Küçük anılar

06 Aralık 2011

Dedemi ilk ve son kez görüşüm ölümünden evvel bulunduğu şehrin hastanesinde olmuştu. Tüm çocukları başka şehirlerden onu ziyarete gelmişler. Ben dört yaşındaydım, fazlaca hatırlamıyorum. O sıralar 2 ila 6 yaş arasındaki tüm kuzenlerim hastane odasında koşturup oynarlarken ben dedemin dizlerinde oturup saatlerce onunla konuşmuşum.. Sonra gitmeden hemen önce dedem annemi yanına çağırıp kulağına şöyle fısıldamış: “Saffet, kızın mütefekkir olacak!”
Annem bunu daha on sene kadar filan önce söylledi bana, herhalde duyduğunda hiç memnun olmamıştı (bir kızın en son olması beklenen şeydir muhtemelen) fakat artık yapacak bişey olmadığını on sene önce kabullendi belki :))))

Yine dört yaşımdayken İstanbul’dan Zile’ye akraba ziyaretine gitmişiz. O zamanlar oldukça büyük aileler şeklinde yaşıyorlar (iki koca konak), akşam yemeğine oturuldu. Oradaki kuzenlerimden biri “kaşuğu ver” diye seslendi. Ben nazik bi şekilde “kaşık” diye düzeltmişim. Bu durum iki kez daha tekrarlanınca şöyle dediğimi söylüyorlar: “bugün yorgunum, yarın sana hece hece öğretirim”… Akrabaların senelerce anlatıp güldüğü anılardandır.

Babam benimle oynamaktan, bana sürekli bi şeyler sorup anlattıklarımı saatlerce büyük bir dikkat ve zevkle dinlemekten hoşlanırdı. O zamanlar bunu garipsemezdim. Ancak büyüdüğümde başka babaları gördüğümde durumdaki tuhaflığı anlayacaktım. 🙂

Bir sürü masalından biri içinde “ver elini beserek, ben sana küserek” tekerlemesi geçendi. Bunu sık sık anlatır ve tekerlemeyi neredeyse saatlerce uzatırdı. Bir gün annem içerdeki odadan çıktı ve “yeter artık!” diye bağırdı. Onun sabrı tükenmişti, oysa ben hala tekerlemenin sonrasında ne geleceğini merakla bekliyordum 🙂

İlk okula başladığım yıldı, bir resmi bayram gününün kutlamasından eve dönmüştüm. Babam her zamanki gibi o gün neler olduğunu ince ince anlattırdı bana. Bi yerde davullar eşliğinde oynadığımızı söylediğimde, “sen oynamayı biliyor musun kefken?” diye sordu. Ben de gayet doğal biçimde “uydurdum” dedim. Bu cevabım nerdeyse senelerce babamın aklında kaldı: uyduran kefken! (Babam bana hiç ismimle hitap etmedi)

Ortaokul son sınıftaydım ve babam artık bisiklet sürmemin zamanı geldiğine karar verdi. Bir yaz gecesiydi, ailecek evden çıktık, boş ve alacakaranlık bir sokağa geldik. Babam “hadi bisikletin üzerine çık ve sür” dedi. Babamın sözleri tartışılamazdı. Zangır zangır titreyerek koca erkek bisikletinin üstüne tırmandım ve sürdüm.

Orta bire başladığımda ingilizce öğrenmeye de başlamıştım. Apartmanımızın kapıcısının kızıyla da gayet iyi arkadaştım, sanırım benden bir yaş küçüktü. Ona eğer isterse kendisine ingilizce öğretebileceğimi söyledim. O da peki dedi. Ben artık her gün okulda öğrendiğimi merdivenlerde ona bir bir yazdırıp öğretiyordum. Bu böyle bir yıl sürdü ve biz ordan taşındık (ilk okulu on yerde okudum, sonrasını da 3 ayrıyerde).. Üniversiteyi bitirdiğim bir gün babam bana büyük bir neşeyle o kızı hatırlayıp hatırlamadığımı sordu. Evet hayal mayal hatırlıyordum. Babam dedi ki: o kız BBC’ye sipiker olmuş! Ağzımdan feryat niteliğinde bi hayret nidası çııktı. Hemen inanmıştım (her zaman bir sazan olmuşumdur), babam kahkahalarla gülüp günlerce bunun konusunu etti.

İlkokul birinci sınıfta yine anadolunun küçük bi ilçesindeydik. Benimle aynı sınıfa giden birkomşumuz vardı. Babam sık sık onunla benim aramda bilgi yarışması düzenlerdi ve ben her seferinde kıl payı yenilirdim. Fakat bu olacakşey değildi benim açımdan. Ben çok okuyan zeki bi çocuktum ve ondan daha çok şey bildiğimden tamamiyle emindim. Bu durum tekrarandıkça hırslanırdım ancak yapacak bi şey yoktu, arkadaşım beni yeniyordu. Oradan da 3 ay sonra taşındık. Yıllar sonra üniversite yıllarımda bu olayı bana hatırlattı. Yine hayal meyal hatırladım. Biliyo musun dedi o seni nasıl yeniyordu? “yoooo” dedim. Meğer ona kendi seviyesine göre sorular soruyor bana ise ortaokul seviyesinde sorular soruyormuş hain! :)))

Babam benim kitap okuma hızımı bi türlü kabullenemezdi (günde iki kitap bitiriyordum). Derdi ki, kefken kitabın bi başına bi ortasına bi sonuna bakıyo! Ben de şiddetle itiraz ederdim.Hayatımda gördüğüm en geniş kütüphane bizim evdeydi. Bir gün yine bi kitap seçip akşam yemeğinden önce biitirip yerine koymuştum. Babam büyük bi zevkle “hah şimdi seni yakaladım” dedi. Meğer o kitabı daha önce okumuş. “Hadi anlat bakalım şimdi” dedi. Baştan sona anlattım. Ve o günden sonra bu şüphesini geriçekmek zorunda kaldı 🙂

İlkokula başlayıp yazı yazmayı öğrenir öğrenmez kendimi bir gazetenin köşeyazarı ilan ettim. Maalesef köşemin ismini şu an hatırlayamıyorum. Her gün büyük bir ciddiyetle günlük makalemi yazardım, kısa, zekice ve vurucu olmasına özen gösterirdim. Bir tek okuyum vardı, babam 🙂 ama ne gam bu bana yetiyordu 🙂

Birbirine 1.5 yaş aralıklı iki erkek kardeşim doğal olarak her daim kavgavari oyunlar oynardı. Bense ders çalışmak durumundaydım. Ellerine birer tarak verir uzun saçlarımı taramalarına izin verirdim ve bu arada dersimi çalışıp bitirirdim. Annem buna çok şaşırırdı çünkü kıvırcık saçlarım yoluna yoluna nasıl konsantre olduğumu anlayamazdı.

Annemin bi türlü anlayamadığı şeylerden biri neden her dersten on almadığımdı. Çünkü kitaplara beş dakika göz gezdirmekle 7-8 alırdım rahatça (cebir gibi dersler hariç onlar 10 dan aşağı düşemiyordu). Bana derdi ki “kızım neden bir kez olsun okumuyorsun,hep on alacaksın. Ben de bunu komik bulurdum “ne olacak yani hep on alınca”  Benim vaktim çok kıymetliydi, hergün iki kitap okunmayı bekliyordu 🙂 Ayrıca köşemi yazmalıydım, masallar uydurmalıydım.

Doğuştan şiddetli bir FMF hastasıyım. Bunun getirdiği sayısız anı var. Kaç kere evden ölecek diye çıkarılıp sonra döndüğümü bilemiyoruz. Bi keresinde Bandırmada otururken (7 yaşındaydım)şiddetli ataklar sebebiyle istanbulda bi hastaneye götürüldüm (o zamanlar fmf henüz teşhis edilemiyordu). Annem çalışıyor iki küçük kardeşim var, beni orda hemşire devralmış ve ben arkaya bile bakmadan yürüyüp gitmişim. Annem bunu hep tuhaf bulurdu. O hastanede bir ay yattım. Haftada bi günn ziyaret olurdu,her çocuğun ailesi gelirdi, benimkiler gelemezdi. Ziyaret saati sona erdiğinde yüzümü duvara dönüp ağlamıştım. Herhalde hayatımda gösterdiğimm tek duygusal tepkiydi.

Yine anadolunun küçük bir kasabasında yaşıyoruz,kardeşlerimden biri doğmuş diğeri de yolda. Sanırım ben altı yaşındayım. Doktorun verdiği iki iğne var. Hergün annem iğnelerimi elime verip beni çarşıya gönderiyor. Uzunca biyolu yürüyüp ikinci katta bi sıhhiyecinin yanına gidiyorum iğnelerimi oluyorum. İğneci amca büyük insanların bile dayanamayacağı korkunç yakan bu iğneleri gıkımı çıkarmadan oluşuma hayret ettiğini anneme söylemiş. Hatta bir keresinde sanırım iğneler alerji yaptı ben koşmaya başladım, deli gibi koştum çünkü evime varıp orda ölmek ve kimseye sorun çıkarmak istemedim. Gerçekten de kapımızın önüne geldiğimde düşüp bayılmışım.

Üniversiteye başladıktan sonra babam kefken ismini bıraktı ve canavar muhasebeciyi kullanmaya başladı. Üniversite ikinci sınıftaaynı zamanda çalışmaya da başlamıştım. Her gün üç şehir arasında mekik dokuyordum. Çalıştığım ofiste kısa sürede herkesin işini öğrenmiştim, patronlar ve çalışanlar beni seviyordu ancak yoğun pskolojik sorunları olan bir bayan bana resmen eziyet ediyordu. Kimseye bişey söylemiyordum ancak her gün o merdivenlerden ağlayarak iniyordum ve eve gizlice ağlayarak varıyordum Çünkü çalışmamı engelleyeceklerinden korkuyordum. Fakat bir gün babam beni ağlarken yakaladı. Durumu sordu. Ben de geçiştirerek o kadının bana yaptığı haksızlıklardan bahsetmek zorunda kaldım. Babam hayatım boyunca unutmayacağım bişey söyledi: “canavar, bu hayatta tornadan çıkmış insan bulamayacaksın!”  O oldu bi daha hiç bişey beni ağlatmadı.

Mühendislik yerine İşletme okumam için günler, haftalar aylar boyunca propaganda yaptı babam, sonunda galip geldi. Severek okudum severek şahane bir iş hayatım oldu. Yaratıcılığın en az olduğunu sanabileceğimiz bi iş kolunda tamamen özgün bir çok sistem kurdum, çok büyük şirketlere uyguladım. Hep bi bilmece çözer gibiydi günlerim. Muhteşemdi.
Okula başladığımın ikinci haftasıydı sanırım babam beni kenara çekti “canavar bu iş çok kolaydır, şimdi cebindeki parayı çıkarıp bana verirsen sen ne olursun? “Alacaklı” dedim. Peki ben sana bi para verirsem onu cebine koyarsan ne olursun? “Borçlu” dedim doğal olarak. İşte dedi bütün öğreneceğin buydu 🙂 Gerçekten de nerdeyse hiç ders çalışmam gerekmedi. Ben Fen bölümünden mezun olduğum halde ticaret lisesinden gelenlere ders çalıştırırdım. Galiba muhakemem iyiydi.

3 Yorum

  • Sibel 07 Aralık 2011, 18:55

    evet kendi hikayesini yaşar ancak bu 0onun aldığı her kararla şekillenen bi hikayediir. 🙂

  • İbrahim 07 Aralık 2011, 16:20

    Herkes kendi kişisel menkıbesini yaşar.Onun dışına çıkamaz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir