Neresindeyiz bu kurgunun?

03 Kasım 2008

Epey zamandır oturup şöyle içimden geçenleri bir yazayım, bi boy çizgisi
alalım diye geçirmekteyim fakat bir türlü olmadı, belki şimdi de olmayacak;
çünkü yazmak için dilime ilk, hatta ikinci, üçüncü gelen cümle moral bozucu:
“Her şey boş!”
Sonra kendimi teskin eden dördüncü cümle geliyor: “Bu da geçer!”
Hımmmm… Pek akılcı! Ayağımızın altına eninde sonunda bir taş(anlam)
gelecek, basıvereceğiz ona ve içimiz sevinç dolacak. Varoluşumuzun kanıtı,
insanlığın müjdesi! (Breh breh…)
Gerçekten de çok sevimliyiz bence. Önceleri o taşlar (anlamlar) bize nasıl
da kalıcı ve dosdoğru gelirdi, sanki sonsuzca onun üstüne basabilirmişiz
gibi. Hatta bu sorgulamayı bile yapmazdık sanırım küçükken. Sadece
basardık/sevinirdik, basardık/iddialaşırdık, basardık/kavgalaşırdık,
basardık/üzülürdük, basardık… Basardık işte sadece…
Sonraları basa basa geri dönmeye başladık! Aman Allah!
Sonra bazılarımız bu yeni bastığı taşı bi yerlerden(!) hatırlamaya başladı.
De-ja-vu diye kelimeler ürettik, bu taşa da bastık neydi ki bu , nasıl
olurdu ki! Çok eğlenceli.
Sonra bazılarımız, bastığının bir taş, adı üstünde bir TAŞ olduğunu
farketti. Hımmm… Bilince eskisi kadar sevinemez, iddalaşamaz,
kavgalaşamaz, üzülemez olduk.
Boş boş herşey boşşşş diye hıçkırmaya başladık, ve birden ona da isim kondu;
depresyon taşı! (Ağlama duvarı gibi oldu) Duyduğum kadarı ile dünyada her üç
kişiden biri bu taşa basmaktaymış şu an. Allahın hakkı üçmüş! Vardır bunda
bi hayır diyorum.
Belki de taşların sırasında şöyle bir ironi bile vardır:
Vardır/yoktur/boşşş/bu da geçer/vardır/yoktur/boşşşş/Bu da
geçer/Vardır/yoktur/boşşşşşş/bu da geçer yahuuuu/……
Neyse, ne diyecektim ben aslında? Sanırım boşluk üzerine basamak inşası
konusunda kendimi uzman ustabaşı ilan etmeye hazırlanıyordum! Ay çok komik.
Ben bu yaradılışa hayranım, bu sisteme, bu basamakların zerafetine, uçmaya
kaçmaya üremeye ölmeye yemeğe içmeye sevişmeye, yani bu ne inanılmaz ötesi
bir kurgudur böyle.
Burhan arkadaşımız dün gece diyo ki, senin bu Annunakiler iyi hoş da (şu
sebeple hoş; ortadoğu dinler mezopotamya üçgeni, altın, mısır vs vs gibi her
bişeyi açıklıyo) ben bizim şamanları bu hikayede bi yere yerleştiremedim
diyor, hatta Çin’i de yerleştirmemiş!
Çin deyince, içimde bi şeyler harekete geçiyor son zamanlarda, daha önceki
deneyimlerimden yola çıkarak vardır bunda bi iş diyorum! Yani “çin” kelimesi
bi çeşit düğmeye basma refleksi gibi!
Çin hakkında bilgilerim, mısır ve sümere oranla çok daha yüzeysel ve fakat
amblemlerine bakılırsa (ejderha) sürüngen soyu ile bi alakası varmış gibi
geliyor ilk etapta. Bence kendi soyumuzla Çin arasında oldukça derin ve bir
o kadar da basit olması gereken bir ilişki var. Örneğin milattan önce ikibin
yıllarında çin imparatoru GO oyununu tasarlatmıştı! Tam da Tanrıların
toparlanıp dünyadan gittiklerini düşündüğüm, Nibiru’nun bir önceki geçiş
tarihi civarında oluyo bu iş. Sümer tabletlerine bakılırsa bu tarih aynı
zamanda Marduk’un (Enki’nin oğlu, Anu’nun torunu) Dünya sahnesinde yeniden
göründüğü ve sırasıyla her yeri hükümranlığına kattığı zamanlara yakın
görünüyor. Marduk, Anu’nun bir sürüngen dişiden olma oğlu Enki’nin oğlu. Ve
sanırım, sürüngenlik genleri babasından daha bariz olarak ortaya çıkmış!
Dualite yaratılmaya karar verildiğinde iki temel  canlı tipi oluşturulmuş ve
aynı robotlara program yüklenir gibi onlara ana felsefeleri yüklenmiş:
1.İnsanlar – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık oluşumuyla
karşılaştığınızda onlarla iyi geçinin ve paylaşın!
2.Sürüngenler – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık
oluşumuyla karşılaştığınızda onları yok edin; çünkü bunu yapmazsanız onlar
sizi yok eder!

Tabi buradaki insan kelimesinin şu an kendimize verdiğimiz isimle alakası
yok.
Yani Marduk,  sürüngen babaannesinin izlerini daha çok taşıyan biri
anladığım kadarı ile; çünkü içinde olduğu ruh durumu hemen hep söyle:
“hakkım yendi!”
Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?
Zira ben pek anlamıyorum!

2 Yorum

  • Sibel 25 Mart 2016, 14:55

    Çok hoş dilinize sağlık

  • ..Endless.. 25 Mart 2016, 14:31

    “31.12.1997
    Bazen, bazen kaybolmak istersin boşluklarda. Karanlık bir ufukta, batan karanlık bir güneş gibi hissedersin kendini. Okyanusların orta yerinde çırpınırken, başkalarının bu boğuluşa alkış tuttuğunu sanırsın ve ölesiye nefret edersin insanlardan. Kendinin de bir insan olduğunu hatırlayarak, imrenirsin martılara. Uçsuz bucaksız bir okyanusun orta yerinde, küçücük bir kayık olmak istersin bazen. Pusulasız ve bomboş. Ne yaşamak kaygısı, ne de beklenen sevgili. Her dalga dost, her liman sana ait. Martılara arkadaşlık etmek istersin, dünyayı yukarılardan seyretmek… Bilardo masası gibi düşünürsün dünyayı. Topların birbirine çarptığını gördükçe daha da yükseklere uçmak istersin. Uzaklara… Bir gül koklamak istersin, yaralar göz pınarlarını dikenleri. İleriye adım atarken ruhun geçmişte seyehat eder. Hayatını düşünürsün, ne kadar boş ve anlamsız olduğunu. Ve sonra bir söz takılır aklına; ‘Bulanık suda resmine bakan çamur görür.’ ”
    G.K.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir