Dünya başımıza gelen bir olgudur!

13 Mart 2009

Dünya başımıza gelen bir olgudur ve biz çok büyük bir belirsizliğin kurbanları olduğumuz için acı çekeriz. Her şey kelimenin tam anlamıyla olasıdır. Gerçek ve düş, iyilik ve kötülük eşdeğerde başımıza gelebilir. Bir mit, Delfi kehaneti ya da bir düş gibi iki anlamlı olabilir. Mantığı göz ardı edemeyiz ve etmemeliyiz ama içgüdülerimizin yardımımıza koşacağı umudunu da yitirmememiz gerekiyor. Bunu yaptığımızda, Eyüb’ün uzun bir süre önce anladığı gibi, Tanrı bizi Tanrıya karşı destekler.

“Öbür iradenin” ifade edildiği her şey, bir insanın düşünmesi, sözleri, imgeleri ve yetersizliği bile, o insanın içinde oluşan şeylerdir. İnsan her şeyi üstüne alma eğilimindedir ve basmakalıp psikolojik terimlerle düşünmeye başlarsa, her şeyin kendi isteklerinden kaynaklandığı sonucuna varır. Çocukça bir saflıkla, ulaşabileceklerini ve “kendinin” ne olduğunu bildiğini sanır. Oysa bu süreçte, bilincinin zayıflığı ve onunla eş orandaki bilinçdışı korkusundan kaynaklanan ölümcül bir zayıflık içindedir.

Bu nedenle, özenle kurduğu mantıkla, ona doğru başka bir kaynaktan ansızın akanı birbirinden ayrmayı kesinlikle başaramaz. Kendisine karşı nesnel olamadığı gibi, kendisinin iyi de olsa kötü de olsa, varlığı olan bir olguyla aynı şey olduğunu göremez. Başlangıçta her şey üstüne yığılır, her şey onun başına gelir ve ancak çok büyük bir çaba harcayarakkendine görece bir özgür alan kazanmayı ve onu elinde tutmayı başarır.

Ancak bunu gerçekleştirdikten sonra, baştan beri ona verilmiş olan ve ne kadar isterse istesin yok edemediği içgüdüsel köküyle yüz yüze kaldığının bilincine varır. Başlangıçta olanlar kesinlikle geçmişte kalmaz, onun varoluşunun altyapısında sürekli onunla birlikte yaşarlar ve bilincine çevresindeki fiziksel dünya kadar onlar da biçim verirler.

Bu gerçekler bireye içten ve dıştan büyük bir güçle saldırırlar. Bu güçleri insanoğlu, Tanrı unsuru (DJ’nin deyimiyle kartalın yayılımları-sibelin notu-) diye özetlemiş, etkilerini mitlerin yardımıyla betimlemiş ve bu mitleri, “Tanrı’nın sözü”, yani “öbür taraf”taki numenin esinleri ve açıklamaları olarak yorumlamıştır.

J.G.Jung – Anılar, Düşler, Düşünceler

Kitabından özetleyen S.A. 12.03.2009

15 Yorum

  • Sibel 29 Mart 2009, 19:48

    Bu söylediğini her geçen gün biraz daha çok yapıyor gibiyim, fakat belki de tam olarak yapmanın belki ancak çok küçük bir oranındayım hala. Tamamen anda kalmak bir anlamda ışık hızını geçmek gibi 🙂

  • Turan 29 Mart 2009, 12:13

    Zen budizminde söyle bir tavri okumustum:

    yemek yerken yemek ye,
    calisirken calis.

    Bugünki insanlar yemek yerken mesela yarin ne yapacaklarini planliyorlarmis ve böylelikle ANi yasamasini kaciriyorlarmis. Bu anlamda sen ANi yasiyorsun galiba.

  • Sibel 29 Mart 2009, 10:56

    Az önce bahçeye çıkmıştım, Babadağ bütün haşmetiyle bana bakıyordu ve muhteşem ağaçlar, hepsi bir başka aşamada, kimi çiçekli kimi iğneli, hepsinden yüksek sesle özür diledim. “Ağaç” ya da “dağ” diyerek kestirip attığım için, aslında onların ne olduğunu bilmediğimi itiraf ettim büyük bir pişmanlıkla. Umarım beni affederler. Eğer bu inceliği ve yüksek gönüllülüğü gösterirlerse neler olacağını tahmin bile edemiyorum.

  • Turan 29 Mart 2009, 10:20

    Sibel,

    “Bu konu hayati anlamda önemlidir bana göre, epeyce yazdım senelerdir bunları, yine de açabiliriz eğer istersen.”

    sen yazmadan bikmadiysan, ben de okumaktan bikmadim :-))) Devam edebilirsin….tesekkürler…

  • Sibel 29 Mart 2009, 09:46

    Buna cevap verebilmem için insanın varoluşu ile ilgili resmi “benim gördüğüm tarzda” görebilmen lazım. Yani çocuk doğduğu anda evrenin bildiğimiz ve bilmedimiz alanlarını kaplayan “kartalın yayılımları”ndan ayrı değildir, onun uzantısıdır, ancak doğduğu andan itibaren ona başta “isim” verilerek, ÖZNEler öğretilerek ve bütün bunların üzerine bildiğimiz Dünyanın Olması inşaa edilir. Bu inşa edilen şey aslında çocuğun üzerine bir yumurtayı kaplayan kabuk gibi sıvanır, zamanla sertleşir. Böyece Jung’un da bahsettiği içeri ve dışarı kavramı net olarak(fakat aslında farazi) oluşturulmuş olur.
    Bundan sonra mesele; içteki yayılımlar ile dıştan kabuğa baskı yapan yayılımların dengelenmesi ve mümkün olduğunca birbirlerie bağlanabilmesidir. Ne kadar çok iç/dış yayılım birbirine bağlanırsa o kişi o kadar bilge diye nitelendirilebilir bizim uygarlıkta.
    Evet dıştan gelen yayılımları hissedebilme niteliğimize EMPATİ diyoruz. Tabi ki herkeste olmakla birlikte batı uygarlığı bu niteliği körleştiren bir eğitim vermişti, şimdi hatalarını anlayıp dönmeye çalışıyorlar!
    SÖZler her ne kadar büyü ise de, onları büyü yapan arkalarına eklediğimiz (uçurtma kuyruğu gibi)üstelik eklediğimizi dahi bilmeyecek kadar körleştirildiğimiz hislerimizdir.
    Bu konu hayati anlamda önemlidir bana göre, epeyce yazdım senelerdir bunları, yine de açabiliriz eğer istersen.

  • Turan 29 Mart 2009, 08:48

    Sibel,

    “Bu gerçekler bireye içten ve dıştan büyük bir güçle saldırırlar.”

    demissin…

    Anladigim kadrriylan sen “içgüdüsel kök”teki gercekler disardan bize saldiriyorlar, bunu da sen diger tartismlarimizda kullandigin terim “empati” ile betimliyorsun. Diger taraftan bunlarin “Öbür irade” ile dizgine getirilmeye calisildigini söylüyorsun (ben öyle anladim).

    Birey bu güclerle nasil bas edebiliyor? Yani nasil ahenk icinde yasayabiliyor?

  • Haluk Berkmen 27 Mart 2009, 07:51

    Zaman bir spiral gibi ilerler ama evren bir sürekli genişleyen bir akordeona benzer. Akordeonun içi bizim evrenimiz (fizik âlem), dışı ise Takiyonların âlemi (metafizik âlem).

    İnsana gelince; ikisine de ulaşma yetileri bulunan ama bu yetilerini sadece fizik âlemi tanımak için kullanan varlık, olarak tanımlanabilir.

  • Sibel 26 Mart 2009, 10:43

    Bu tekrarlar bende spiral sözcüğü ile örtüşüyor.

  • Haluk Berkmen 26 Mart 2009, 10:16

    Evet, her var olan yenidir ama bir öncekine göre benzeşerek tekrarlanır. Burada “tekrar” sözü aynen fotokopi gibi bir kopyalama içermiyor. Daha çok, holografik ve kaotik bir benzeşimden söz ediliyor.

    “nöbetleşerek tekrar” deyince, yeni nöbetçi eski nöbetçiden farklı olsa da aynı yerde, aynı görevi yerine getirmek üzere “nöbeti devir alan” anlamı kastediliyor.

  • nurten 26 Mart 2009, 10:07

    Her’hangi bir ‘var’ sonsuz olasılıklarla (fark’lılıklarla)sonsuz devam eder.
    Bu YARATI nın sonsuzluğudur.
    Başlangıç ve son olmaması (sonsuz başlangıç ve son olması)var’ın bir bütün içinde diğer var’larla mutlak ilişkisi olmasındandır.
    sevgiyle,nurten

  • nurten 26 Mart 2009, 09:57

    Her’şeyin tek’rarlarla var’lığını sürdürmesi:
    Ayn,ayna,aynı’lıkla ilgili olması sadece bir kesişme benzeşme noktası olmasıdır.
    her bir ‘var’ yenidir,sonsuzluk sonsuz farklı birleşkeler olasılığıdır.
    sonsuzluğun algılanamaz çoksallığının varyasyonları 🙂
    sevgiyle,nurten

  • Haluk Berkmen 26 Mart 2009, 07:11

    “Devran içre öylesine türde mütenacip şey bulunmakta ki..” ifadesi şu anlama geliyor:
    “Zaman içinde her şey tekrarlarla varlığını sürdürür” bu bir bilmecedir ve ancak bilge kişilerin çözebileceği bir sırdır.

    Bu ifadede “devran” sözü “devir” ile ilişkili olup tekrar içerir. Keza “mütenavip” sözü de “nöbetleşe tekrarlanarak gelen” demektir. Bu tekrar durumunu “Takiyon Evren” başlıklı yazımda açıkladım.

  • Sibel 25 Mart 2009, 21:44

    Bana da ilginç geldi; ancak hissettiğim şeyi (ki bi nebze acaib diyebilirim)ifade edebilecek düzeyde değilim.

  • efra 25 Mart 2009, 20:19

    Takriben 800 yıl kadar önceki bir olaydan bahsedeceğim sizlere..
    Zamanın efendisinin misillemeci duyargası beni,Mağribi diyarlarının derin köşelerinden alıp çıkararak bu topraklara değin getiriverdi..tasayı,biçareliği ve eceli cebimde taşıyorum!.ah!sözcükleri şeytanca bir üslupla döküverdiğimde,dudaklarımın hali garip bir kıvrılıyor nedense..:)Oysa,’Ego sum qui sum!’:Neysem O yum ben..:)Lakin yanılgılarımızı anlamamız için güzel bazı İşaretler dolanır durur çevremizde!!. Şeyh Hamza Hazretleri,ben garib dervişiyken Amasya’da her bir şeyin dersini verdi..verdiği en değerli öğüt ise kuşkusuz:’Muamma olan şey,bir başkasına dönüştürmektir her devranda kendini’ oldu..
    Şimdilerde ise sizler beni efra olarak görmektesiniz mesela!.
    Şehrin tüm saatlerinin az sonra 12 yi vuracak olduğunu kaale almayacak tipte yaratıklarız;aslında bunu farkında olarak tahayyül ettiğimizde hiçbir ehemmiyeti olmayacak bir mevzuu..oysa zaman çok çılgın bir oyuncu..:)
    “Budala!” dedi ünlü Şeyh Hamza..’..devranı(feleği;zamanı..)ancak gerçek bir mütekâmil bilebilir!..’
    Aradan günler geçiyor,adamın birine denk geliyorum,yoldaki bir istirahat yerinde..bana’ben Şeyh Hamza’yım’ diye tanıtıyor kendini,sefil yaratık.
    Halbuki ben onun müridiyim!..:) ve ben onun yazgısını,kulağına tek bir sözcük fısıldamamla değişitirveririm..:)
    Neyse bu garip olayı bir kenara sürükleyip bırakalım/çöpe atalım..:)
    Bana nihayette Şeyh Hamza’nın Amasya’da sarf ettiği diğer son sözünden bahsetmek isterim..dedi ki:
    ’Alacakaranlıklarda benimle birliktesin;beraber yürüyoruz..benim olduğunu,senin sırrının benim sırrım olduğundan dem vuruyorsun..aldat bakalım sen kendini..ama esrarını çözemediğin bir bilmecem daha var:
    ”İşte o muammayı çözebildiğin an,aslında çözebildiğini zannedeceksin sadece!.devran içre öylesine türde mütenavip şey bulunmaktaki,bunu talim etmelisin kendine geçmiş/ötesi için…”
    İlginç geldi bana..bilmem!?.

    Selamlar..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir