Okuyucu Yorumları

03 Kasım 2008
Sır mı sır’ı bitireli üç beş gün oluyor.
 
Kitap üzerinde konuşmayı, bilenlere bırakıyorum…
 
Haytımda hiç Mısıra gitmeyi düşünmemiştim. Hem de çok yakınımdaki iki gurup, gidip geldikten sonra, ballandıra ballandıra anlatmalarına rağmen….
 
Şimdi ise, acaba bir gayret edip gitsem mi, içimde bir heves canlandı, ciddi ciddi..
 
Öyle tahmin ediyorum ki, mısır tanıtma bakanlığından ilgili biri, kitaptan haberdar olursa, diğer dillerde de yayınlanması için çırpınacaktır.
 
Biliyorsunuz, seneler önce, müslüman kardeşler, Kahiredeki turist otobüslerine saldırmışlardı. epey ölü vardı.Tüm dünyada,şok etkisi yaptı yankılandı. Mısıra giden turist sayısı bıçakla kesilmiş gibi azaldı…
 
Mısırlılar uzun müddet kara kara düşündüler. Nihayet, namlı bir yazara astronomik ücretler ödeyerek, Mısır tarihi üzeride ilgi uyandıracak kitaplar yazmasını istediler…
 
RAMSES serisi böyle çıktı.Ve de, pek çok başarılı oldu…Sizin kitap da, bende bu mısıra gitme arzusunu uyandırabildiğine göre göre, o Ramses serisinin bir devamı olmuş….Dilerim , ilgililerin gözüne çarpar da, ünü, dünyaya yayılır…
 
Söyleyeceğim bunlar değil….Milliyetçiliğim uyandı. vatanseverliğim tuttu…Keşke dedim, olay anadoluda geçseydi…Mesela kapodokya da…
 
Mutlaka gitmişsinizdir ya,bir daha yolunuz düşerse oraya,lütfen, İnkuyu yeraltı şehrinin en diplerinde, benim için , uygun bir zaman süresince derin düşüncelere dalın, lütfen…İnanıyorum ki, o hassas bünyeniz, mağaranın duvarlarına sinen pek çok duyguyu rahatca algılayıp, kapacaktır…Nice korkular, sevinçler,çığlıklar, kimbilir neler neler…
 
Sümela manastırından, ufku tararken, 300 yılda, keşişlerin hissettiklerini  daha da yoğun yaşayacakmışsınız gibi ,geliyor bana..
 
Divri’de ulu cami önünde, hiç sebepsiz göz yaşlarımı tutamamıştım..Hıçkıra hıçkıra ağladım… Hem de, bundan elli yıl önce…Epey gençtim yani…
 
İshak paşa sarayı, pamukkape, ölüdeniz ,xsantos kumsalları,Nemrut heykelleri….daha neler , neler…Hepsi kaleminizden, canlanmayı bekliyor….
 
Hayırlı başarılar dileğiyle…
 
Erdoğan Çiner.

29.04.08

 

7/4/2008 ·

Merhaba,

Ben sürekli, -hah şimdi yeni kitabı çıkar- beklentisiyle pusuda bekleyen bir Sibel Atasoy okuruyum. 🙂
Sır Mısır’ı aldım ve açıkçası bitene kadar hayata pek bağlanamadım. Kitabı elimden her bırakışımda
sanki kahramanlar yaşamaya devam ediyorlar da ben kaçırıyormuşum gibi geldi.Zaten bu duygu
sayesinde yeni bir güne başlarken (sabaha karşı 4:30 sularında) kitabı bitirdim ve huzurla uyudum.

Çok derin ve değerli bilgileri içinde barındırmasına rağmen su içmek gibi bir duyguydu kitabı
okumak. Her karakter yeri geldiğinde en ince ayrıntıya kadar yaşadığı anı ve o anda http://essayonlinewriter.com/ neler hissettiğini
bir şekilde tanımlıyo bize. Üzüldüğüm anlar oldu ve çok güldüğüm. Dünyada hala böle şeyler varmı
gerçekten dediğim…

Kurgunun nasıl olacağı, kitabın nasıl biteceği hakkında kesinlikle bir yargıya varamadım
okurken.Sezgilerim bazı yerlerde “burda bişey var” dese de, kitabın sonunu tahmin etmek mümkün
değil.Kahramanlarımız yaşar gibi ( tesadüfi 😉 ) hareket ediyorlar. .

Sadece kişiler ve olaylar değil mekan da çok canlı bu kitapta. Nilde feluka gezisine çıkıyorsunuz,
pramitleri, Kahire sokaklarını dolaşıyorsunuz. Mısır’ın kokusu kaldı sanki burnumda :)(Mısıra gitmek
için deliriyorum kitap bittiğinden beri)

Aralara sıkıştırılmış kücücük cümleler var bir de ki onları ayrı bi sevdim. Hepimizin sarf ettiği, bildiği,
fakat aslında ne anlama geldiğini yada hayatımızı nasıl etkilediğini hiç derinlemesine
düşünmediğimiz cümleler… Okurken düşünüyorsunuz.

Kısacası ellerinize sağlık Sibel Hanım 🙂
Yine bir baş ucu eseri çıkmış ortaya. Teşekkürler.

Dedektif Kenan’ı yeni maceralarıyla aramıza bekliyoruz.

Hoşça kalın.

D.Cokar

 

 

Sırıtkan Kırmızı Ay okurlarından gelen ilk yazılı yorumlar…

 

 

 Kitabı bitirdim. Beni çok sarstı. Artık uyuyabilirim.

İyi ki varsın. Seni çok seviyorum.

 Yasemin

4.05.2002  04.16

 

Zamanla oynanan fantazmalara bayılırım.  İnsana yaşama sevinci veriyorsun. Gerçekten aşk dolusun

 

  • 15.06.2002 02.25

 

Öykünü bitirdim, film yapmak isterdim. Sahneler, ışıklar, dekorlar, kast… Her şey canlanıyor kafamda. Harikasın… Bu öykü sahibini bulur, rafta kalmaz, sevgiler Sezen.

 

Halis

  • 16.06.2002 14.52

 

 

Kitabı şimdi bitirdim, gerçek bir yazara işaret ettiğimden ötürü kendime gurur payı çıkarıyorum. Seni seviyorum canım.

 

30.06.2002 15.50

 

Bana müşkülpesent diyen dilber, beğenilecek bi şey olunca  beğenmiyoz mu?

 

16.00

 Şu anda inan çok heyecanlıyım, lütfen yazmayı bırakma sevgili meslektaşım

 15.54

 İnan, inan ki kimse seni benim gibi beğenmedi…

 16.03

 Oya Yüce

 

 

 

Sevgili Arkadaşlar,

Nedir bu “SIRITKAN KIRMIZI AY” diyeceksiniz, bu bir roman adı. Çok sevdiğim arkadaşım Sibel Atasoy yazdı bu romanı. Bir yıl önce baskı öncesi kopyasını okudum ve Sibel’e sürekli “haydi bastır şu kitabı, haydi bastır şu kitabı” diyerek başının etini yedim. Çünkü öyle bir roman ki, elinizden

bırakamıyorsunuz, sabaha karşı 03:00 gibi okumayı bitirip, sabahı zor etmiştim Sibel’i tebrik edeyim diye.

 

Romanın türü için kapağında “mistik ve felsefi öğeler içeren fantastik bir kurgu” diye tanım yapılmış. Sibel’in ikinci romanı yolda. Ben derim ki hiç vakit kaybetmeden birinciyi alın, okuyun. Çok zevk alacaksınız, siz de kendinizi roman kahramanının yerine koyup, aynı şekilde kendinizi sorgulayacaksınız.

 

Sibel’in kitabını alın. Okuyun. Bana hak vereceksiniz. Siz de sevdiklerinize tavsiye edeceksiniz…

Sevgiler,

 

  • 18.06.2002 11.03

 

Canımmmmmmm,

Sen bir harikasın. Kitabın da harika. Ama eksik yazmışsın. Kitabın

mephisto’da da satılıyor. Yeni çıkanlarda bulabilirsiniz. Oraya da

değerlendirmenizi yazabilirsiniz…

 

Fatma Küçüktaş

 

 

Sevgili Sibel’ciğim,

 

Seni en içten duygularla tebrik edip, kutluyorum.

Gördüğün gibi yazar oldun. Bundan sonra hedef iyi yazar olmak.

3. aşamada ise en çok okunan yazar olmak. Bütün bu aşamalar

sıra ile gelecek. Buna inancım sonsuz.

 

Kitabını da gördüm. Çok şık olmuş. Tabii ki çok çok alıp,

çevremize tanıtacağız.

 

Sana bu güzel yolda başarı ve mutluluklar diliyorum.

 

Sevgilerimle

 

Birol

  • 18.06.2002 11.56

 

Sibel merhaba,

Öncelikle kitabin hayirli olsun.

Hemen herkesin kafasinda bir hikaye vardir ama bunu yazma hatta yayinlama

cesaretini ancak bazilari gösterir. Bu yüzden cesaretinden ötürü ayrica

kutlarim.

Aslinda kitap hakkinda tabii uzun uzun karsilikli konusmayi tercih ederdim

ama maalesef en azindan su anda buna imkan yok. Bu yüzden aklima gelen

birkaç seyi yazmak istedim.

Kitabin kurgusuna bayildim. Okuyucu hem kafayi yoruyor ama ayni zamanda da

merakla satirlari yutuyor. Genelde bu ikisi pek bir arada bulunmuyor 🙁

Ilk bölümlerdeki atlamalar (sinema diliyle flash back’ler) çok güzeldi.

Karakterler ve duygulari çok iyi ifade edilmisti. Kitabin “o gece”den sonra

olanlari anlatan kisimlarinda durup durup kendi hayatimda yaptigim

tercihlerin beni nerelere getirdigini ve diger siklari yapsaydim su anda

nasil bir hayat yasiyor olacagimi düsündüm. Insan birden kendi hayatini ve

tercihlerini kritike ediyor gerçekten de. Kitapta en hosuma giden durum da

buydu.

Kapanis bölümü bana göre biraz daha detaylandirilabilirdi diye düsünüyorum

Sezen’in ve tabii digerlerinin ilk soklari süper verilmis, yeni hayatlarinda

bocalayislari da ama finalde özellikle Sezen’in duygularini ve bundan

sonraki hayata bakisini biraz daha detayli okumak isterdim açikçasi.

Iste bunlar ilk aklima gelenler uzun sözün kisasi bir yudumda okunan ama

derinlerde bir çok bilginin yattigi hemen belli olan çok güzel bir kitap

okudum sana da tavsiye ederim 😉

Sevgiler,

Elvan Sümer

  • 25.06.2002 13.54

 

 

sen aglama dayanamam…. ben aglarim ikimizin yerine…

ilk kez taslak halini okudugumda gözlerim dolmu$tu.. dün gece 5.kez

okudugumda yine agladim… yine aglattin…

ve bana inanilmaz ilham ve güc verdin…

sen cok özelsin ve harikasin… valla gaz diil :))

muck

 

Murat Ayık

 

26.06.2002 09.49

 

 

Evet SKA yı bitirmek gibi bir olaslık içinde idim.. Öncelikle böle bir kitap yazdiğin için teşekkürler sibelciğim..

 

Kitabında bir çok konuyu harmanlaman ve okuyucuya sunman çok güzel. Fizik, mistisizm, şamanlık…..

 

harika bir karışım olmuş canım. Tarifini verirsin belki bizede bizde bişiler yapalım böle.. Üstad Sibeli selamlıyorum…

 

Eline sağlım canım. Bu suya attığın taş parçası büyüyerek devam edecek biliyorum ve kim bilir benim Nobel Fiziği kazanma isteğim gibi belkide sende Nobel Edebiyat alırsın. olasılıklar evreninde herşey mümkündür…..

 

 

 

sevgi ile kal canımm..

 

Metin Durmaz

  • 01.07.2002 11.09

 

 

Öncelikle tebrik etmeliyim.

 

 

Konusu itibariyle ilgimi çekmez diye düşünmüştüm. Doğrusunu isterseniz bir solukta (zaman olarak karşılığı bir gece) okudum.

Hatta bazı bölümlerde kelimenin tam anlamıyla “meraktan öldüm”, heyecanımı frenlemek için nefesimi tuttum.. Dahası korktum…..

irkildim.. Hayatta herşeyin -bilgilerimiz ve algılarımız dahilinde olsun olmasın- olabileceğine, sizin gibi- ben de inandığım halde…

 

 Aslına bakarsanız korkuyu ve tedirginliği, bile isteye, bi başıma yaşadığım evimin duvarları arasına sokmamaya çalışırım. Kitaplar ve

filmler de bu kuralın içinde yer alıyor üstelik.

 

Yıllar önce bir film seyretmiştim: Julia & Julia . Genç bir kadın, her zamanki gibi akşamüzeri  işyerinde çıkıp evine gider.

Yardımcısının ve çocuğunun açmasını bekleyerek evinin kapısını  çalar. Ve fakat orada öyle biri oturmuyordur artık.  Bildiği yerler,

tanıdığı insanlar bütün bütün yokturlar ve sanki içinde onun hiç yer almadığı bir hayat sürüyordur. İşyerinde de artık onun görevinde

başka biri vardır ve kimse onu tanımıyordur. Sonra elde sıfırdan, bir şekilde  hayatta olduğuna göre, kendine ait bir yaşamın izlerini

bulmaya çalışır.  Film bize neler olduğunu hiç söylemez; sadece kadın kötü bir düşün içindeymiş gibi oradan oraya koşturup kendi

hayatını arar.

 

(Benzeri temanın komedi, romantik komedi versiyonlarını burada saymak abes olur ki onlarda da izleyeni yüreklendirmek ve sisteme

yeniden dahil olacak kadar umut vermekten öte bir amaç güdülmüyor zaten..)

 

Bunu niye böyle uzun uzun anlattığıma gelince: Bu filmi izledikten yıllar sonra bile, bendeki başkaca korkulara karşılık gelen alt

mesajlarından ötürü aklımdan hiç atamadım. Ama şunu da belirtmem lazım; bu film de dahil olmak üzere benzeri konularda

izlediklerimin, okuduklarımın tümü bir masal gibi, bir korku filmi gibiydi.

 

O nedenle sizin kitabınızı onlarla kıyaslamayı doğru bulmuyorum. Tam da bu noktada onlardan ayırıp farklı bir yere koyuyorum:

Üzerlerinde fazlaca düşünmediğim, çeşitlli zamanlarda, çeşitli biçimlerde bölük pörçük bilgi sahibi olduğum kuantum, feng shui,

astroloji, reenkarnasyon, metazifik, doğanın, şekillerin, sayıların, insanların çözülemeyen mistik güçleri.. Sizin öykünüzde, bütün bu

bilimlerden ve kuramlardan da destek alarak,  gerçeği anlama ve açıklama kaygısı çok belirgin bir biçimde öne çıkıyor. 

 

Belki kitabın işaret etmeyi görev edinmediği başka şeyleri de (bir kez daha) düşündürttünüz bana: Gerçek olan gerçekler ile gerçek

olduğunu sandığımız gerçekleri, ya da gerçek olduğunu hiç bilmediklerimizi.. Bazı insanlara,  bazı mekanlara ve eşyalara karşı

duyulan yakınlık hissinin nedenlerini…”Yerini yadırgama”nın mekana, eşyaya ve de hayata dair anlamlarını…. (Abartmış mıyım

acaba..:)) Dedim ya, olay beni fena halde enterse ediyor.    

 

Bir nehrin akışı gibi yaşarken,  yatağının belirlediği istikameti izleyen su gibi kıvrılıp gitmek yerine, kırılma noktalarını kendi radikal

kararlarımızla belirlediğimiz, bambaşka hayatlar yaratabileceğimizi de inanmışımdır hep.. (Şuncacık boyumdan, “gösterdiğim

ben”den beklenmeyecek kararlar alma cesaretimi hep bu düşünceden alırım)  Tercihlerimizin bizi alternatif hayatlarımızdan birine

yönlendirdiğini,  aslında benim ikinci (belki ikinden de fazla) öteki hayatımın bir yerlerde yaşamakta olduğunu da hep

düşünmüşümdür. Yaşadığımız hayatı, başka bir zeminde ve bambaşka şartlarla yeniden “yaratabileceğimiz”, “kurgulayabileceğimiz”

ya da “birgün kurmak zorunda kalabileceğimiz”  fikrinden büyük heyecan ve eş biçimde tedirginlik duyarım.

 

 Lafı çok uzatıp sizi sıkmak istemiyorum.

 

Umarım ikinci kitabınızı yazmaya başlamışsınızdır ve umarım fazla bekletmezsiniz.  Bilmem anlatabildim mi?

Çok sevgiler..

Şafak Utku

5.07.2002

 

 

   11 * 11 = Sırıtkan Kırmızı Ay…

 

    Öncelikle şöyle başlamak istiyorum; öykü dünyasına hoşgeldin ‘Sırıtkan Kırmızı Ay’ ve elbette Sibel Atasoy. Kendisini tanıyanlar bilirler, onca değişik mesleki kariyerin ardına bir de yazarlığı ekledin ya, gerçekten seni tebrik ediyorum.(şaka maka hepsini de becerdin ha!)

 

    Kitabı okuyanların hemen hepsinde olduğu gibi ben de şaşkınlığımı gizleyemiyorum, üst metindeki  çarpıcı  konu, akıcılık ve elbette tumturaksız güzel Türkçe, alt metindeki nefis mesajlarla birleşmiş ve ortaya bir çırpıda kolayca okunacak ama etkisi bir ay, bir yıl, belki de bir ömür boyu sürecek bir eser çıkmış.

 

 Gerçek bir eser kendini hemen belli ediyor, yazar eseri oluşturmak için belleğini mi kullanmış, yoksa belleği yazarın kalemini kullanarak bastırılamaz bir şekilde dışarı mı fışkırmış. Şüphesiz bu kitap ikinci kategoriye giriyor. Tahminimce sağlıklı (!) bir beyin ve elbette kalp,  bu kitabı yazamaz; yahu insanın içinden haykırmak geliyor bunların hepsi gerçek diye! Kitabın içindeki çaresizlik, orta yaş fobileri ve özellikle yanlızlık insanın içine işliyor. Sebebi ise çok açık, kitaba yansıyan duygular gerçeğin ta kendisi, üstelik bu konuyla ilgili takdiri şayan nokta ise bunca yüklü duyguyu dev monologlar olmaksızın tamamen görsel zekayla yazmış olması. Durum böyle olunca, yapacağım eleştiri de bir bakıma kitapla ilgili değil hayata dair olacak.

 

 Sevgili Atasoy, kitabında çok da seviyesini açıklamadığın belki de açıklamak istemediğin malum gururun sebebiyle, mevzu bahis olan Fahir’in peşinden Amsterdam’a gidemeyeceğini düşündüğümden, bel hizasındaki soğuk demirlerden uzak durmanı tavsiye ediyorum.

 

Keşke elimizde bir fırsat olsa da, tüm Türkiye’ye bu kitabı okutabilsek. Eeee tabi asıl sorumluluk şimdi başlıyor senin için, elbette ikinci kitaptan bahsediyorum; çıtayı yükseltebilirsin, yine yapabilirsin sevgili Atasoy…

 

 

Tolga Türel

 

12.07.2002

 

 

Bitirdim!  Kendi tanıtımını kendisi yapacak güzellikte…

Sabah gözümü açtım, başladım ve bitiverdi… Yorumumu daha uzun bilahare yazacağım.

 

Azime Acar

13.07.2002  18.15

 

 

Kitabınızı okudum, elinize sağlık. Bir ilk için güzel olmuş. Eleştirilerimi görünce söylerim J)

 

Aliye

8.07.2002

 

 

 Sibel Merhaba, (Umarım sen diye hitab edebilirim çünkü yakın hissediyorum

artık)

 

🙂 Harika kitabını bir solukta okudum. Bayıldım bayıldım.. O ne hayal gücü

öyle ama çok ilginç de bir durum var.. Bak sana yıllar önce yazmış olduğum

bir öykümü yolluyorum… Bundan sonra çıkacak kitabımda yer alacak bu

öykü… Ancak senin romanından sonra bana biraz basit bile geldi.

 

Ancak romanın sonunda biraz karıştırdım. Herşey o şaman yüzünden olmuş değil

mi? Yani başka bir neden yok…

 

Benim kitap şu anda piyasada… Ancak tabii ki türü çok farklı, kitap bir

araştırma sonuçta.. Fazla gerçek..

 

 Sevgiyle kucaklıyorum..

 

Berna 25.07.02

 

Merhaba Sibel Hanım

 

Nihayet kitabınızı (19.07.2002 cumartesi günü) temin edebildim.

Kipadaki inklap kitap evine eşim ve oğlumla gittik.

hepimiz bir köşeye dağıldık.

ben raflara göz atıyorum.roman,çeviri vs.

ve yeni çıkanlar bölümünü buluyorum.

heyecanım hat safhada.büyük bir hızla

yukarıdan aşağı kitapları süzüyorum.

altta sağda yani en son bölümde kitabınızı buluyorum.

En yeni olduğu içinmi oradaydı bilmiyorum.

ama benim aklıma ilk bu gelmedi tabi.

eğili durumdayım.arkamda sesler duydum.

doğruldum.iki genç bayan kitaplara bakıyor.

hemen kitabınızdan bir tane alıp onlara….

”bu kitap yeni istermisiniz?” dedim.

genç olanı kitabı aldı başladı  karıştırmaya.

ben o arada sağı solu kesip üçüncü raftaki ve aynı boydaki

kitapları alıp sizinkilerle yer değiştirdim.

bu arada kalbim hızla çarpmaya başladı.

bayanlar kitabı aldılarmı bilmiyorum.

rafada koymadılar.umarım almışlardır.

 

ben kitabı alıp kasaya yöneldim ödemeyi yaparken

kasadaki görevliye ”afedersiniz bir şey öğrenmek istiyorum” deyip izin istedim.

”buyrun”

”kitapları sorguladığınızda bilgisayar yerini tam olarak tanımlıyormu?

”evet”

”ban göstermeniz mümkünmü?”

”hangi kitap”

”sırıtkan kırmızı ay yani bu kitap”

…………….

”karşı rafta,sağ altta sizde oradan almadınızmı?”

”hayır sanırım görevliler değiştirmiş”

hemen düzeltti ve mağazaya girip başınızı sağa çevirince kitap artık karşıdan göze çarpıyor.(Bir süre sonra bunu kitapevine itiraf

etmeyi düşünüyorum.)

Artık  rahatım.

 

(Buraya istem dışı kutsal kitabı aldım diye yazdım sonra sildim doğal kalsın diye tekrar yazıyorum.)

Kitabı aldım.Aklım onda.Hafta sonu Çeşme’ye gideceğiz orada okurum.Ama olmadı.

Pazar akşamı saat 00.15 eve geldik.Kitabı açıp saat 03.00 e kadar okudum sanırım yarısına az birşey kaldı.

Eleştirmek için daha erken ama ben dayanamayacağım.

 

Sezen’in (her kimse) Sezen AKSU olmadığı kesin, O bizden içimizden biri.

 

Kitabı ilk elime aldığımda içime bir kasvet çöktü.(Bu cümleyi okuyan kitabın yazarı gözlerini biraz daha açarak şaşırdığını beli ederek

şok olur.)

içi öyle değil tabii.

kapak iç karartıyor.bana neyi anımsattı?

şunu anımsattı.

Kurgu bilim filmlerindeki ozon yırtığının artmasıyla dünyanın kızıla boyandığı insanların açlıktan,bir küflü konserve için birbirini

öldürdüğü sahneleri anımsattı.Yani karamsarlık.Başka biri yazmış olsa ve kitaplara bakarken kapağı görüp ön yargılı davranır

bakmazdım.

İnşallah bu kapak düzeninde bir kadın eli yoktur dedim.

Ama maalesef iç sayfada istemesemde bayan ismi karşıma çıkıverdi.

Olumsuz yön bu. Kitap sürükleyic,benim tarzım bir deneme.

Bitince,şimdiden kendimi ve bazı yaşanan olayları gördüm.Yani Aynadan yansıyan bir şeyler var.Eğer olursa eleştirilebilecek

yerleride eleştireceğim.

 

”asla elinize sağlık çok güzel olmuş” deyip geçiştirmeyeceğim. Bu konuda söz veriyorum.

Yaşantım boyunca böyle bir fırsat kolladım.

Yani eleştirmen olmayı istedim.

Bunu belki bu kitapta yapabilirim.Tabi olumsuz bir şey bulabilirsem.

 

Sizin benim yorumumu beklediğiniz gibi bende sizin diğer kitaplarınızı bekliyorum.

 

DİP NOT:İnsan ister istemez bir yazara karşı yazarken imla hatalarına ve noktalamalara dikkat etmek zorunda kalıyor.yazarlık farklı

başlı başına bir meslek.

herkes fikir ve görüşlerini bir yerlerde yayınlanmak üzere göndermeli,bunlardan yararlanılmalı

 

Kitabınızın baskı tekrarının çok olması dileğimle

saygılar

mustafa sağoğlu   

25.07.02

 

 

slm,aslında yazmaya nereden ve nasıl baslayacagımı pek bilemiyordum.samimi mi yoksa daha mı resmi

baslamalıydım.sonunda en kısa ve samimi olanda karar kıldım çünkü kitabını okurken senin her satırının ne kadar samimi

bir dille yazılmıs oldugunu hatırladım.itiraf etmek gerekirse kitabını okuyalı üç hafta kadar oldu ve düsüncelerini yazar mısın

talebide iþte o sıralarda geldi.tabi ben hemen hergün yazmak istedim ama hep erteledim.bu gece de yine aynı sekilde yazmayı

düsündügüm bir sırada ne kadar tipik bir balık burcu oldugumu gördüm;hergün birseyleri hayal eden,sonsuz istekleri olan ama

bir türlü eyleme gecemeyen bir insan.ve iste yine aynı seyi yapıyorum kitabın hakkında yazacaklarımdan önce bir sürü sey

geveleyip duruyorum.

Artık asıl konuya gelebilirim.yalan yok,abartı yok hepsi gercek düsüncelerim..ilk satırları okurken bircok insanda varolan

önyargı bendede vardı ve bu yargılarla ilk önce tanrım dedim:’ne kadar basit bir dil kullanılmıs.’  eh!! nereden bilebilirdim

asıl kanıma girecek olanın o dil ve sadelik olacagını ve hatta aralarda atılmıs minik kahkahaların(hahaha…)sinirimi

bozmaktan cıkıp hosuma gitmeye baslayacagını.konu,kisiler,kisilerin anlatılısı,olayların sırası ve geri dönüsler gercekten

cok iyiydi.ve en önemlisi kitabı bitirdikten sonra bir iki saat sürekli aklımı mesgul etti,içimden vay be !! diyip durdum.dogrusu

beni asıl heyecanlandıran her bir karakterin hayatının farklı bir boyuta kayması ve yaptıkları öbür hayatımıza tekrar

dönebilir miyiz arastırmalarıydı.

ve simdi sadece mutlu oldugumu söyleyebirim;böyle bir kitabı okuyup yazarına birseyler yazabildigim için.umarım yeni

kitaplar,yeni maceralar ve yine sen olursun hayatımızda.         BOL SANS ***

                                  ** ASLI**

30-07-2002

 

 —————————————————————————————–

merhaba ben senol edirneden

kitabını okudum seni yürekten kutlarım  cok keyif alarak okudum

herkes soruyordur belki ben de sormak istiyorum

hikayede gerceklik yada sana ait gerceklik varmı

 kitabı imzalaman için belkiyorum

tekrar tebrikler

s.sen

___________________________________

  23.08.02

 
     Kitapla ilgili yoruma geçmeden önce kitabı nasıl okuduğumu anlatmak istiyorum. Kızıl Vaiz’i çıktıktan hemen sonra aldım. SKA’yı da almayı istiyordum ama bir türlü sekiz milyonu bir araya getiremiyorudum. Sanırım ağustosun üçünde veya o na yakın bir günde parayı toparladım. O gün tesadüfen Xasiork yazarlarıyla Taksim’de buluştuğumz gündü.
     Kitaba eve giderken otobüste başladım. Eve gidip yemek yedikten sonra devam ettim okumaya. Ama o sırada elektrikler kesildi. Ve ben kitabın ilk yüz sayfasını önce mumla, mum bittikten sonra da el feneriyle okudum.
     Benim kitabı bitirmem bir günden kısa sürdü. Daha sonra anneme ve ablama tavsiye ettim kitabı. Onlar da bir iki gün içinde bitirdi. Bunları niçin anlatıyorum? Çünkü bir yazarın kitabının nasıl şartlarda okunduğuyla ilgileneceğini düşünüyorum :]     Yorumlarıma geçersek… Kitabın başında olayın ne olduğunu öğrenmek istedim, ondan sonra da sonunda nasıl bağlanacağını görmek istedim. Sanırım bu okuyan herkes için geçerlidir. Elden bırakılması pek sağlıklı olmayan bir roman.
     Yazarken şimdiki zaman ve dili geçmiş zaman arasında yapılan geçişleri önce çok garipsedim. Anlam veremedim sonra da alıştım. Sanırım karakterlerin duygu ve düşüncelerini yansıtmak için ideal bir yöntem bu.
     Olayları, şöyle oldu böyle oldu diye anlatmak yerine, az aksiyonlu bol düşünceli bir kitap yazmayı tercih etmişsin. Tam da benim sevdiğim ve gelecekte yapmak istediğim gibi bütün karakterlerin düşüncelerini çok iyi ve ayrıntılı anlatmışsın.
     Hatırladığım kadarıyla yorumlamaya devam edeyim. Kitabın bir yerinde çok sinir olmuştum. Bu dört kişi yıllar önce bir karar vermişlerdi. Ve bu kararda diğer şıkkı seçselerdi yaşayacakları hayatı yaşıyorlardı. Bu o ana kadarki konuşmlalarda ve anımsamalarda gayet açıkça anlaşılıyordu. Ama bundan sonra sanki okuyucu aptalmış gibi bütün olay dört yaşında bir çocuğun anlayabileceği şekilde iki üç kere daha anlatılıyordu. Biraz okuyucu aptal yerine koymakmış gibi geldi bana o bölüm.
     Sonlara doğru galiba Fikretle-astrologla konuştuklarında birdenbire ortaya çıkan 11 gizemi çok hoşuma gitti. Kitabın başından beri gözönünde olan ama görmediğim bu durum yumruk gibi çarptı :]
O bölümü çok beğendim.
     En sonunda sezenle konuşan antropologun anlattığı hikayenin, sezenle ne alakasının olduğunu pek anlayamadım açıkçası. Ve kitapta en çok kafama takılan yer de en sonu. Havaalanında Bahar Kafenin sahibi ile konuşuyor ve adam Fahir’i tanıyor. Buna bir anlam veremedim. Bu soruları cevaplarsan sevinirim.
     Sonuç olarak çok güzel bir kitaptı. Hem heyecanlı hem de duygusal. Ama bir daha okur muyum bilmiyorum. Çünkü çok fazla sonunu merak etmeye dayalı bir romandı. Sonunu bildikten sonra aynı keyfi vereceğini sanmıyorum.
     Bir de kitaptaki ana fikirle ilgili bir şey sormuştun. Bence ana fikir vereceğimiz kararların hem bizim hem de başkalarının hayatlarında değişikliklere sebep olacağı. Bu durum benim de çok ilgimi çeker. O yüzden kitabı çok kolay benimsedim.
     Örneğin bir otobüs kazasının sebeplerinden geriye gitmenin bir yolu bulunursa, herşeyin bir kadının saçlarını kurutmaya karar vermesi yüzünden olduğu anlaşılabilir. Bu tarz şeyler çok ilgimi çeker. Ayrıca zamansda yolculuk ve zaman kırılması hikayeleri de çok hoşuma gider. Ben bile bu türde bir deneme yapmıştım.
     Bu romanda bu konuda okuduklarımın en iyilerinden biri. 

Umut, 27.08.2002

 

 

 

 

 

 

Merhaba Sibel Hanım. Öncelikle ablamın tavsiyesiyle okuduğum kitabınızı çok beğendiğimi belirtmek isterim. Kitabınızı okuduktan sonra hayatım boyunca kendi kendime hiç sormadığım sorular sormaya yani hayatımı sorgulamaya başladım ve ortaya çıkan sonuç beni gerçekten rahatsız etti. Neden derseniz şu anda yaşamak istediğim hayatı yaşayamadığımı ve yüzerek varmak istediğim yere değil akıntının beni sürüklediği yere doğru gittiğimi farkettim. Gerçi bu zamanda kim istediği hayatı yaşıyor ki diyebilirsiniz ama ben bunun için hiçbir emek sarfetmediğimi gördüm ve bu durum beni gerçekten rahatsız etti.

Sırıtkan Kırmızı Ay ve Kızıl Vaiz adlı kitaplar bende bir anlamda kitap okuma alışkanlığının da başlangıcı oldu artık kitaplara daha farklı gözle bakıyorum. Sanırım bu yüzden sizlere özel bir teşekkür borçluyum.

İkinci kitabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Sevgiler
Ayhan 27.7.2002

 

 

 

Tatilimi Fethiyede geçirdiğim süre içinde Nazlı sayesinde Sırıtkan Kırmızı Ay’ı okuyarak Sibel Atasoy ile tanışma fırsatını buldum. Uzun zamamn oldu bitireli ama anca evime dönüp vakit bulabildim yazmaya. Çünkü es geçebileceğim bir kitap asla değildi!…

Herkes söylüyor bunu ama gerçekten kitap beni de acayip sarstı! Bu konuyla ilgili bir kaç kitap daha okumuştum. Ama orda gerçeklik payı da veriliyodu. Hatta bu konuda üsteleyen arkadaşlarım vardı (bilmiyorum belki de beni kafaya alıyolardı)Örneğin şimdi başka bir zaman mekanda benim bir başka tercihimi yaşayan bambaşka biri… Ve sonra hepimiz biriz… İlginç geliyo tabi ki…

Sibel hanım sizinle birebir hiç muhabetimiz olmadı ama olsun istiyorum artık çünkü konuşulacak ve sorulacak çok şey var. Bir soru: Richard Bach okudunuz mu hiç? “Mavi Tüy” veya “Bir” adlı kitaplarını. Sorumun amacı şu benim okuyup da benzettiğim kitaplar bunlar. Kötü anlamda değil. Sadece bu konunun bu kadar çok kitaba konu olması beni ürkütüyo ve gerçekten de ürkütücü… Bir zamanlar çok kafa yormuştum bu “hepimiz biriz” olayına ve farklı tercihler yaşamlar, zaman mekan karmaşaları…vs…vs… Sonra düşünce gücü falan da işleniyodu o kitaplarda…Eğer okumadıysanız da okumanızı kati suretle tavsiye ediyorum!

Ama 11 mantığını hiç duymamıştım. Çok ilgi çekici çok çarpıcı, fevkalade… (belki biraz atmasyon-her kitapta olan gibi- belki de gerçektir, bu konuda fikrim olmadığı için bişey diyemiicem)
Zaten ilgilendiğim bir konuydu, kitabın sonlarına doğru geldiğimde acayip bi yoğunluk ve şaşkınlıkla ağladığımı hatırlıyorum. Belki saçma olacak ama, tüm bunları yazarken yada bu konuda bilgi edinirken okurken ..vs gerçek olabileceğine ihtimal veriyor muydunuz?(şüphesiz üstün bir bilgi birikimi var ortada)..Çünkü dediğim gibi müthiş etkilendim. Bana eskiden kendi kendime verdiğim mantık savaşlarımı hatırlattı. Sonunda böyle şeylerin mümkün olamayacağını, “hepimiz biriz aslında” gibi bi mantığın da mümkün olamayacağını kanıksamaya çalışarak vazgeçmiştim okumaktan..

Bunun dışında gözüme çarpan imla hataları yoktu. Zaten akıcı bir üslup, herşey yerli yerinde… Kitap çıkarmak için kusursuz bir konu!

Son olarak elinize ve yüreğinize sağlık…

“_~*DiLaY*~_” 14.07.2002
“Güçlü ol! Mutsuz olduğunu anladığında çekip gitmeyi bil! Kendi kendine yet! Sevmeyi de bil! Hayatın tek gerçeği nefret değildir!…”

Merhaba,

 

Kitabınızı dün akşam okudum. www.xasiork.com a girip e-postanızı da görünce tebrik edemeden geçemedim. Kitaplar için yorumlar

kısmına da baktım ve yorum yazan bir çok kişinin de bu sürükleyici romanı benim gibi 1 gün içerisinde elinden bırakamadan

okuduğunu farkedince sevindim. Yeni çalışmalarınızı bekliyorum.

 

ps. Yalnız, kitabın heyecanla beklenen sonunda 2 tane yoruma ve düşünmeye açık net cevabı verilmeyen kapı bırakılmış olması ve

bunu hala düşünüyor olmamın bende kitap hakkında uzun vadede ne tür bir hatıra bırakacağını henüz kestiremedim. Mutlaka bu

sonun çözümü için kendi teorilerim var ancak ilerde “böyledir” diye kabul edeceğim teorilerin kitabın yazarıyla uyumlu olup

olmadığını ilelebet bilemeyeceğim (David Linch filmlerinden sonraki hissiyatım da budur). Uzun vadede sanırım bende kitapların kendi

içlerinde okuyucuya pek fazla düşünecek şey bırakmaması taraftarlarındanım (Tüketim toplumu üyesiyim).

 

12.11.2002 – Orkun Pesinci

 

Kitabini bitirdim. En iyi tarafi, oldukca akici olmasi. Epey isim

olmasina ragmen, herseyi birakip bu gece bitiriverdim. Akicilik benim

icin bir metni degerlendirirken oldukca onemli, agdali benzetmelere ve

sundurulmus oykulere karsi bir antipatim var. Sozu gelmisken, bazi

kisa bolumler haric, genelde agdali benzetmelerden uzak durmussun.

Nedense roman yazmak deyince insanlarin aklina once “agir edebiyat”

yapmak geliyor, ortada anlatialcak bir oyku oldugunu unutup

kelimelerle resim yapmaya basliyorlar. Karakterlerin karton degil,

genel olarak kendine ozgu, birbirinden farkli ve iyi yaratilmislar

(ama Begum’um tasviri bende biraz daha farkli bir beklenti yaratmisti,

ondan daha esprili diyaloglar beklerdim ornegin ). Neredeyse herkese

cendere bir evlilik ve bir de sevgili vermenin de herhalde bir amaci

var ama ben kacirmis olmaliyim. Kurgu iyi, bir arkadas toplantisindan

merak uyandiran bir bekleyise, arkasindan da gerilimli bir cozume

guzel gecmissin. ama birkac kusuru var (bence-ama yorumu yazan ben

olduguma gore, zaten hersey “bence” degil mi?). 1. insanlarin

saskinligi ve soku biraz fazla uzamis. 80 civarinda filan biraz tempo

kaybediyor oyku. Ben olsam 20 sayfa kisaltirdim o bolumu. 2. Kiatabin

ortalari civarinda zaten bu “B secenegini yasamak” oldugunu vermissin

butun isin. Sonra kitabin sonunda bunu donup biraz uzunca

aciklamissin. Ya da, bilmiyorum, belki ben erken anladigim icin bana

oyle geldi.  Elbette ilk  ipucu yetmezdi ama, aciklama kismi biraz

daha kisalabilirdi bence. 3.Sedendeki kahve veya Begumun burosuna

ziyaret kisimlari: O bolumleri gercek zamanli olarak (1:1) verdigin

icin, insanlar o yere ugramis, 30 sanyede soyleyeceklerini soylemis,

sonra da kahvelerini tepeye dikip gitmis gibi gorunuyorlar. TAbii

butun diyalogu yazmak da anlamsiz ama, belki de kisa bir cumleyle

biraz havadan sudan konustuklari verilmeliydi. 4. Feza biraz tepeden

dusuyor. Fahir gibi degil, Fahir kitabin basindan beri bizimle. Ama

Feza ortalara dogru birden, hem de en iyi arkadas olarak

beliriveriyor, sanki oykude oyle bir karaktere ihtiyac duyulunca

yaratilmis gibi. Kitaibn baslarinda birazcik sozu edilseydi, kitabin

ikinci yarisina koydugu agirligi dengelenirdi ve ilk belirdiginde de

yadirganmazdi.

Kitapta ilginc teorilerin var, okumak hosuma gitti. Gerci ben “bilim

dinine” egilimli bir insanim herhalde senin terimlerinle ama…

Samanin gelecegi gorup belirlemesiyle, gercekligin bilincli gozlemciye

ihtiyac duymasi (aslinda quantumdaki olasiliklarin gozlenincegercege

donusmesi) arasindaki bag ozellikle hosuma gitti (ama belki de bunu

kastetmesissindir, benim oykulerimi okuyanlarin yaptiklari cikarimlar

zaman zaman “yay be! bunu mu demisim?” dedirtiyor bana da…)

Genel olarak guzel bir kitapti. Beni epey huzursuz etti gecenin su

saatinde, kucukkken Bilinmeyen (kesin bilirsin) dergisini okudugum

zamanlari hatirlatti. Okumaktan hoslandim. Eger ilk ciddi uzun anlati

denemense, epey iyi bir baslangic yapmissin. 800’den cok daha fazla

satabilmesi lazim aslinda, umarim yeni dagitimciyla sansin doner.

1-2 yerde Perihan Magden’in eski tarzini hatirlatan cumleler gormek de

hosuma gitti. Ben dekendi yazim tarzima ondan (ilk iki kitabindan)

birseyler gecmesini isterdim.

umarim yorumlarim ukalaca olmamistir.

gorusuruz

 

Böyle Buyurdu Evren

Evren İmre – 01.02.2003

 

 

Bölüm 1: “İlk Hisler”

Çok yoğun bir duygu karmaşası yaşıyorum. Kitabı daha yavaş okumayı umuyordum
ama yarısından sonra elimden bırakamadım ve gerilim arttıkça hissettiğim
ürperti ve heyecanla bu gece bitiriverdim. Çok fena bir şekilde gerçek gibi
geldi olaylar. Acaip heyecanlandım. Hala diken diken tüylerim…

Bölüm 2: “Yorumlar”

Çok güzel bir dil, olağanüstü bir anlatım. Kitabı okumamın bu kadar geç
olmasının bir nedeni, asla yalan söyleyememem. Beğenmemekten korkuyordum.
Beğenmeseydim size bunu hangi kelimelerle anlatırdım onu düşünüyordum. Çok
ama çok beğendim. Ne kadar başarılı bulduğumu anlatamam. Kurgu olağanüstü.
Karakter analizleri tam gerektiği kadar. Ben olsaydım daha farklı detayları
anlatmaya uğraşırdım belki de, fakat bir kadın yazarın farkı da burada
ortaya çıkıyor; her şeyi diyaloglar anlatıyor aslında. Öyle güzel ve gerçek
olmuş ki diyaloglar…

Bir çok ipucu verilen ama söylenmeyen bir şey var sanki bir de: 11 yıl önce
aynı çizgiden hep beraber ayrılan bu arkadaşların 11 yıl sonra birden diğer
“ray”a geçmelerinin tek nedeni o geceki enerjinin yüksekliği değildi bence;
o geceyi özel kılan başka bir nokta, her iki “ray”da da varolmasıydı. Yani
ilk tercihte de 11 Kasım 1999’da hep beraber sizin evinizde bulunacaktınız,
ikinci tercihte de… Medyum çocuğun ağzından çıkan “elips” kelimesi burada
bir ipucu veriyor sanırım. İki kesişme söz konusu. Burada aklıma şey geldi,
en başta (11 yıl önce) basit olan tercihler yapılmış olsaydı da, aynı gece
bu sefer diğer gerçekliğe atlanması muhtemeldi.

Ne kadar güzel bir konu bu Allah’ım! Ve anlatırken ne de güzel detaylar, ne
de ince duygular sunmuşsunuz…

Bölüm 3: “Kişisel Algı”

Kitabınızın beni ilk fethettiği yer, hayatınızı değiştiren bir kitaptan
bahsettiğiniz yerdi. Orada bu kitabı başkalarına da okuttuğunuzu, ama
onlarda aynı etkiyi yaratmadığını yazmışsınız ve konuyu da doğru yer, doğru
zaman ve hazır olmak kesişimiyle bağlamışsınız. Hemen hemen aynı deneyimi
ben de yaşadım. Benim hayatımı değiştiren kitap mucizelerini de peşi sıra
getirip karşıma koydu. İnanılmaz gibiydi ve ben de bir çok kişiye zorla
okutmaya çalışıp sonradan çabamın nafileliğini anladım ve herkesin kendi
kitabı/filmi/şarkısı olduğunu anladım.

Sezen – Seden: Her ikinizin ismi de Sibel. Diğer Sibel Abla’yla da
tanıştığımı biliyor muydunuz? Peki Fahir’in aslında Fikret olduğunu
bildiğimi söylesem, hatta Fikret’le de tanıştığımı söylesem? Eski kız
arkadaşım Ayça, Fikret’le çok samimiydi geçen sene ve ben Ayça’ya kitaptan
bahsederken onun da sizden haberdar olduğunu öğrendim. Sebebini
bilmediğim -ve mucize diye adlandırmayı sevdiğim- bir tesadüfler dizisi
değil de nedir bu peki?

Sizinle bir an önce bir araya gelip size özellikle İstanbul’a gelişim, hatta
Xasiork ödül törenine katılışımın ne kadar ‘tesadüfi’ bir şekilde
geliştiğini anlatmak ve beraberce kahkahalar atmak istiyorum.

Sevgi ve saygılarımla,

yalçın Pembecioğlu

not: Ayrıntı yayınlarının Yeraltı Edebiyatı serisinden “Kozmik Haydutlar”
(Cosmic Banditos) isimli kitabını haddim olmayarak size önermek isterim.
Kuantum fiziğinin bu kadar eğlenceli anlatıldığı başka bir kitabın var olma
ihtimali zayıf.

 

26.03.03

 

 

Harika! Kuantum konusunda yazan birilerinin olması ne güzel:) ilk kitabını almak için o geceki bar keyfimi iptal etmiştim:) ehe:) azcık birakoliğim ve paramı kullanmakta eşsiz bir yeteneksizliğe sahip biriyim:) Kitabını okumak beni acayip mutlu etmişti. Ben henüz kuantum ıvır zıvırıyla ilgili şeyleri araştırma aşamasındayım. Yazmaya başlayacağım ama henüz değil. Eksik bilgiyle sallamak iğrençlik olur.

Bir çift aşık, bir manyak, algıları sınırlarını aşmış bir ufaklık, yasadışı işler… Bayıldım. Uykumda yazı yazmasam da duyu ötesi algı vb. konularda depresyon hapları içmeme sebep olacak kadar olay yaşadım, yaşamaktayım. Belki de bu yüzden kitabı daha bir sevdim. Amma uzattım:) İki kitabın da çok güzel. Buluşmalarınıza gelip tqnışmak istiyorum orkun ve senle. Umarım olur. Ya da atomaltı dünyaya kesinlik sinyalleri göndermeliyim:) buluşma gününü tüm ayrıntılarıyla hayal et, detayları atlama; evren sana sunsun:) Ders psikolojisi:) Birazdan derse giriyorum da. öğğk!

Derya

07.10.03

Bir çift aşık, bir manyak, algıları sınırlarını aşmış bir ufaklık, yasadışı işler… Bayıldım. Uykumda yazı yazmasam da duyu ötesi algı vb. konularda depresyon hapları içmeme sebep olacak kadar olay yaşadım, yaşamaktayım. Belki de bu yüzden kitabı daha bir sevdim.

Kitabın ismini duyduğumda Venüs ile nasıl bir bağlantısı olacağı konusunda düşünmeye öyle dalmışım ki; kafama müthiş bir ritimle vurarak zavallı beyin hücrelerimi katlettiğimin farkına varamadım. Ve sanırım bu yüzden ben Venüs Bağlantısı kuramadım kitabı okumadan:) Kitapta duygular, paranormal olaylar, ne kadar hayal kurarsak kuralım, beyaz gömleğin üstüne damlayan vişne suyu gibi duran gerçekler ve çıkar çatışmaları sütlü kahve kıvamında. Benim gibi kahveyi seven ama kremasız içemeyen biri için ideal. Şeker, fincanın yanında; kimin kaç şekerli içtiğini bilmediği için sizin koymanızı istiyor Sibel Atasoy. Kendiniz koyarsanız hayal kurarak, yanına da bir sigara… Müthiş… 

Dil sade; günlük konuşmalarda kullandığımız kelimeler kullanılmış ve bu ‘Bunlar da benim gibi konuşuyorlar; yabancı değiller’ diyebilmenin rahatlığını yaşatıyor. Ağırlık yapan büyük yüzükler takılmamış parmaklara. Bencil miyim? Sadece süslü kelimeler bana yeni oje sürülmüş tırnakları anımsatıyor. Dokunduğunda bulaşabilir; görüntüsü bozulur. Sonra da sinirlerin… Asetonu olmayan birisi için iğrenç bir durum ve ben oldum olalı asetonlarımın kapağını sıkı kapatmadığım için hep içi boş aseton şişelerim vardı. Bu kitapta asetona ihtiyacım olmadı!

Kitabı okuduktan sonra kendimi kocaman bir hamburger yemiş ve yanağına ketçap bulaşmış gibi hissettim. Hamburger bitiyor ama yanağımdaki ketçap izi beni görenlere rejimimi bozup o müthüş gıdayı tükettiğimi anlatıyor. Tepemde bir neon ışık: Hamburger yedi! Son hamle: Küçük çocukların pratik temizlik alışkanlığı olan elin tersiyle ağız silme. Bir yandan da keşke bir tane daha olsa diye ağız şapırdatıyorum.

Her ne kadar kitabın sonunda ölenin bilgisayar dersime gelen prof. olmasını istesem de:) kitaptaki ölüyü de sempatik buldum. Bir an onun meyva bıçağıyla öldüğünü hayal ettim de; bütün karizması altüst olurdu. Belki de öbür tarafta azraili yanlış kişiyi öldürdüğüne ikna etmeye çelışıyordur:)

Kolalı jelibom tadında bir kitap.

Derya 08.10.03

 

Kadim dostum,Kibele,

Aklıma gelmişken söyleyeyim.Kazın ayakları,öyle değilmiş.Artık bu konuda konuşmadan önce,dokuz defa yutkunacağım.Tereciye de tere satmaktan vazgeçeceğim.Hoş tereci olduğunu nasıl bilebilirdim ki?..

“Çıkacak canıma cefa etmeyi,nazik bedenimi biraz incitmeyi göze alabilsem,,bir oturuşta altı tanesini ,peş peşe yazarım”diyordum.Polisiye roman da ne ki;Bir bilmece soracaksın,sonra da cevabını vereceksin.hepsi bu.Üstelik, bu arada,CEEE,bak ben seni aldattım demenin de keyfine varacaksın.Tıpkı,Temel gibi:Hani”Kafestedir,sarudur,öter”diye,bilmecesini sormuş,sonra da,cevabın hamsi olduğunu,gayet mantıklı bir şekilde açıklayıvermiş ya ,işte ona benzer bir şey..Ama,dediğim gibi,öyle değilmiş..

O,senin ,Sibel Atasoy’a dikte ettiğin kitapları nasıl bulacağım,diye kara kara düsündüm.Peşine düşmeye de söz verdiğim için.İster istemez aramaya çıktım.”kim tanır Sibel Atasoy’u,”diyordum.Ama ,ilk uğradığım kitapçı,daha Si..demeden,önüme kitapları koydu.Diyeceğim,benden de,senden de fazla tanınıyormuş.Sevildiğini bil…

Hayatında ilk defa,polisiye romana başlayan biri olarak,okuduklarım hakkında, söyleyeceklerim.tabii ki olamaz..

Ama, ciddi bir şikayetim var;Senden değil de,o çocuktan.Hani ,acaip isimli suskun küçük kız var ya,işte,o.Karşılaştığımızdan beri benim yanımdan ayrılmıyor.Nereye gitsem peşimde.Her yerde,o.Keyfim kaçtı.

Bir an evvel,kitabı .bitireyim de,belki gider,geldiği yere diyorum.Kaybolmazsa,gözümün önünden,korkarım ki,tanıştırıldığımıza pişman olacağım..

Sibel’imize saygılar sunmayı unutma.

Kadim dostun,Büyücü.

 14.12.03

 ***

Sevgili Büyücü, öyle bir zamanda adeta büyülü bir anda çıktınız ortaya. Çünkü yine ve yeniden yeri öptüğüm günler bu günler. Hiç bir şey bilmiyorum, şaşkınım, bedbinim, umutsuzum, gayesizim ve sonuç olarak çok ama çok kifayetsizim.
Varlığınız bir zamanlar Sibel’in iyi bir şeyler yaptığına dair hoş bir fısıltı, teşekkür ediyorum. Allah yüce gönüllülerden razı olsun.

 ***

Yeni bir kitap yazıyor musunuz?

Çünkü S.K.A’yı okuduktan sonra sizin çok iyi bir yazar olduğunuzu düşünmeye başlamıştım, ama V.B.’nı okuduktan sonra size hayran oldum.

Yeni kitabınızı bekliyorum…

Efe 18.12.03

 ***

Bu şarkıyı unutmuştum. Ama Sibel Atasoyun “Venüs Bağlantısı”nı okurken yeniden hatırladım… Sağol sibel abla 🙂

Bu arada Venüs Bağlantısı , muhteşem ötesi bir kitap. Bir tek “yüzüklerin efendis”ini bu kadar elimden bırakamadan okumuştum.. Aynısını bu kitaptada yaşadım.. Ellerine ve yüreğine sağlık. Son birkaç sayfası kaldı. Meraktan ölebilirim :))

Parçalandım..

Parçalandım. Ve her bir parçayı ayrı yere bıraktım
Birini açık denizlerin en derin yerine attım.Kürek çektim, uzaklaştım, dönüparkama bakmadım bile. Birini hiç unutmadığım o küçük şehirde bıraktım. Dönemedim, kimbilir, belki dönsem de bulamazdım. Önce savruldum yok oldum. Sonra dinlendim duruldum. Ve her giden parçam yerine yenisini doğurdum. Daha güçlü, daha sakin. Daha mutlu, daha suskun. Daha olgun,daha kırgın. Daha yalnız, daha yorgun

Birini tanıdık bir vişne ağacının dibine ektim.Soramadım filizlendi mi, sürgün verdi mi?

Birini çok sevdiğim bir dostta unuttum. İstedim, geri vermedi, meğer benden pek haz etmezmiş

Birini büyük bir aşk uğruna ateşlere attım. Bilerek, isteyerek, ama asla pişman olmadım.

Candan Erçetin

Cengiz

28.12.03

 ***

Venüs Bağlantısı & Yeni Bir  Bilinç Ve Kaybetmeyi Göze Almak!

Kitabın kapağını açtığınız ilk anda, daha ilk satırdan itibaren, fantastik bir polisiyenin, gerilimli öyküsünün, ipek kozasının etrafınızda örüldüğünü hissediyorsunuz. Anlatım dilinin sadeliği, akıcılığı ve zekice yapılmış kurgusu, sizi  bu ipekten kozanın içine , kitabı bitirene kadar hapsediyor.

Bitmesini hiç istemediğim, okurken sürekli zihnimin faliyette olduğu, eğlendiğim, zevk aldığım, enerji dolu bir kitaptı. “Yüzüklerin Efendisi”ni okuduğum günden beri, hiç bir kitap bende bu kadar okuma isteği yaratmamıştı!

En önemli özelliği ise, okuyucuyu diri tutan, hikayeye katılmasını, üzerinde düşünmesini, analizler yapmasını sağlayan bir kitap olmasıydı.

Ve artık, kitabın sonunda, hiç şaşırmayacağınızı düşünürken, Sibel Atasoy, bir kez daha sizi yanıltıyor ve siz bu şakınlığı atlatamadan, kitabı bitiriveriyor.

Gelelim, sabah yıldızına, yani Venüs’e! Arka planda gözükse de aslında kurmacanın içinde, kurmacaya rağmen, yeni bir kurmaca yaratıp olayların akışını yönlendiren, uzak bir güç o. Kitap bitse bile, Venüs tüm sırlarıyla birlikte dönmeye devam ediyor! Bir günü, bir yılından uzun ne de olsa!

En can alıcı noktalardan biri ise, Sibel Atasoy’un diğer kitabında olduğu gibi, karakterlerin sağlam çizgileri. Sibel Atasoy, öyle gerçeki karakterler yaratmış ki, yolda görseniz hiç şaşırmayacaksınız. Alev, karakterinde sanırım az biraz oto biyografik yönler de var. Hamit beyi de çok sevdik.. Sanki onu gerçekten tanıdığımı düşündüm…

Basit bir gerçeği saklamanın yollarından biride onu karmaşık hale getirmek sanırım. Siz okudukça bu karmaşıklık arılığa dönüşecek ve kitabın sonunda tüm düğümler çözülecek.

Yazar da, dedektifliğe soyunan kahramanı gibi, en ince detaylara kadar hikayeyi hesaplamış. Bu açıdan nefis bir polisiye kitap. Beş değişkenli bulmacayı bilir misiniz? Kimbilir, belki de çözersiniz.

Sonunda, kitap bittiğinde, siz ipek kozayı yırtıp çıktığınızda, tıpkı tırtılın kelebeğe dönüşü gibi, değişeceksiniz… Dünyaya bakışınızda bir netlik, bir parlaklık olacak. Karmaşıklığa bakışınız değişebilir.

Ne sadece polisiye, ne FK ne gerilim ne de korku! Tekbaşına değil. Hepsi birlikte bu kitapta. Hayatta olduğu gibi.

Gizli devlet görevlileri, medya patronları, uzaylılar, dedektifler, aşıklar, yalnızlar, çevreciler, çevreyi kirletenler, katiller ve ölüler… Kitabı kaplamış durumdalar. Aslında, tür olarak tam bir netlik yok. “Bir Sibel Atasoy” kitabı demek yeterli olacak. O bence yeni bir tarz veya tür yarattı çünkü.

Harika bir kurgu, nefis ve sürükleyici bir anlatım, müthiş bir son ve alt-metindeki düşünsel derinlik zenginliği. “Sırıtkan Kırmızı Ay”dan sonra , muhteşem bir kitap daha!

Ama tüm sezgilerimle tahmin ediyorum ki, daha bu kitabı bitirir bitirmez, Sibel Atasoy’un kafasında, yeni bir romanın tohumları oluşmuştur! Şimdi bize kalan, tarzı, uslubu, kurgusu ve anlatımıyla, artık hayranlıkla izlediğimiz bu yazarın, üçüncü kitabını beklemek olacak. Tahminimce o da okuyucusunu fazla bekletmeyecek..

Terk etmek zordur.Ancak kaybetmeyi göze aldığınızda, sahip olduklarınızdan vaz geçebildiğinizde, ve her şey bitmiş gibi görünürken, dolabilirsiniz o yeni bilinçle!

Venüs Bağlantısı,kaybetmeyi göze alanlara, terk etmekten korkmayanlara, yep yeni bir bilinç müjdesiyle….

P.S. : “İzmit”mi? “İzmir” mi? kitapta tek kafamı karıştıran bu oldu.Sanırım bir redaktör ya da basım hatası.. Bazı yerlerde izmir bazı yerlerde izmit yazıyordu.. Ama fuarı falan olduğuna göre, İzmir diye tahmin ediyorum…

Cengiz Çatalkaya / 29 Aralık 2003 / Bursa

Sibel Hanım
Kitabınız tesadüfen elime geçti, ilkin biraz tedirginlikle başladım ama
başlayınca da bırakamadım. Sizi kutlarım, ellerinize sağlık çok güzel bir
kitap yazmışsınız. Hele bilim kurgu gibi kolayca sulandırılan bir alanda
bütün ciddiyeti koruyabilmiş, konuları sıkmadan hatta büyük bir merakla
okutacak derecede başarıyla ele almışsınız, büyük bir keyifle okudum. Konuyu
öyle ustalıkla ele almışsınız ki insan sanki başınızdan geçmiş bir olay gibi
algılıyor (zaten öyle demeyin). Bir de sizin kitabınızda ilk defa kadınların
kendi cephe gerisini gördüm, bu da beni hem şaşırttı hem de bakmaktan
kendimi geri alamadım. İnternetteki sitenizden Venüs Bağlantısı adlı
kitabınızı gördüm bunu kitapçılarda arayacağım.
Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Saygılarımla.
Kenan Karabulut

15.01.2005

 

Sibel Hanım
Büyük bir keyif ve merakla  Venüs Bağlantısını okudum, ellerinize sağlık
oldukça zor bir çalışmanın altında çok rahat bir şekilde çıkmışsınız ama
sizi de biraz yorduğu anlaşılıyor. Beş, altı sene her yaz hisarönünde tezgah
açmak için Fethiye’ye gittiğimde ben de bir bilim kurgu öyküsüne başlamıştım
ama görüyorum ki siz daha gayretkeş çıkıp oradan bitirmişsiniz öykünüzü
(Sırıtkan Kırmızı Ay) umarım çalışmalarınız devam etmektedir, (en azından
bir okuyucu kazandığınızı belirtmek isterim) En yakın zamanda kitap
raflarında kitabınızı görmek ümidiyle, çalışmalarınızda başarılar dilerim
Saygılarımla
Kenan Karabulut

Not: Acaba reenkarnasyona bu kitabınızda da belirttiğiniz gibi genlere mi
bağlıyorsunuz, yani sizce metafizik bir olayda fiziksel bir yan mı var?

26.01.05

 

 *

 

sevgili Sibel,

 

Aslında bu mektubu, bizim hanım , ağlamamış olsaydı, beklide, hiç yazmayacaktım.

Ben bir şeyle uğraşıyordum. Baktım , hanım , hüngür hüngür ağlıyor. Neymiş, tv de söylemiş, Van Gogh’un bir tablosu astronomik fiyata satılmış mış… “Sana ne, bundan, ne üzüyorsun canını” dedim. Ama, para etmedi. Bir taraftan gözünü silerken. “adamcağız, yaşarken hiç kıymeti bilinmemiş. Tek kusuru, erken dünyaya gelmekmiş. Ne olurdu, şimdi  yaşasaydı da, taktir edildiğini görseydi” diye söylendi durdu…

O sırada, sizin Sırıtkan Kırmızı Ay’ı ancak çözebilmiştim…Ama, ay hala, bana sırıtıp duruyordu…

Yahu, dedim, bizim Sibel de, erken gelmiş olmasın. Yoksa ben mi çok geç kalmıştım.?

En iyisi, bir anket yapayım dedim…Kafası işleyenler acaba ne diyeceklerdi, bu konuda.IQ su benden pek çok yüksek, üç arkadaş seçtim..Hepsi de, birbirinden deli. Birincisi, benden beş yaş kadar genç (Burada, epey düşündüm. Birinin benden beş yaş küçük olması, neden, beni bu kadar ilgilendiriyor diye..Sonra, karar verdim ki, böylece, kendi gençliğimi de – nasıl gençlikse o- vurgulamış oluyorum, ..)…Evet, bu genç, aslında avukat, ama iki dava alıp, kazandıktan sonra avukatlığı, “böyle avukatlık yapılmaz” diye bırakmış. Rus filolojisine devam etmiş. Bu kadar öğrendiğim yeter deyip, kuyumculuğa başlamış, saraflığa , merak sarmış, altın kimyası ile ilgili bir iş kurmuş, onları da devretmiş. Kazandıklarını yavaş yavaş yerken, su ürünlerindenmezun kızı, kafes balıkçılığına başlayınca, deniz kimyasına merak sardı. O konuyu ben de oldukça iyi bildiğim için söylüyorum. Üç ayda, çok akademisyenlerden daha iyi işi kavradı. Deniz mahsullerinin japonyaya ihracında yaptığı, hazırlama teknikleri, Japonların bile dikkatini çekti…Meraklı olduğu, kaonulardan biri de, din. Gençliğinde onbeş yıl kadar, mahalle camisinin,fahri  imamlığını yapmış. Bu arada, Vatikan mektip kirslarına devam etmiş. Diğer inançlarla ilgilenmiş…Ben, tanıdığımda, ki, yirmi sene kadar oluyor, Bektaşilikle Melamilik arasında bir inanca sahipti. Şu anda, Şamanlığı derinlemesine , Hayranlıkla inceliyor.. Antikalıkları, daha bitmedi.. Tarih meraklısı…Uzmanlığı, eti ve en eski mısır tarihi. Anlayanı bulsa, herhalde epey anlatacak…Antika meraklıları, evini hiç boş bırakmazlar…Biraz biraz, yazılarını da söküyorsa hiç şaşmam. Çünkü, en büyük aşklarından biri de, kelimeler. Kelimelerin kökenleri. Başı sıkışan, lugata bakmaktansa, deli Kasımıma telefon eder. O, garibim de, sakin sakin cevap verir. Geçenlerde, tekaüt  Kalemesi  hakkında konuşuyorduk. Uzlaşamadık. Kasıma telefon edip, detayını öğrendik. Kimse de, itiraz edemedi…Dediğim gibi, adam deli, bir gün, konuşuyoruz. Konu neydi, unuttum…Herhalde, inançla ilgili, felsefi denebilecek bir şey. “filanca düşünür, şu kitapta, bu konu hakkında, şu cümlerii, sarf eder,” deyip, nokta, virgülüyle beraber üç beş cümle söyledi.. “ulam Kasım, din kardeşiyiz, atma, cümle, cümle nasıl hatırlarsın, bak o kitap bende var. Şimdi getiririm, karışmam sonrasına..” dedim. Hiç oralı olmadı. “getir , hem de üç yüz bilmem kaçıncı sayfasını da aç. Cümleleri orada, göreceksin”  dedi. Dediği gibi de çıktı…Telefon numaralarını zaten söylemiyorum…”nasıl unutursunuz,anlamıyorum” diyor…

İşte, böyle biri, benim yakışıklı Kasım’ım.(dedesi, siyasi bir suçtan dolayı, İsveçten kaçıp Osmanlıya sığınmış. Kasıma da, başta, koyu mavi gözler olmak üzere, bütün nordik ırkın yakışıklılığını miras bırakmış.) Ona, sizin kitabı verdim. “bunu oku. Okuduktan sonra, üç beş kişiye daha ver. Onların , kitap hakındaki düşüncelerini öğren. Senin tenkidinle birlikte, bana bildir” dedim. Kabul etti…

Birinci kısım burada bitti.. Sonrası , sonra…(Halen, dört kitap da elden ele dolaşmakta..)

En iyi dileklerimle…

Erdoğan çiner

27.01.05

 

 

   Sevgili Sibel Hanım;

 

  Öncelikle halinizden hoşnut olduğunuzu varsayarak, hal hatır sorguçluğuna soyunmadan, romanınız üzerine fikirlerimi ve

  naçizane yorumlarımı belirtmek istiyorum 🙂  

 

   İlkin romana çokça başarılı bulduğum bir şekilde giriş yapmışsınız. Ana karakterin, kişilik özelliklerini ve mevcut durumunu giriş

  niteliğinde seyreden merakta bırakıcı bir çağrıyla ilişkilendirdiğiniz bölüm son derece iyi geldi bana. Bu bölümlerde oluşturduğunuz

  geçit vermez atmosferle, okuyucuyu adeta devama zorluyorsunuz. Gidişat hakkında ipucu vermek gibi bir yanılgıya

  düşmüyorsunuz. Ayrıca karakterlerin çiziminde eş zamanlı bir tablo oluşturmamanız, tanışma faslına ayrı bir lezzet katmış. Farklı

  başlıklar altında farklı zaman ve mekanlara savrulan olaylar örgüsünün ince nakışlarla işlenmiş olduğu ve halen de işlenmekte

  olduğu izlenimini bırakırken, devamlılık açısından pozitif bir izlenim arz ediyor. Ya da okuyucunun talebini olay örgüsü içerisinde,

   hoş bir sunumla, hoşnut edebilme gayretinin izleri pekte hissedilmiyor. Bunlar örgü açısından son derece pozitif bulduğum

  noktalar.

 

      Asıl hayranlık uyandıran nokta da burada baş gösteriyor. Okuyucuyu hayatın içinden bir sunumla hayatın dışına sürüklüyorsunuz.

  İşte sizin en başarılı bulduğum yanınız da bu… Cebinizdeki anahtarı kullanmaksızın okuyucunun beğeni kapısını zorluyor, hatta

  kişide bu konuya dair açılmışlık, aşılmışlık hissi uyandırıyorsunuz.

 

  Mevcut Türk Edebiyatı genelde aksiyon anlatımına meyilli olmasına karşın, giriştiğiniz peyzaj yaratma, içsel dünya tasvirleri başta

  olmak üzere ve benzetme gibi konuları takdir ve büyük bir hoşnutlukla takip ettim. Düşüncem odur ki yazarı farklı kılan bu

  konudaki girişimlerini öyküsüne ne derece yayabildiğidir. Ustalık, yetkinlik bu yüzdenin açılımı ile yakından ilişkilidir. Özellikle bazı

  ara cümlelerinizin popülarite kaygısından uzakta seyreden, sanatsal değer taşıyan bir kimlikle karşıma çıktığını büyük bir

  hoşnutlukla belirtmek isterim. Nasıl ki yemeğe lezzetini veren şey tuzu, baharatı ise yazınsal bir esere de lezzetini veren şey

  yazarın içsel dünyasının karakterlerin dış dünyasına taşındığı, izlenimlerin, gözlemciliğin ve edebi bir değer taşıyan

   sanatçı aktarım kabiliyetinin ara cümlelere serpiştirilmesidir. Öykünüzde yemeğe lezzet veren şey açlıktır gibi sanat dışı bir

  eğilime yaşam hakkı tanımamış olmanız beni ziyadesiyle tatmin etti.

 

  Şimdi de isterseniz Tolstoy’cu bir çözümleme tekniği ile romanınızın niteliğine eğilelim.

 

  1) Yazar ile konu arasında normal bir ilişki var mı ?

 

   Cevap : Karakterlerden biri ile (Alev) özdeşleşme söz konusudur. Ya da edebi bir kimlik taşıma olayı örgü içerisinde vuku

  bulmaktadır. Kehanete mahal bırakılmaksızın yazar ile karakter arasındaki bağ mürekkep lekesinin çok çok ötesinde 🙂 Yani

  yazar tüm duyuları, duyumsamaları ve tavırları ile akışın içine dahildir.

 

  2) Bir ve aynı olan şey olan sergileme açıklığı ve biçim güzelliği tekniğe ne derece hakimdir ?

 

  Cevap : Bu yetinin örneklerine anlatım içinde bolca rastlanılmaktadır. Özellikle bu yetinin aksiyon aktaran cümlelere değin

  taşınmış olması, bu çakışmanın en açık ispatıdır.

 

  3) İçtenlik, yani sanatçının betimlediği şey için hissedilen gerçek bir sevgi ya da nefret duygusu ne derece hissettirilebiliyor ?

 

  Cevap : Bu sorunun cevabı yazarın karakterlerini yani insanoğlunu bir aksiyon aracı olmaktan çıkarıp iç dünyaları olan hissel

  yaratıklar olarak çizmesiyle, otomatikman cevaplanmış oluyor.

 

  Sonuç, layığınca belirtmek icap ederse Sibel Hanım, sürdürmekte olduğunuz çalışmayı etkileyici buldum. Elbette ki bir üslupçu

  değilsiniz, bu özelliğiniz anlatım çeşitliliği fırsatını tekniğinize hakim kılıyor. Bu özelliğinizle şayet kelimeleri adale olarak

  varsayarsak, gelişime, güçlenmeye açık bir vücut özelliği arz ediyorsunuz. Yaratacağınız şeyin hiçte hafif bir eser olmayacağı ilk

  izlenimim. Çünkü ilkeleri olan bir yazar sivrilmeye, ilkesizlik canavarının gözüne girmeye ve mümkün olduğunca sancıtmaya

  muktedirdir. Yazar çok bildiği için acı çeken, ve yükünü hafifletmek için insanların sırtına kendi acılarını, sevinçlerini

  aktarabilecek kadar cani olabilen kişidir. Aslına bakarsanız gerekli olan sözü ünlü yazar (Yazar gibi yazar 🙂 söylemiştir :

 

  ” Bir sanatçı için yalnızca tek bir ilke vardır; sanata her şeyi feda etmek. Yaşam sanat için bir araç olarak görülmeli; hepsi bu…. “

 

  Şimdi bu cümleyi kendinize adapte ediniz ve sorunuz : ” Şayet böyle ise, yeteneğime, sanata ulaşma çabama, ayna tutturma

  çabam ne derece gereklidir? Hepsi bu 🙂

 

   Sevgilerim ve Saygılarımla

 

          Ömür Özcan

 

 

Not: 7.01.2003 de yapılan bu yorum kitabın 82 sayfası itibariyledir.

 

 

 

 

4 Yorum

  • Sibel 15 Nisan 2016, 14:55

    Bir Kadını Öldürmek’in şimdiye kadar okuduğum kitaplardan oldukça farklı bir yapısı var.Kuramla hayatın sıradan akışındaki hikayelerimizi hemde bir kadınla bir erkek arasında geçen o biteviye yaşanan didişmeleri öyle ustalıkla birbirine geçiriveriyor ki,kitaba bağlanmamak elde olmuyor.
    “Eğer bu fikirler hakkında yalnızca bir şeyler duyarsanız ya da yalnızca onlar üzerine okursanız, onlar sadece sözcükler olarak kalırlar. Ama bunları kendiniz için doğrulamaya başladığınızda, her bir fonksiyonu kendi içinizde anladığınızda ve bunların her biri ile bağlantılı olan kendi duygularınızı ve hislerinizi keşfedip farkına vardığınızda, o zaman bu bilgi haline gelir.”P. D. Ouspensky.
    Kitabı okurken ben bunu yaşadım.
    Bu okumamda farkında olmadan kendi kendime sorduğum bazı sorularıma cevaplar buldum,bir çok konuda taşlar yerine oturdu.Bir de eylem kararı sadeleşmek…
    Bir sonraki okumamda kitabın büyüsü kendini bana nasıl açacak şimdiden çok merak ediyorum
    teşekkürler
    Ezgi

  • Sibel 09 Nisan 2016, 09:29

    Kitabınız az önce bitirdim! itiraf edeyim, polisiye romanları okumayalı çok uzun zaman oluyor ve pek de sevmem ancak lizen karakteri ve kurgu, kitabı elimden bırakamama neden oldu!
    önce bir MS2150 tadı aldım romanınızdan
    kurgunuz en az buket uzuner ve jostein gaarder kadar başarılıymış, öyle sürükleyici ve heyecanlı!
    şimdiye dek sizi nasıl keşfetmediğime şaşırdım.
    nez ve yovil’in en sondaki konuşmasında (nez’in neden sınıfı geçtiğinin bilgisi) gözümden iki damla yaş geldi- mutluluktan.
    o kız benim demiştim ama maalesef benim epifiz lizen kadar açık değil bu arada …
    aslında polisiye bir roman olması beni şaşırttı çünkü sizi buradaki paylaşımlarınızdan tanıdığım kadarıyla daha çok bilgiye dayalı bir lkitap olduğunu düşünmüştüm.
    okuduğum kitapların arasına böylesi etkileyici ve sürükleyici bir roman almak bana iyi geldi
    ne tarzda olursa olsun siz hep yazın, biz hep zevkle okuyalım.
    ha bu arada editör gözüyle baktığımda romanın başında Dağ Çiçeği olan otel adı sonunda Kır çiçeği olmuştu, gözden kaçmış sanırım, oradan bir şey çıkacak mı acaba diye beklemedim değil.
    şimdi benim için sırada dna’nın 12 tabakası var
    bakalım onu da venüs bağlantısını okuduğum kadar akıcı okuyabilecek miyim?
    Gülin Erdoğan

  • Sibel 19 Mart 2016, 10:45

    Sırıtkan Kırmızı Ay
    Türkçede etkileyici ne demek? Ne anlama geliyor? Bu kelime yada benzeri başka kelimeler hiçbiri şu an içinde olduğum hisleri ifade etmeye yeterli değil … Son derece etkileyici bir hikaye… Son dakikasına kadar sır vermeyen film çekiciliği gibi bir akış … İçi dolu dışı dolu sır’ları dolu mesajları dolu … Önce yüreginize sonra kaleminize sağlık sevgili Sibel Atasoy Müzikal oluşların ve müzikal davetlerin lezzeti sanırım sadece 11 dakikada/11 saatte/11 gün/11 hafta/11ay ya da 11 yılda bir görülebilir … belki 11 yüzyıllık olanları da vardır … Dağdaki şaman’a de eyvallah ama şehirdeki Şamanlar’ın da Hakkı’nı vermeli … Keyifli okuyuş gezintileri dileklerimle
    Not: Bu kitabı bulmak güç, bir türlü baskıya girmiyor nedense, ancak ikinci ellerden edinme şansı var
    Fahri Yavuzer

  • Sibel 24 Ocak 2016, 12:31

    Selcan Yıldırıcı’dan: Sıradışı değil çok içten bilindik hissi var kitaplarinizin aynı zamanda bir o kadar da şaşırtan beklenmedik detaylar. Sonra fark ediyorsunuz ki aslında o şaşırtan detaylar da hep bilindik şeyler aslında. Hayatın içinden ve sizden gelen detaylar. Sevdim sizi okumayı Sibel Atasoy . Her karakterde sizi takip etmek hoş. Yan rollerde, baş rollerde. Tüm karakterlere yansımaniz düşmüş. Kitabin her satirinda mevcutsunuz cok hoş bir duyguydu bu. Emeklerinize sağlık. Haydi yenisini bekliyelim bakalım. Beklerken Sır Mısır ‘ı bitirelim. Notlarımı alalım. Sevgilerimle

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir