Ayn Rand Ve Atlas Vazgeçti

10 Haziran 2010

Kitap özeti ve çözümlemeler.

Ayn Rand Ve Atlas Vazgeçti

Doğum tarihi 2 Şubat 1905
Doğum yeri Rusya
Ölüm tarihi 6 Mart 1982
Mesleği Yazar, Filozof

Ayn Rand (2 Şubat 1905 – 6 Mart 1982, ilk adı Alissa Zinovievna Rosenbaum), kurduğu objektivizm felsefesi ve yazdığı Yaşamak İstiyorum (We the Living), Ben (Anthem), Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) ve Atlas Silkindi (Atlas Shrugged) kitapları ve objektivizm felsefesiyle tanınan düşünür-yazar.

Felsefesi ve kitapları kendi bireycilik, rasyonel bencillik ve kapitalizm mefhumlarını vurgular. Devletin özgür bir toplumda yasal ama minimal bir role sahip olduğuna inanan Rand, bir anarşist değil ama bir minarşist‘tir. (bu tanımı kendi kullanmamıştır.)

Romanları kendisine özgü oluşturduğu bir kahramanın tanıtımını merkez alır, Kahraman kendi yeteneği özgünlüğü ve bağımsızlığı yüzünden toplumla çatışır, ama bu çatışmalar onun hataları yüzünden değil, rasyonel davrandığı ve yürekten gelen bir şekilde kendi çıkarı için çalıştığı için olur. Rand’a göre rasyonel düşünen akıllar için çatışma söz konusu değildir. Kahraman yine de idealleri doğrultusunda devam eder. Rand bu kahramanı ideal insan olarak görür ve literatürünün bu tip insanlar için bir tanıtım yeri olmasını amaç edinir.

O’na göre,

  • İnsan değerlerini ve hareketlerini mantık kullanarak seçmelidir,
  • Bireylerin kendilerini başkaları için feda etmeden ve aynısını başkalarından beklemeden kendi amaçları için yaşamaya hakları vardır,
  • Kimsenin bir başkasının haklarına güç kullanarak tecavüz etmeye ya da güç kullanarak ona kendi fikirlerini empoze etmeye hakkı yoktur.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ayn_Rand

Üç kalın ciltten oluşan Atlas Vazgeçti’nin ilk cildini okudum ve merakla devam ediyorum. Herhalde bitirince kendi çapımda bir yorumda bulunacağım. Zamanında bu kitaplar nasıl gözümden kaçmış bir yandan da onu düşünüyorum. Gerçekten ilginç bir kurgu ve yazarın bir filozof olduğu daha ilk satırdan anlaşılıyor. Kitap 1957 yılında yayımlanmış, yani yazarı elliiki yaşındayken, bunu az önce internet kaynaklarından öğrendim ama aslında kitabın bir olgunluk çağı ürünü olduğunu zaten okurken anlamıştım.

Bir insan bu derece “doğru” peşine düşerse sanırım epeyce ızdırap çeker. Şimdilik başka yorum yapmamak için kendimi zorluyorum, bakalım diğer iki cilt de bitince ne hissedeceğim?

İkinci kitabın 102.ci sayfasında baştan sonra oldukça ilginç bir PARA monoloğunun en ilgi çekici paragrafını paylaşmak istiyorum öncelikle:

“Parayı miras olarak devralmaya layık insan, ancak o paraya ihtiyacı olmayan insandır. Nereden başlarsa başlasın, nasılsa kendi servetini kazanabilecek olan insandır(1). Eğer mirasçı, o paraya denkse, para ona iyi hizmet eder, değilse para onu mahveder. Ama siz bu durumu seyreder, para onun ahlakını bozdu dersiniz. Yoksa O mu paranın ahlakını bozmuştur? Değersiz mirasyediye asla imrenmeyin. Onun parası sizin değildir, zaten o parayı siz de daha iyi kullanamazdınız(2). O para bize paylaştırılmalı, bir parazit yerine dünyada elli parazit olmalı, diye düşünmeyin(3). Bu da o servetin altında yatan ölmüş iyilikleri geri getiremez. Para köklerinden koparılınca ölen bir canlı güçtür. Kendine denk olamayan bir akla hizmet etmez(4). Bunun için mi ona kötü diyorsunuz?”

“Para sizin sağ kalma aracınızdır. Yaşam kaynağınız hakkında vereceğiniz hüküm, kendi hayatınız hakkında vereceğiniz hükümdür(5). Eğer kaynak kötü ve yozlaşmışsa, kendi hayatınızı lanetlemişsiniz demektir. Parayı sahtekarlıkla mı kazandınız* İnsanların günahlarına, aptallıklarına hizmet ederek mi kazandınız? Budalalara hizmet sunmakla, kendi yeteneğinizin hak ettiğinden fazlasını elde etmeyi mi umdunuz? Bu uğurda standartlarınızı mı düşürdünüz? Hor gördüğünüz müşteriler için, tiksindiğiniz(6) işler mi yaptınız? Eğer öyle yaptınızsa, o zaman paranız size bir anlık, bir kuruşluk sevinç bile getiremez. O zaman satın aldığınız tüm şeyler, size bir takdir değil, bir sitem haline gelir, bir başarıyı değil, bir ayıbı hatırlatır(7). O zaman avazınız çıktığı kadar para kötüdür diye bağırmaya başlarsınız. Size özsaygınızı geri getiremediği için mi kötüdür? Yozluğunuzun zevkini çıkarmanıza izin vermediği için mi? Paradan nefret etmenizin kökü orada mı yatıyor yoksa?(8)

“Para her zaman bir etki olarak kalacak, sebep haline gelip  sizin yerinizi hiçbir zaman almayacaktır(9). Para iyiliklerin ürünüdür, ama sizi iyi kılamaz, günahlarınızı telafi edemez. Para size hak etmediğiniz maddi ve manevi değerleri getirmez(10). Paradan nefret etmenizin nedeni bu mu acaba?”

Çok uzun bir monolog olduğu için adım adım gidelim istiyorum, bu sebeple burada kestim şimdilik (sonra devam edeceğiz). Şimdiye kadar okuduğum en doğru, en zekice söylevlerden biriydi doğrusu; fakat bildiğim bir şey daha var ki; “her doğruyu çürütebilirim eğer çürütemezsem özgür olamam! Çünkü bu kez o doğru beni çürütür!” (Bu tespitim özellikle kendi doğrularımdan başlamayı gerektirir. Lütfen bu sözüm üzerine düşünün, yanlışsam beni ikna edin, lütfen. Böyle yapa yapa sizce nereye varabilirim?)

İşte sadece bu nedenle yazıyı numaraladım ki çürütülmedik bişey kalmasın J

(1). Burada genetik birikimden bahsediliyor sanırım. Parayı kazanan ve onu sonraki nesle bırakan kişi bu beceriyi de kendi uzantısı nesle bırakmıştır. Ve tabi kişiliğin oluştuğu 0-6 yaş arasında o veliaht, kendisini seyredebilmiş olmalı aynı zamanda, çünkü başka türlü dünyayı ebeveyninin algıladığı gibi göremeyecektir. İşte zurnanın zırt dediği yer burası! Bu ebeveyn zaten çalışmaktan başka şeyden zevk almıyor (çünkü monoluğun esası bu temadır, yaptığı işi çok seviyor olmak ki bu da sevgi=ilgi ilkesi gereğince sadece yaptığı işle ilgileniyor anlamına gelir.) Bu durumda çocuğa kim bakıyor? Ona 0-6 yaş arasında %95 i tamamlanan görme hassasını kim veriyor?  Ben söyleyeyim;

a) Sırf güzel olduğu için ya da servet büyütmek amacıyla alınmış EŞ büyütecek çocuğu. Onun dünyayı kendi gibi algıladığı ne malum, ayrıca bu eş de çok meşgul olacak, neden mi? Kocasının/karısının kazandığı parayı harcama işi eşe kalmış olacak! Bu durumda EŞ de çocuğu büyütecek vakte sahip değil.

b) Böylece çocuğa dadı bakacaktır. Ve bu durumda çocuk ebeveynin değil dadının gördüğü dünyayla baş başa kalır! Komik ama gerçek budur. Hiç açlık çekmemiş olsa da muhtemelen doygunluk duygusu hissedemeyecektir. (Dadının fevkalade doygun bir genetiğe sahip olmuş olabileceği çok küçük olasılıkları devre dışı bıraktım şu an.) O veliaht ki: dadılar, şoförler, aşçılar ve uşakların algıladığı dünyaya ait biri olacağından, genlerinden gelen etki ile, çünkü bu karşıt bir etkidir, hayatı boyunca tatminsiz, tembel, ilgi aşıkı bir mirasyediye dönüşebilir. Yüksek oranda bu böyle olacaktır.

c) Üstelik bir de “aynı geni” taşımama riski var! Neticede kesin olan sadece annedir, onu da doğururken gördüğümüz için!

Serveti yapan nesil bazen çocuklarını gözünün önünde tutma hassasiyetini de biliyor olabilirler fakat bu maalesef altı yaşından çok sonra olduğu için, atı alan Üsküdar’ı geçmiş oluyor. Bu durumda söylevi yapan F. D’Anconia’yı, o mirasçının neden %100 e yakın bir oranda o paraya denk olamayacağını ispat etmeye çalıştık.

(2). Üçüncü cevapla ilintili olarak “siz ondan daha iyi kullanamazdınız” tespiti yüksek gerçekliğe sahip olsa da kesin olamayacağı da açıktır.

(3). E olsun bir parazit yerine varsın elli parazit olsun, bakarsın o elliden biri gerçek bir büyü-tü-cünün eline düşer de, o mirası-iyiliği tekrar yüceltecek kapasiteye kavuşur. Bu da bir ümit değil mi?

(4). Paranın canlı olduğu, ölmüş iyilikler vs hepsi çok doğru. Kendine denk olmayan birine hizmet etmediği çok çok doğru. Öyleyse bunu tez çürütmeliyim! J Bir parazit ya da elli parazit üzerinden yola çıktığımıza göre, her iki olasılıkta da paranın kendine denk olanı bulması pek şüpheli görülüyor. Bu durumda sorumluluğun genele yayılması çözümü öneriliyor. Basit bir tanımlama olarak “sosyal devlet” modeli bu gereklilikten ortaya çıkmış olabilir diyorum. Bu model bir hem hem ürünüdür bence. Neyin hem hem’i bu? Para kazanan ile onun mirasçısının bir mi elli mi parazit olacağı seçeneklerini birleştiren bi hem hem. (Bu konuya istenirse daha bi derin dalarız, şu an buralarda kaybolacak gibi oldum)

(5). Paranın amaç değil de sevinçle yapılan bir üretimin sonucu olduğu ana teması üzerinde yürür isek ve fakat her nasılsa(!) kafamızın içine tıkıştırılmış bir para ayıbı olduğu müddetçe kendi yaşam sevincimizi gömer duruma geliriz bu doğru.  (6). Hele yozlaşmış kaynaklarla bu işe yürüdüğünüz takdirde içinize atılmış olan para ayıbı günden güne büyüyen habis bir ur gibi zaten o mirası içten içe tüketecek ve yok edecektir.(7) Bu otomatik çalışan, sağlam bir sistem. Bazıları buna allahın adaleti derlerse de ben çok iddiasız bi şekilde fizik kuralı diyeceğim. Çünkü tam birbirine zıt iki yöne doğru aynı şiddette bir güçle yürümek için girişimdesiniz demektir L Yozluğun zevkini çıkarmak için size izin vermediği için paradan pardon kendinizden nefret etmeyin güzel kardeşlerim(8). Doğru çok doğruuuu! Hem’an çürütmeliyim: Eğer bu nefret olmasaydı, evrene yozluk hakim olabilirdi belki, küçük de olsa bir ihtimaldir bu. Fakat Allahtan bu nefret sadece bir parazit ve elli parazit seçeneklerinde var, parayı gerçekten kazananın böyle şeylerle uğraşacak vakti yok. O en sevdiği işe yatırmış kendini. Laf olsun diye kullanmıyorum bunu ben, gerçekten “kendini”! İçinde bi ayıp dürtüsü yok ki onun, tek yöne doğru kolayca hareket ediyor.

Gelelim sonuca (9 ve 10), para kendiniz/amaç olamaz, o sadece kendinizi ekip biçtiğinizde elde kalan üründür. Bu doğru da ne yapıp bunu çürütmeli? Bi düşünelim olmazsa L

Yine ikinci kitabın 136.cı sayfasında oldukça ilginç bir açıklama var. Devlet Bilim akademisinin başkanı Dr.Ferris, bir bilim adamı olmakla birlikte politikanın tam göbeğinde bir adam. Aşağıdaki konuşmayı idealist bir sanayici olan Rearden Metal sahibine karşı (ona yaptığı şantajı normal göstermek amacıyla) yapıyor:

“O yasalara sahiden uyulmasını mı istiyoruz sanıyordunuz?” diye devam etti Dr. Ferris. “Onların ihlal edilmesini biz istiyoruz. Doğru dürüst anlasanız iyi olur, karşınızda bir gurup okul izcisi yok. O zaman çağımızın güzel jestler çağı olmadığını da anlarsınız. Biz güç peşindeyiz ve bu konuda ciddiyiz. Siz küçük kumarbazlardınız, ama biz gerçek oyunu biliyoruz, bunu anlasanız iyi olur. Masum insanları yönetebilecek güç yoktur. Herhangi bir hükümetin tek kozu, suçluların tepesine binmektir. E, ortada yeterli sayıda suçlu yoksa, o zaman onları yaratmak gerekir. O kadar çok şeyi suç olarak ilan edersiniz ki, insanların yasaları ihlal etmeden yaşamaları mümkün olmaz. Bir ülke dolusu yasaya uyan halkı kim ister? Bundan kimin ne çıkarı olabilir? Ama çıkardığınız yasalar, uyulamaz, uygulanamaz, nesnel olarak yorumlanamaz şeylerse, o zaman bir ülke dolusu yasa ihlalcisi yaratırsınız. Ondan sonra da suçluluktan para kazanmaya başlarsınız. Sistem bu, Bay Rearden, “Oyun bu”. Bunu bir kere anladınız mı, sizinle iş görmek çok daha kolaylaşmış olur.”

Her devirde hemen hepimizin bildiği şeyler olmasına rağmen, yukarıdaki söylevi ara ara kendimize hatırlatmakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Kitabı bitirdim, mutlu muyum? Hayır! Sebep? Bilmiyorum. Kendimi bilmek için zorlarsam başarabileceğimi sanıyorum ama bunu yapayım mı? Mutsuzluğu ifade etmenin bu kadar komplike olabileceğini daha önce düşünmek zorunda kalmamıştım. Bazılarına –özellikle balık burcu olanlara- neden mutsuz olduklarını sorduğumda bir sebep göstermek zorunda mıyım, nedensizce işte öyle derlerdi. Bunu kabul etmekte zorlanırdım, sebebi belki bilmiyor olabilirsin ama sebepsizce mutsuz değilsindir derdim. Kabul etmezlerdi. Galiba gerçek durumlarını şu anda anlıyorum (belki bu da değil ama bana öyle geldi), sebebi bilmiyor değilim hayır değilim ancak öylesine karmaşık ki bunu anlatmak için enerji harcayayım mı onu bilmiyorum (Hele balıkların üşengeçliği hesaba alınırsa bu çözüm onlara gerçekten uygun olabilir belki).

Malum ben üst seviyede bir faydacı olarak doğdum hala da öyleyim. Enerji harcamak için bir fayda ummalıyım, bazıları bunu eleştirirler fakat ben herkesin sonuçta bu ilkeyle hareket ettiğini fakat “fayda” içeriğinin her bireye göre hatta her bir duruma göre değişik olabileceğini düşünürüm. Bu konuda günlüğümü bi kaç kez yazdığımı hatırlıyorum, o sebeple faydacılığı da açılımlamayı şu an faydasız buldum! J

Aman neyse, Atlas vazgeçti okurken çok güzeldi ama bitince aynı lezzeti bırakmadı. Harika bir çalışma olduğunu hala düşünüyorum ancak bu ölçüde her “beyanata” karışması muhtemel çift anlamlılıkları da beraberinde taşıması kaçınılmaz.

Bu kitapta en çok geçen kelime hangisidir dersiniz? Örneğin “Bir kadını öldürmek” kitabında en çok kullanılan kelime “oyun” imiş hatta sayısını da söylemişlerdi şimdi unuttum. Atlas Vazgeçti kitabındaki en favori kelime ise: Yağmacı! Binbeşyüz sayfalık bu görkemli savunma Yağmacılara hitaben yapılıyor: Yağmacıların aklımızı kullanmasına izin vermeyeceğiz! Diyor ve bu fikir uyarınca bir pasif ayaklanma yürütülüyor. Yöntem Gandi’yi hatırlatıyor doğrusu, oysa Ayn Rand  Doğu mistisizminden tiksindiğini bi kaç kez konu ediyor kitapta.

“Yağmacı” kelimesi bize hiç yabancı değil, Castaneda öğretisinde yağmacının yeri büyüktür ve onun aklımız yolu ile bizi etkisiz bıraktığı söylenir. Acaba her ikisinin bahsettiği yağmacı aynı mı? Ya da bu fark eder mi?

İşte aklımda kaldığınca, Ayn Rand’ın sevdikleri/ sevmedikleri ve altını kalınca çizdikleri:

1.       Kadınları sevmiyor; sanırım onları hayatın köstekleyicileri olarak görüyor.

2.       Erkekleri –yaptıkları işe aşkla bağlıysalar- seviyor.

3.       Sanayicileri seviyor; onları üretme becerileri sebebiyle –üretimi de insan mutluluğunun temeli olarak gördüğü için- çok önemsiyor.

4.       Bilimi seviyor. Ancak burada bilim insanının taşıması gereken ahlak üzerinde titizlikle duruyor.

5.       Ahlak seviyor. Ancak ahlakın nerden edinileceği üzerinde durmuyor! Dinleri, metafiziği, mistisizmi sevmiyor, onların adını dahi duymak istemiyor. Sanırım “ahlak” öylece kendiliğinden var onun için. (Buraya sonra değineceğiz)

6.       “Yaşam” ı ve zenginliği –ister aristokrasi isterse sanayi yolu ile elde edilmiş olsun- seviyor, ölümden ve fakirlikten nefret ediyor.

7.       Zekâya tapıyor. Onun kurgusu içindeki zeki adamların bulunduğu yerler ve koşullar dikkate alındığında IQ leri yüksek olması gerekiyor ancak romandaki kişilerin hayatlarına baktığımızda aslında onlar EQ anlamında da üst seviyedeler.

8.       “İyilik”,”yardım”, “adanma”, “aile ilişkileri”, “büyü”, “sosyal” gibi kelimeleri tiksintiyle kullanıyor.

9.       “aşk” çok önemli; her anlamda aşkla bağlanma durumunu övüyor. Aşkın objesi ne olursa olsun diyemeyeceğim; çünkü yağmacılığı aşkla yapanlara karşı duygularını göremedim kitapta.

10.   Üreten insanın ahlaklı olduğunu varsayıyor; kitapta üretim yapan hiç kimse bi ahlaksızlık olayına girmiyor. Üretimden kazanılan para ve servet onun için en büyük paye, öyle ki, kurduğu yeni Dünya’ya dolar işaretini bayrak/simge yapıyor. Örnek vermediği için Ayn Rand’ın üretim yapan fakat ahlaksız olan insanlara nasıl baktığı ve bu yolla kazanılan paraya da nasıl tutum takınacağını öğrenemiyoruz.

11.   Öğretmenin ancak bir bilim adamı gibi olabileceğini (yani yaratıcı ve ahlaklı) öneriyor. Öğretmenin varlığını gerçekten önemsiyor.

12.   Hiyerarşiyi benimsiyor.  İnsanların bir kısmı yaratıcı, zeki, girişimci, çalışkan olurlar ve onlar kendi refahlarını sağlarken bu aynı zamanda toplumun diğer kesimlerine de –kendiliğinden-yansır. Bu özelliklere sahip olmayanlar yani, aptal, taklitçi, tembel olanlar da birinci guruba hayran ve müteşekkir olmalılar. Birinci guruptakiler bunu doğrudan talep etmeyecek kadar egosantrik olsalar da ikinci gurup –kendiliğinden- hadlerini bilmeliler. (yukarıdaki her madde için kitaplar dolusu söyleyecek şey var tabi fakat bu 12.ci madde için kısa bir notu belirtmeden geçemeyeceğim: Ayn Rand “kıskançlık” kelimesini ve buna bağlı olarak “haset” edimini hiç duymamış galiba, kitapta bu iki kelime sanırım hiç yok! Tabi “duygu” kelimesine tiksintiyle baktığı için bunu es geçmiş olması muhtemel)

13.   Akıl, mantık, zihin, adalet, bilgi seviyor, duygulardan nefret ediyor. (Tamamen kendi tahminim olmakla birlikte Rand’ın küçükken şiddetli duygusal sömürüye maruz kalmış olabileceğini düşünüyorum.)  İnsanın yalnızca duygular yolu ile zayıf düşürebileceğini biliyor ve bu sebeple kalp seviyesinde geçen her konuşmayı tiksintiyle reddediyor. Zaten Aristo’yu seviyor, karanlık ve aydınlık, doğru ve yanlış var. Ve insan bunları aklı yolu ile ayırt edebilir. “Esneme”, “dalgalı mantık” gibi sözler onun için yenilginin işaretleri. Bu kavramlar Yağmacının kullandığı yöntemlerin başında geliyor.

14.    Ayn Rand kitabında altını büyük bir saygıyla kutsuyor, onun için dolar=altın. Zaten Kurduğu Atlantiste para altından dolar. Kâğıt para, tahvil, hisse senedi gibi şeyler gerçek “değer” olamazlar, bunlar yağmacının işine yarayan enstrümanlar.

Aklıma geldikçe ilave edeceğim. Onun “varlık” sevdiğini söylemiştim. Aklı olan her insan zaten bunu sevmelidir. Bu, kendini, hayatını sevmek anlamına gelir öncelikle. Her doğru işin göstergesi maddi yani fiziki olarak görülebilmelidir Rand’a göre. İnsanın güzelleştirebileceği bu dünyadır aslında “var” olan da sadece budur. Yeni Dünyasına “Atlantis” ismi verilmiş olması asla tesadüf değil bence. Kitaptaki kahramanların hepsi birer Atlantis vatandaşına benziyor zaten (mitolojik olarak bilebildiğimiz kadarıyla). Atlantis’in sonu bilgi boyutunun varlık boyutunu çok aşmış olması sebebiyle geliyordu. Varlık boyutunu, ahlak ya da bilinç olarak algılamak lazım. Sonuçta bilgi de aynen para gibi enerjinin yoğunlaşmış şeklidir ve onu taşıyamayacak insanın elinde ya çarçur olup gider-bu evlası- ya da korkunç bir silaha dönüşür.

Burada biraz ara verip konunun Annunakiler miti ile benzeşliğini hatırlatmak istiyorum.

Nibiru (Marduk) gezegeninin kralı/komutanı Anu’nun iki oğlu ve bir kızı Dünya’ya gelirler. Amaçları kendi gezegenlerinin yırtılan atmosferini onarmak amacıyla buradaki altını çıkarmak ve Nibiru’ya sevk etmektir.  Anu’nun İnsan ırkından oğlu Enlil, Dünya’ya komutan atanmıştır. Kızı Ninmah, şifa, yiyecek, tohumlama, mevcut canlıların ıslahı gibi konularda yetkilidir. Diğer oğlu Enki ise onun sürüngen eşinden olmadır, araştırmacı ve tüm bilgilerin(adına ME denilen bi tür bilgi tohumu) sahibidir. Buradaki altın çıkarma işleri beşyüzbin yıl sürer, sonunda işlerini tamamlayıp milattan önce 1600 yıllarında, Marduk’un bir önceki geçişinde (3600 yıllık yörüngeye sahip)buradan giderler. Hikâyeyi çok kısa anlatıyorum (bu sayfalarda detaylı bilgileri var. Bu arada fikir Zekeriya Sitchin ve Sümer yazıtlarından çıkıyor)

Daha Marduk’tan çok önce varlıkların bilinçlenme yolunda hız almaları için iki ayrı prototip üretilmiş:

1.       Sürüngenler: Kodları şöyle belirlenmiş: “gittiğiniz yerde başka varlıklarla karşılaşırsanız onları kontrol altına alın ya da yok edin, aksi takdirde siz yok olursunuz”.  Üretilen ilk prototip oldukları için epeyce deneyim yaşamışlar ve bilgi biriktirmişler.

2.       İnsanlar: Kodları şöyle belirlenmiş: “gittiğiniz yerde başka varlıklarla karşılaşırsanız onlarla iyi geçinin, paylaşımcı olun.” Sonraki prototip olduklarından sürüngenlere göre çok daha az bilgiye sahipler.

Tabi evrende bu iki türün birleşmelerinden oluşan melez türler oluşması da kaçınılmaz, tıpkı hikâyedeki Tanrı Enki gibi. Melezlik bunla kalsa yine iyi, bundan daha beteri Annunaki erkeklerinin Dünya kızları ile olan ilişkilerinden doğan melezler, bunlara yarı tanrı deniyor. Bunların büyük kısmı burada bulunduğu beşyüzbin yıl içinde güzelliklere düşkün çapkın Tanrı Enki tarafından bizzat yapılıyor.

İşlerin siyah-beyazdan biraz daha karışık olduğunu anlatmak için ille de bu miti kanıt göstermek durumunda değilim, aklıma geldi de hatırlatayım dedim yoksa işlerin karmaşıklığı bir sonuç olarak gözler önünde, tam da Ayn Rand’ın çizdiği tablo ile somut biçimde kanıtlanmıştır zaten. Buna rağmen O, Aristo mantığını yüceltiyor, bu ilginç tabi.

İşte çok kanıksanmış fakat doyurucu cevap bulunamamış bir soru daha benden: insanlar arasında doğdukları anda fark var mı? Sanki Ayn Rand olmadığı varsayımından yola çıkıyormuş gibi geldi bana. Aksi takdirde böylesi belirgin bir hiyerarşiyi (12.ci tespit)kabul etmezdi. Neden durduk yerde Yağmacı var olsun?! Eğer yağmacı varsa, doğuştan gelen bir farklılıklar senfonisini de kabul etmek durumundayız. Y ada eğer aynı doğdularsa aynı eğitimi (0-6 yaş insan olma eğitimi) almadıkları için mi oluyor bunca büyük fark? Çok zeki olmayan,çok cesur olmayan, çok yaratıcı olmayan ne olsun?!  İlle ikinci sınıf vatandaş mı olacaklar, minnetle kabul sunanlar gurubu! Kant’ın da dediği gibi onlar böyle olmayı mı seçtiler ki Ayn Rand onları topa tutuyor? Ya seçtilerse?

Hangi amaç için seçmiş olduklarını tahmin etmek isteyebilir miyiz? Ayn Rand, kötü oldukları için seçtiklerini söyleyebilir belki, eğer seçtiklerini kabul ederse. Ama seçmemişlerse zaten onları böylesine topa tutması için neden kalmıyor! Bu da Kant’ın ünlü çelişki fenomeni.

Okumamış olanlar için Rand’ın genel tezini toparlamaya çalışayım:

Diyor ki; insan dediğin yaratıcı, zeki, adaletli, üretici, çalışkan ve ahlak sahibidir. Yaptığını ettiğini aşkla sevinçle, kendini mutlu edecek şekilde yapar, her şekilde samimidir, yalan dolan bilmez ve işte bu sebeple de güçlüdür. Fakat her nedense bu özelliklere sahip olan az sayıda insan vardır ve bu özelliklere sahip olmayanlar tarafından yağmalanırlar. (Eh dünyada altına oranla taş çok ama çok daha fazla ne de olsa!) Şimdi bu yukarıda tarif ettiği küçük insan gurubu kendilerini yollarından alıkoyan yeteneksizler gurubunun kendi akılları olmasa var olamayacaklarını dahi akıl etmekten yoksun olduklarını onlara göstermek üzere bir plan yürürlüğe koyarlar. Akıllarını yağmacıların kullanmasına izin vermeyerek yaparlar bu işi. Akıllarını alıp gizli bir yere saklanırlar (Atlantis), akılsız kalan dünya, önce ekonomik olarak sonra bütünüyle iflas eder, zaten ahlakın yağmacı da olmadığı varsayımı baştan konulmuştur. Yani lokomotifler gittiğinde vagonlar hiçtir! (kitapta birinci lig klasmanında oynayan tek kadın Dagny, ülkenin en büyük demiryolu şirketinin varisi ve idarecisidir. Tüm kurgu onun gözünden aktarılmaktadır.)

Öyle midir gerçekten? Lokomotifler gittiğinde vagonlar hiç midir?

Hiç sanmıyorum. Vagonlar olmasaydı lokomotife ne gerek vardı? Vagonların müthiş işlevi var, bunu gözden kaçıracak mıyız yani? Ayn Rand’ın süper zeki çocukları da zaten vagonları taşımayalım demiyorlar, taşıyalım ama herkes haddini bilsin diyorlar. İşte binbeşyüz sayfanın ana fikri bana göre bu. Haddini bilen olur bilmeyen olur. Üstelik teşekkür etmemeleri bir yana, vagonlar kendilerini en yüksek merciye getiriyorlar ve bindikleri dalı yani lokomotifleri haraca kesiyor, onların lokomotif olmaktan utanç duymaları gerektiğini vazediyorlar. İşte bu bardağı taşıran son damla oluyor lokomotifler için. Haksız bulmak oldukça zor görüyorsunuz.

Peki bu vagonlar aptal mı? İnsan bindiği dalı keser mi?  Molla Nasreddin bu konuya parmak basmıştıJ Burada lokomotiften muradımız çekici güç, ya da motor, ya da daha genel ismiyle harekete geçirici enerji. Bu konuda bi şiirimiz vardı şimdi aklıma geldi (Rüzgar gülü bakınız: … ) Şiirde de görüleceği gibi harekete geçirici güç zaten “engel”den elde ediliyor, bunun en basiti yelken. Rüzgar ise duygulardır demiştik. Duygu yoksa denizin ortasında kalıveriyorsun. İşte tam bu noktada Ayn Rand göz ardı etmiş olsa da “duygu” fonksiyonunun hesap dışı bırakılmasının hayati bir unutkanlık olduğunu söyleyeceğim, haddim olsa da olmasa da J

Şimdi, rüzgar duygu ise eğer, ve siz bunun yol almak için olmazsa olmaz bir araç olduğunu biliyorsanız-farkındaysanız– onu kullanırsınız, işte bu aşamaya geldinizse sizde dümen-akıl var demektir. Yoksa rüzgarın (ya da motor fark etmez, motorun yakıtı da katılaşmış ata duygusu demiştik şiirde) önünde fındık kabuğu gibi bi sağa bi sola yalpalayıp hiç bi yere ya da hedeflediğiniz yere varamaz hatta batabilirsiniz bile. Bu durumda rüzgar sizi kullanmaya başlar, rüzgarın amacı olduğundan ya da istediğinden ötürü değil sonuç öyle gösterir.  Ayn Rand bu örnekleri muhtemelen çokça gördüğü için duyguyu yerden yere vuruyor, onu yolundan eden rüzgârdır sanıyor. Ve bu sebeple akla sarılıyor, oysa akıl duygunun alternatifi değildir ki! Akıl, geminizin ya da arabanızın dümeni/direksiyonudur. Akılda kendinden menkul hiç bi güç (enerji anlamında)yoktur.

Bu sebeple duygu icat edilmişti! Pardon aslında yanlış oldu, hafıza icat edildi. Anlik refleksler hafızaya kaydedilerek duygu adı altında değişik formatlarda muhafaza edildiler. Aslında duyguların temeli İKİ tanedir; hoşlanma ve hoşlanmama durumu. Bunlar derecelendirilerek ayrı isimler verilip duygu yelpazesi oluşturuldu. Önce harekete geçirici olarak oldukça işe yarayan bu fonksiyon giderek başa bela olmaya başladı; çünkü fonksiyon düzden işlediği gibi tersten de işliyordu maalesef! Nasıl mı?

Örnekle anlatmaya çalışayım: Diyelim kişi, ateşten(yakıcı bişey) hoşlanmadı ve buna ihtiras-öfke-kıskançlık vs gibi değişik tonlarda isimler konup hafızaya atıldı. Ve daha sonra oturulup bu isimler kavramlaştırıldı, hangi durumlarda oluştuğu sanki ilaç reçetesi gibi detaylı olarak tanımlandı. Öyle oldu ki artık kişi tarifteki durum hasıl olduğunda ateşe maruz kalmış gibi hissetmeye başladı oysa ortada ateş filan yok! Böylece hafızadaki duygu bankasını gerçekte hissettiklerinin önüne almaya başladı, bu giderek kendi anlık hislerinin yozlaşmasına ve kaybolmasına sebep oldu.  Rüzgar gelişi güzel işlemeye başladı! Eh bu durumda sel felaketi de olur her bi şey olur. Üstelik her teknede dümen (akıl)olmadığını olsa da dümen kullanmanın öğretilmediğini düşünürsek nasıl kazalar olur tahmin etmek güç değil. İnsanın taş bağlı köpek salınık diyesi geliyor.

Daha devam edecektim ama ben de vazgeçiyorum. Teşekkürler Ayn Rand, eminim bi ara görüşeceğiz.

Sibel Atasoy

14.09.2009 –Beylerbeyi

6 Yorum

  • Ahmet 02 Haziran 2016, 14:13

    Bencilliğin Erdemi – Ayn Rand. Umarım okumuşsunuzdur. Kısaca felsefesini anlatmış.

  • Sibel 27 Temmuz 2011, 17:27

    :)))) Evet o akla tapıyor. Aslında o da kendini AKIL sanıyor olabilir 🙂

  • Turan 27 Temmuz 2011, 17:06

    “Rand’a göre rasyonel düşünen akıllar için çatışma söz konusu değildir.”

    Yazinin hepsini okumadigim icin sadece buraya cevap vermek istiyorum. Sadece rasyonel düsünen akillar Mr. Spock gibi olurlar ve mutlu olacaklarini da zannetmiyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir