Pueblo Yerlileri

09 Mart 2010

Önceki tarihsel bilgiler ve fotoğraflara şimdi de C.G.Jung’un gezi notları ile devam ediyorum:

Eleştiri yapabilmemiz için her zaman dıştan bakmamız gerekir. Ülkeye dışardan bakmak demek, ülkeyi başka bir milletin gözüyle görmek demektir. Bunu başarabilmemiz için o yabancı ülkenin ortak ruhuyla ilgili bilgimizin olması gerekir. Benzerlikleri gözden geçirirken, bize özgü ulusal önyargılarıve özellikleri oluşturan farklılıklarla karşılaşırız. Başkalarında bizi rahatsız eden şeyler, kendimizi tanımamıza yardımcı olabilirler.

Amerikayı ikinci ziyaretimde, Yeni Meksika’da kentler kuran Puebloları görmeye gittim. Orada şans eseri, ilk kez Avrupalı olmayan, yani beyaz adam sayılmayan biriyle sohbet etme olanağı buldum. Taos Pueblolarının reisi olan kırk elli yaşlarında Ochwiay Biano (Dağ Gölü) adında biriydi. Kuşkusuz o da bir Avrupalı gibi kendi dünyasının sınırları içinde kalmıştı ama onun dünyası öylesine ilginçti ki! Bir Avrupalıyla konuşurken,  çoktan beri bilinen ama hiçbir zaman anlaşılamayan şeylerden söz eder ve bir çıkmaza girersiniz. Oysa bu yerliyle sohbetimiz çok yabancı konularda bile su gibi akıp gitti.

Ochwiay Biano, “Beyazların ne denli acımasız göründüklerine bak! Dudakları ince, burunları da sivri. Yüzleri kırışıklardan değişmiş. Gözlerinden arayış içinde oldukları anlaşılıyor. Hep bir şey arıyorlar. Ne arıyorlar acaba? Beyazlar hep bi şeyler isterler ve her zaman huzursuzdurlar. Ne neyin peşinde olduklarını biliyoruz, ne de onları anlayabiliyoruz. Bizce onlar deli.” dedi. Ona neden tüm beyazlara deli gözüyle baktığını sordum. “Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar” diye yanıtladı. Şaşırarak, “Tabi ki öyle yapacaklar” dedim “siz neyle düşünürsünüz?” Kalbini göstererek “burasıyla” dedi. Uzun bir süre susup düşündüm. Yaşamımda ilk kez biri bana gerçek beyaz adamın resmini çizmişti. O güne kadar parlak rekli resimlerden farklıydı. Yerli bizim en duyarlı noktamıza parmak basmış, körlükten göremediğimiz bir gerçeği dile getirmişti.

İçimden ne olduğunu bilmememe karşın, bana çok tanıdık gelen bir sis bulutu yükseldi ve o bulutun içinden art arda resimler çıkmaya başladı. İlk önce, Romalı askerlerin Galya kentlerini yakıp yıkmasını ve Sezar’ın,  Scipio Africanus’un ve Pompeyus’un keskin yüz hatlarını gördüm. Sonra Aziz Augustinus’un Romalıların mızraklarına taktıkları Britanyalıları imana çağırmasını ve büyük bir zafer diye nitelendirilen, Şarlman’ın putperestlere zorla dinini kabul ettirmesini gördüm. Ardından da , Haçlıların yağmalayan ve öldüren ordularını. Haçlılarla ilgili eski romantizmin anlamsızlığı, içime bir ok gibi saplandı! Bunları, ateş, kılıç, işkence ve Hristiyanlıkla, uzak ülkelerinde babaları olarak kabul ettikleri güneşin altında huzur içinde düşler kuran Puebloların bile üzerine giden Kolomb, Cortes ve başka fatihler izledi. Misyonerlerin zorla giydirdikleri mikroplu giysilerden geçen frengi ve kızıl gibi hastalıklardan telef olan Pasifik Adaları halkları da.

Bunlar yetti de arttı bile. Bizim kolonizasyon, putperestlerle misyon ve medeniyetin gelişmesi diye nitelendirdiğimiz olguların bir başka yüzü daha vardı. Bu yüz, uzak yerlerde inatla avını arayan yırtıcı bir kuşun, korsan ve çabulcu denebilecek bir ırkın yüzüydü.

Ochwiay Biano ile sohbetimizi ana binanın beşinci katının damında konuşuyorduk. (Birbirinin üzerine inşa edilmiş ilginç evler için bakınız: http://sibelatasoy.com/?p=1108 ) Arada sırada, öbür damların üzerinde, yün battaniyelerine sarınıp, her gün pırıl pırıl bir gökyüzünde doğup yolculuğunu yapan güneşe bakarak derin düşüncelere dalan başka yerliler görünüyordu. Pueblo yerlilerinin ağızları sıkı, özellikle de din konusunda ağızlarını açmıyorlar. Dinsel ayinlerini gizli tutuyorlar. Daha önce böylesine gizlilikle karşılaşmamıştım. Medeni toplumların dinleri açıktır ve kutsal saydıkları şeyin gizemi çoktan yok olmuştur. Oysa orada, yerlilerin tümünün bildiği bir giz vardı havada; ama bu gizi beyazların öğrenmesi olanaksızdı.

Konuştuğum yerlinin dinsel konularda düşüncesini söylerken duygularının değişmesine çok şaşırdım. Günlük yaşantısını nerdeyse kaderci bir aldırmasızlık diye nitelendirebileceğimiz bir huzur ve onurla sürdürmesine karşın, iş gizemli konulara geldiğinde, saklayamadığı bir duygusallığa kapılıyordu.(ara sıra gözleri bile doluyordu) Dinselliği kavramsal bağlamda almıyorlardı. Onların gözünde, dinle dış olayların bir farkı yoktu. Din de insanı duygulandırabilen önemli bir gerçekti.

Ochwiay Biano (Dağ Gölü) ile damda giderek yükselen güneşin altında otururken, bana güneşi gösterdi ve. “Orada yükselen şey babamız değil mi? Bunun tersini kim iddia edebilir? Başka bir tanrı nasıl olur? Güneş olmadan hiç bişey olmaz” dedi. Sözcükleri bulmakta zorluk çekiyordu. Sonunda, “Bir insan dağda tek başına ne yapabilir? O olmadan ateş bile yakamaz” diye ekledi.

Ona güneşin görünmeyen bir tanrının yaptığı ateşten bir top olup olmadığını sordum. Soruma bırakın kızmayı, şaşırmadı bile. Yalnızca, “Güneş tanrıdır. Bu herkesin görebileceği bir şey” dedi.

Kuşkusuz hiç kimse güneşin büyük etkisini göz ardı edemez, ama gene de, bu olgun ve onurlu insanların bu denli yoğun bir duygu içinde olduklarını görmek beni çok duygulandıran yeni bir deneyim oldu.

Pueblo Yerlilerinin,  dinleriyle ilgili konulara girmemelerine karşın, Amerikalılarla ilişkilerini anlatmaya can attıklarını gözlemledim. Ochwiay Biano bana, “Amerikalılar bizi neden rahat bırakmıyorlar? Neden daslarımızı yasaklıyorlar, çocuklarımıza dinimizi öğretmek istediğimizde neden zorluk çıkarıyorlar?” Uzunca bir süre sustuktan sonra,  “Amerikalılar dinimizi yok etmek istiyorlar. Yaptıklarımızı yalnız kendimiz için yapmıyoruz ki, Amerikalılar için de yapıyoruz. Evet, tüm dünya için yapıyoruz. Herkesin yararına bu” diye ekledi.

Heyecanından dinlerinin çok önemli bir öğesine değindiğini anladım ve bu nedenle ona, “yaptıklarınızın tüm dünyaya yararı olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordum. Büyük bir coşkuyla, “kuşkusuz öyle! Biz bunları yapmasak dünyanın hali ne olur?” diye yanıtladı ve güneşi gösterdi. “Biz dünyanın çatısında yaşayan insanlarız ve Baba Güneş’in oğullarıyız. Dinimizle, babamızın her gün gökyüzünde hareket etmesine yardım ediyoruz. Bunu yalnızca kendimiz için değil, bütün dünya için yapıyoruz. Ayinlerimizden vazgeçsek, on yıl içerisinde güneş doğmamaya başlar ve sonsuza dek gece olur” dedi.

Bu sözlerinden, bir Yerli’nin huzurunun ve onurunun neye bağlı olduğunu anladım. Güneşin oğluydu ve tüm yaşamı koruyan babasının her gün doğup batmasına yardımcı olduğu için evrendeki yaşamı anlam kazanıyordu. Bu düşünceyle, bizim mantığımızın biçimlendirdiği kendimizi haklı çıkarmalarımızı karşılaştırırsak, yaşamımızın ne denli kısır olduğunu anlarız. Sırf kıskançlığımız yüzünden Yerli’nin saflığına gülüyoruz ve kendimizi çok zeki sanıyoruz. Zaten bunu yapmasak ne denli ruh zenginliğinden uzak olduğumuzu anlar ve bunu kaldıramayız. Bilgi bizi zenginleştirmiyor, tersine, doğduğumuzda kendimizi içinde bulduğumuz mitler dünyasından giderek uzaklaştırıyor.

Bir anlığına Avrupalı mantığından kendimizi soyutlayabilir, kendimizi bir yüzü kıtanın kırlarına, öbür yüzü de Pasifik Okyanusuna bakan dağın temiz havasına kaptırabilirsek, Pueblo Yerlilerinin bakış açısını sezinlemeye başlayabiliriz. Ama bunu başarabilmemiz için, dünya bilincimizi bir yana bırakmamız ve onun yerine, ardında ne tür bir dünya olduğunu bilmediğimiz, uçsuz bucaksız gibi görünen bir ufku koyabilmemiz gerekir.

Tanrının ezip geçen gücüne karşı geçerli yanıtlar bulabilmek ve Tanrı için bile önemli olan birşeyleri geri verebilmek insanı gururlandırır; çünkü bunu yapmak insanı metafizik öğenin yüceliğine yükseltir. Kuşkusuz bir Pueblo Yerlisi kıskanılacak huzurunu, bu bilinçsiz bir varsayım da olsa, “Tanrı ve biz” kavramına borçludur. Böyle bir insan, kelimenin tam anlamıyla, doğru yolda olan bir insandır.

C.G.Jung- Anılar, Düşler, Düşünceler

kitabından özetleyen Sibel Atasoy

Beylerbeyi, 27.02.2009

6 Yorum

  • Sibel 25 Mart 2012, 12:10

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü aslında deneyimi deneyimleyen bilir ancak.. yaşantının tarifi ayı gösteren parmakla ayı anlatmak gibi…sözlerle anlamaya -anlatmaya çalışmak ancak dinleyenlere kendilerine yeni sorular sorup ben nasıl anlıyorumu getiriyor belki de:))

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü yeni sorulara sebep olmak… Harika. Galiba burada oluşumuzun belirgin bir sebebi olabilir bu 🙂

  • Sibel 25 Mart 2012, 10:04

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Her gelene mesafeli bir izleyici gibi yaklaştığınızda kalp devreye girmesi gerektiği noktayı kendi biliyor..

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Harikasınız 🙂 Çok güzel bir paylaşım

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Algı konusunda hücrelerimiz hangi aşamada yer alıyor?

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü En büyük algı organı ruh =kalptir

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Kalbe bağlanmak daha önce-böyle yeniye olanak vermeyen şekilde- bir karar bağlanmadan önce duyguyla örtüşmüyordu…Bu nedenle özgür ve sevinçli idi. o zaman duyarlı ,güçlüydü..Ve yukarıda ki arkadaşın dediği gibi devreye girmesi gerektiği yeri biliyor-ne zaman mesafeli-ne zaman yakın olacağını ayırt edebiliyordu…Bu bir tek karara bağlanmakla güç gitti. Burada ki güç -kalpten gelen sevincin-anlayışın-şefkati gücü- karara bağlandıktan sonra ise yukarıda ki arkadaşın dediği gibi kalple -duygu tasvirini anladım…çünkü bunu bilmezden önce genelde duygu diye tanımlanan haller ben de yoktu…hatta ianlatılan acıklı hikayeler gülmemi getirir hay allah nasıl da inanıyorlar derdim şefkatle…anladığım işte bu fark ..deneyimleyerek..

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü işte bir tek karara-şunu da açmam lazım işte o bir tek karar mantıktan gelendi.— bağlanmak dahi- o mesafeli izleyici konumunu bile bile- dengeyi bozabiliyor…bir de kalbin gücü gitmiş ve sadece o güçle karar almayı biliyorsan-o gücün gelmesini bekleme durumu oluştu. demek istediğim o gücü bilmeseydim..çıkamazdım..

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Çok içten deneyiminizi paylaştığınızı hissedebiliyorum fakat tam olarak ne olup bittiğini çıkarsayamadım özür dilerim.

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Bi arkadaşımız da ruhla kalbi eşitlemiş şimdi gördüm. Demek ki elimizde ruh ve duyguyla eşleşen bir kalp, akılla eşleştirilen bir düşünce ve bunların yeri de beyin herhalde. İçinden çıkılmaz bir durum. Sizler bunu kendi bedeninizde mi duyumsayıp söylüyorsunuz, yoksa doğduğumuzdan beri dinlediğimiz şeylerden mi hatırlıyorsunuz?

  • Sibel 25 Mart 2012, 09:10

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Akıl gönülden geleni işlemeye yarar.Ve genişleyen bir yapısı vardır.Tıplı evren gibi..

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Sıkıca bir karar bağlanmak; evet haklısınız.Bu hayırınıza olandan uzaklaşmak demek..Kararları niyet şeklinde tutup yeni gelene kucak açmak kalbi kuvvetlendiriyor.Kullanılmayan kalp pas tutar..

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü aklı düşünce ve de duyguyla eşleştirmyen bir durumu anlatmaya çalıştım zaten..Burada ifade ettklerimi bu merkezden anlatma da hata etmiş -yeterince açılayamamış olabilirim…Bir karara-bir yargıya-baplanmakla bu özdeşleşme oluştu ..ve arından gerçek kalpten uzaklaşma….

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü evet pas tuttuyu anlatmak istedim…bir tek sadece bir tek bağlanma yeniye kucak açtırmadığı gibi kalbede pas tutturdu..pası sökmenini zorlukları da cabası oldu….aman kimse pas tutturacak kadar bağlanmasın diye paylaştım..

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Karara bağlanınca mı kalbiniz genişledi?

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü karar bağlanınca daraldı…kararın getirdiği sonuçlar yaşamımı daraltmıştı..karara bağlılık nedeniyle yeni karar verememek kalbi daralttı..

  • Sibel 25 Mart 2012, 09:09

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Anlattığım şekilde kalpten düşünerek yaşadığım zaman sadece müthşş bir sevgi-şefkat ve insanların eylemlerinini arkasında ki motifleri anlama vardı ve buna rağmen içte sevinç duruyordu…Bunun gittiği dönemde ise niye yapılamadığını anladım..Niye mi gitmişti…onu da yanıtlayayım…Bir karar verip sıkıca bağlanmıştım..Oysa daha önce ki hiç bir kararıma sıkıca bağlanmamanın beni o halde tuttuğunu da anladım…temel de bağlandığım kararaın inşa ettiği bina da işe karışanlar vardı artık…Kök kararı bozdum ancak uzantıları -geçmişim olarak ortaya çıkmaya devam etti sabırla tekrar tekrar boşaldım..Bir kere o ülkeyi biliyordum …ve ülkeye dönmenin yollarını da…ve o ülkede yaşamanın muhteşemliğini de….iş nasrettin hocanın eşeğini kaybetmesiydi..ama çok zordu…şimdi ise o kaybedşin de beni zenginleştirdiğinin farkındalığıyla – niye yapılamıyor-niye yaplamazmışı anlamadan olmayacakmış benim öykümde- düşümde .çünkü fark ettim ki böylesine kalpten yaşamanın mümkün olduğu insanlarla dolu bir dünya düşlemişim — geriiye dönüp baktığımda böyle yaşamak harika -amam yalnız kalmak istemiyorum- o zaman ben de böyle bir dünya yaratayım dediğimi hatırladım…var oluşa minnet ve şükran içindeyim..

  • Sibel 25 Mart 2012, 08:45

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü kalple düşünmek konusu da kavram bulanıklığına uğramıştır.Kalbi duygu olarak anlamak yine kafayla düşünmek olur.Duygu ve düşüncenin koşullanmalarında arınmış- boş halle bakmak ise görmeyi getirir.O zaman kalp sevgi ve şefkat hisleri ile dolu olacağından-ki oluyor-kalpten düşünmek mümkün olabiliyor..Bu şekilde kalpten düşünmeyi deneyimleyip-bir ara kaybettiğimde bu farkı anladığımdan deneyimimi paylaşayım istedim…

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Kalbin akıldan geniş bir idraki var.

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Belki de aklı düşünceyle eşleştirmek hatalı oluyordur. Yani kalbi akıldan müstesna gibi lanse etmenin kanıtı nedir? Soyut kavramları fizik bedenin somut organlarıyla eşleştirme çabasını takdir etmekle birlikte bunların doğru teşhis edildiklerinden emin değilim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir