaşıyor olmaktan kaynaklanan hastalık anlamına geliyor, duygusal temellidir.Bir kişi seaknes ise ona üzülme eğilimi olur. 3-disease (fiziksel): rahatsızlık konumu günümüzde fiziksel bir çağrışım yapıyor Bir kişi disease ise o kişi için ameliyat önerme eğilimi olur. Batı tıbbı bu 3 çözümü sunar. Oysa Hawaii dilinde tüm hastalıkların bir stres tarafından oluştuğu düşünülür ve şifa ile ilgili tüm Hawaii sözcükleri enerji akışının sağlanması çağrışımını yapar ve stres bağlantılı gerilimi serbest bırakmak anlamına gelir. Virüsler de vardır ancak bunlar hastalık değil stres belirtisidir. Bakteriler ise hastalığa sebep olmazlar ama kendiliğinden bir avantaj elde etmek için vardırlar. Stres etkisi: Birçok şey strese sebep olabilir. Düşünceler, duygular, fiziksel aktiviteler, yiyecekler, çevresel kondisyonlar doğal olarak strese sebep olur ve normaldir. Normal olmayan ise sürekli…

Hayatın tamamını anlamalısın

Amerikalıların %27’si yılda bir kitap bile okumuyormuş. 2012 yılına ait bir haber, ”Kütüphaneler Haftası dolayısıyla hazırlanan rapora göre bir Japon yılda ortalama 25, bir İsviçreli yılda ortalama 10, bir Fransız yılda ortalama 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okuyor” diyor. 2013 yılına ait bir haber ise ”Türkiye’de yılda kişi başına 6.4 kitap düşüyor. Ancak bu rakam Türkiye’de bir kişinin yılda 6.4 kitap okuduğu anlamına gelmiyor, zira rakamlara Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara ücretsiz dağıttığı 187 milyon ders kitabı da dahil” diye açıklıyor. Bu ahval üzerine olduğunu sandığım bilimsel görünümlü makaleler başladı, özetle kitap okumak ömrü uzatıyormuş filan 🙂 Yarın bağırsak florasına çok iyi geldiğini de okursam şaşırmam. Olsun birilerinin çabaladığını görmek de güzel. ***Hayatın tamamını anlamalısın, sadece küçük bir parçasını değil. İşte bu nedenledir ki okumalısın, bu nedenledir ki göğe bakmalısın, bu nedenledir ki şarkı söylemeli, dans etmeli, şiirler yazmalı ve acı çekmeli ve bütün bunların yaşam olduğunu anlamalısın. Jiddu Krishnamurti *** Tatil, gevşeme, şeker, çikolata, Laniakea, barış… Aloha

Rüyalarla yeniden dirilmek
esinti , Rüya/Psikoloji / 26 Haziran 2012

Rüyaların, içindeki muazzam ve haberin dahi olmadığı sen ile buluşmanı sağlıyor, bu büyük olanağın farkında mısın? Yoksa o muazzam senin barındıklarıyla karşılaşıp alabora olmaktan mı çekiniyorsun? Eğer öyleyse bil ki, buzdağının görünen minik ucu olarak eriyip gidersin bu hayattan fakatbu kez tamamen hiçliğe karışamamak seni zamansız gibi zamanlarda yakalar. Korkunun ecele faydası yok der atalar, en hayırlısı hala hayattayken ölüp yeniden dirilmektir. ** Rüya görüşmeciliği yöntemi, insanların için olağanüstü bir aydınlanma ve şifalanma fırsatı sunduğu halde, bununla neden yalnızca bi kaç insan ilgilenir? Bu sorunun cevabı oldukça basit; çünkü insanlar doğdukları andan itibaren “öğretme” denen dıştan yükleme türü eğitime tabi tutulurlar ve sistem onları bilginin dışardan alınacağına dair hipnotize eder. Böylece aslında alıcı/verici bir sistem olan insan mekanizması sadece tek yönlü çalışmaya başlar; cevaplar hep dışarda ve hazır sunulmalıdır insanlara. Bu hayat tarzı, dünya insanını tek yönlülüğe mecbur bırakır, içsel bilgeliğe uzanan diğer yönü kullanılmaya kullanılmaya pas tutar, yaratıcılık ve ayma kapasitesi ve bunun sağladığı doğal sevinç günden güne sönen bir ateş gibi ufalır. Kullanılmayan uzuvlar beden bilgeliğince saf dışı kalırlar ve nesilden nesile giderek kaybolurlar. Bu tespitlerim size bir şeyler hatırlatabildi mi? Birleşik Alan Kullanımı-BAK, mutabakat rüyasının lücididir diyebiliriz.

Neden Rüya Kampı?
Eğitimler / 16 Haziran 2012

Neden Rüya Kampı? Neden atölye çalışması, eğitim, kurs vs değil de kamp? Bakın TDK, kamp için ne demiş: “Çadır, baraka vb. eğreti araçlardan oluşturulan konak yeri “Beni öyle bir dinlenme kampına alsınlar ki kapıdan girerken kimlik kartımla birlikte kişiliğimi de kapıda bırakayım.” Bu tanıma katılmakla birlikte ilaveten; hayat sürecimde bilfiil kamp deneyimlerimden şunu öğrendim: Bir kamp için ne kadar plan program, hazırlık yaparsanız yapın, çoğu kez evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Bu sebeple kamplara beklenmedik durumlara açık olanlar, maceraya atılabilecekler, kendine meydan okuyanlar katılırlar. Rüya Kampı etkinliğimiz için Tıklayınız

Kergek Buldi
esinti / 09 Nisan 2012

“Lamalar yalnızca ölümle ilgili şeylerden söz ederken, şamanlar yaşamla ilgili şeylerden söz eder.” (adı bilinmeyen bi Moğol) Altay kabilelerinde “öldü” anlamına şu deyim kullanılırdı: kergek buldi! Yani “gerekenle buluştu” “Ölmek eşittir uyumak” Tatar deyişi Altay dillerinde KUT: Hayati güç, ruh. Aynı zamanda kut; çadırın tepe açıklığından içeri düşen jelatinimsi bir madde! Kut, bir insandan fiziken ölmeden önce de çıkıp gidebilirmiş. Zaten onun boşalttığı yere hastalık dolarmış. Bundan sonra bi şeyleri kutlarken onun ruhlu olmasını dileyen atalarımızı hatırlayacağım galiba. “Çarptığın kimseyi büyütmüyorsun… Birisine baskı yaptığın vakit, büyük tanrım, o büyüyemiyor.”  Kitab’ı Dede Korkut İlginçtir Altay inanışlarında hastalığa ve ölüme yaklaşım çok farklı. Örneğiin birisi hastalandığında onun çadırının ya da evinin önüne bir işaret konuluyor ve ona bakacak bir kişi tayin ediliyor, bunun dışındaki herkesin hastayla ilişki kurması yasaklanmış. Aynı şekilde ölenin de hemen eşyaları evi yakılıyor ve onun isminin anılması yasaklanıyor. Şimdi bunun o kültürde hastalıktan ve ölümden korkulduğu nefret edildiğine yormak isteyen sosyolog antropologlar var. Fakat tersine düşünenler de var. Ölünün ismi o hayat boyunca kirlenmiş diye düşünüyorlar, kir=bilgi ve bunun temizlenmeye ihtiyacı var. Ayrıca ölenin bünyesinden ayrılan ruh/kut, adı anıldıkça ve düşünüldükçe gideceği her nereyse oraya gidemiyor ve yaşayanların çevresinde mahkum kalıyormuş! Bu durum halen yaşayanların şimdi ve hayata…

ÖL ya da ÖZ
esinti / 04 Şubat 2012

OL ile ÖL gibi birbiriden 180 derece farklı anlam algıladığımız iki kelime arasında yalnızca iki minik nokta olduğuna aydığımda, arkası çorap söküğü gibi gelmişti.  Bi kuşun tam olarak hangi taşla isabet aldığını bilemiyorsunuz, bilseniz de ancak devrenizin (spiralin) sonraki bi dönüşlerinde olabiliyor. Biçok insan hayatları boyunca bunu bilmeden göçüp gidiyorlar (çok meşguller). Zaten o her bi kuşa isabet eden taşı mevcut insani kapasitemizle bulabilmeye ömür yetmezdi! Demem bu değil, bi iki tanesini tespit edebildiğinizde o bütün kuşlara ve taşlara ait bi ayma yaşanmaya başlıyor. Bu aymaların getirisi bazen sevinç bazen de kabulsüzlük hissi yaratsa da zamanla (o yere düşen) taşlar yerine oturuyor. Örneğin az önce balkonda aniden aklıma ilk kez “ya istiklal ya ölüm” cümlesi geldi. Şimdiye kadar bi kere bile gelmemişti. İlk sahibi kim diye aratmanın manasızlığını biliyordum (herhalde onbinlerce yıldır farklı yerlerde söylenmiş olmalı) ama yine de bebecik internette arattım, Türkçe arattığım için Atatürk’ü, Kazım Karabekir’i filan işaret etti. Herneyse bu değil önemli olan! Önemli olan cümlenin keskinliği! Anlıyoruz ki Ölümü göze almadan özgürlük yok! Bu kez iki kelimeyi de “Ö” çekiyor. ÖL ya da ÖZ Hayat oyununa bi bulmacaymış gibi bakmaya başladığınızda, şaşıp kalmamak mümkün olmaz. Ha bi de hayranlık ve aşk. Başka bi duygu türetebileceğinizi sanmam…

Sibel A.Hayatımın esansı

BAK’ a sibelA’in işlevi soruldu. Resmedecek kişinin rolünün bana söylenmemesi istendi. 24.10.2011 Ekimde yaptığım bu resim oyunu ile BAK seansında gördüğünüz gibi oldukça cesur bir soru yönelttim. Cevabın ne çıkacağıyla ilgili hiç tasalanmadım. Her BAK modere edişimdeki kadar boş ve BİLMİYORdum. Ortaya çıkan bu tablo (ki şimdiye kadar yaptıklarımın en zoru oldu, çünkü gece başlamıştım, yoruluncaya kadar devam ettim bitmedi, yatıp uyudum. Sabah uyanınca yeniden başına geçtim. Çünkü vizyon zaten bi anda belirmişti ancak benim onu anlayıp resmedecek aracım (bedenlerim) bunu ancak saatlerce süren bi çalışmayla bitirebildi. Sonuç ilk anda beni şaşırttı. Resimde beni en irkilten tavuk benzeri o şeyin ayaklarıydı. Bu ayakları her daim aynen kırmızı AY gibi irkiltici bulurdum. Ve bu simgenin en eski mitlerden gelen kaos olduğunu internetten bulduğumda şaşkınlığım iyice arttı. Bazı şeyler anlamıştım ancak itirafa, yüzeye çıkarmaya hazır değildim. Bunu Ekimden beri çekmecemde tuttum. Galiba bugün gerçekten bişeyler anlamaya başladım. İşte Sibel A. olarak geçmiş hayatımın özetle esansı: Sa, dünyaya gerçekten bakmaya başladığı yaşlarda (yedi yaşından itibaren; çünkü öncesi nasıl bakılacağının öğrenildiği daha ana karnında olan süreçtir. Çocuk dünyaya güya gelmiştir ama esas olarak halen anasındadır-ya da ona kim bakıyorsa- onun malıdır. Şu anda sebeplerini anlatmaya gerek görmediğim -çünkü sebepler vasıtadır sadece- bir durumla karşılaştı…

Tüketmeden Bırakmak
esinti / 13 Kasım 2011

Geçenlerde benim için müthiş aydınlatıcı olan Alıç Ağacıyla Sohbet kitabını gözden geçiriyordum ve gözüm meralarla ilgili bölüme takıldı. Yazar, meraların mümkünse bi kaç tane olması ve sırayla kullanılması gerektiğini söylüyor ve burada çok önemli ve hayati bi nokta olduğunu hatırlatıyor şöyle ki; meranın içindeki ot ailesi, belli bir orana ulaşılıncaya kadar yenirse ve sonra kendi haline bırakılı…rsa kendini kolayca yenileyebiliyormuş. Oysa belli bir oranın üstünde yenilirse artık bir daha bütünselliğini yeniden yapılaştıracak imkanı kayboluyor ve o mera zaman içinde ölüyormuş! Bunu okuyunca ekteki eski yazım (tıklayınız) aklıma geldi. Henüz zamanı geçmeden ve tüketmeden bırakabilmenin bilgeliği yeniden gündemime girdi. ** Muhteşem, kısacık ama muhteşem bi sunum. Böylesi gençlerin varlığı… İşte gerçek bayramım bu benim. http://www.ted.com/talks/raghava_kk_shake_up_your_story.html Böylesi bir anlayışla yapılan sanat ve çocuklar için büyük bir hizmet. ** İnsanların feda etmeleri gereken en önemli şey “ızdıraplarıdır”. İnsan öyle yapılmıştır ki ; ızdıraba olduğu kadar asla başka şeye o kadar çok bağımlı değildir. Zevklerden daha kolay feragat edilir. Izdırap olmadan birşey kazanılmaz ama ayni zamanda insan ızdırabını feda ederek işe başlamalıdır. (Gurdjieff) Izdıraptan kurtulmak için kendini önemsemeyi hafifletmek gerekir diye düşünüyorum. Izdırabı hisseden tüm bedenlerini önemsemeyi azaltıp, Ben-im üzerine odaklanmak sonuç aldığım bir çözüm oldu diyebilirim. Ben-im nedir o halde? O, doğum ve…

Zaman Kavramı-11
Felsefe ve Kuantum , Kitap Özetleri / 10 Eylül 2011

Zaman kavramının ne olduğu ne anlama geldiğini üç farklı bakış açısıyla ele alacağız. ►1- Patel (2008)e göre Zaman tanımı: Sürekli bir değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Patel’in (2008, p. 188) vurguladığı üzere: “Tüm varlıklar atomlardan oluşurlar …  Ve tüm biyokimyasal olaylarda (bu atomlar) farklı şekilde tekrar dizilirler-düzenlenirler. Bizleri oluşturan bu atomlar bir zamanlar Buddha’ya, Cengiz Han’a vaya Isaac Newton’a aittiler. Görüleceği üzere, zamanla değişen şey, bu atomların dizilim şekilleridir ve bu dizilim şekilleri farklı bilgiler oluştururlar. …  Sözün kısası: Hardware’ler değiştirilir, software ise hassaslaştırılır!” Yani Patel’in (2008) tanımıyla, zaman maddelerin değişik sinyaller (bilgi) verecek şekilde yapısal durumlarının değişikliklere uğramasına bağlı bir göstergedir. ►2-Gedik 2008’de yapılan tanıma göre Zaman: Geçmişe bir yolculuktan çıkartılacak sonuçlar 1- 100 yıl önceleri TV, bilgisayar, cep-telefonu, vs gibi ürünlerden yoksun yaşıyorduk. 2- 500 yıl önceleri elektrik yoktu, araba, uçak, tren gibi motorlu taşıtlar yoktu ve insanlık bu vasıtaların sunduğu nimetlerden yoksun yaşıyordu. Bu nedenle de, hem insanlığın yaşam standardı, günümüze oranla daha düşüktü; hem de bu işkollarından geçimlerini sağlayan insanların olmaması nedeniyle dünyadaki insan nüfusu daha azdı. 3- 20 000 yıl önceleri kentler yoktu, çanak-çömlek yoktu, tarım ve hayvancılık yoktu. Bu nedenle de, hem insanlığın yaşam standardı çok daha düşüktü; hem de bu işkollarından geçimlerini sağlayan…