Yeni Dünya, “Toplumsal Bellek Bileşimi” olmaya gidiyor, sanırım çoğumuz bundan haberliyiz artık. İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve benim bildiğim bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı.
Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:
· TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.
· TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.
· Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.(Dipnot.4)
· TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs) gibi yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!
· Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.
· TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir. (Dipnot.5)
· (devam edecek- dipnotlar kalabalık oldu- bunu bir sindireyim izninizle-
Dipnot.4.- Bir özelliğin diğer bir özellik gereği olmasını hayatımızın her bir anından örnekleyebilirsek de, şu an aklıma Allahın 99 ismi geldi. Bu isimleri çoğunuz bilirsiniz sanırım, ben de ara ara bakarım. Bunların birbirlerini nötrleştirici olduğunu fark etmiş miydiniz? Arapça konusunda hiçbir bilgim yoksa da tercümelerden anladığım kadarıyla isimler bir dairenin içinde dönüp dolaşıyorlar. Örneğin “el Halim” kısaca Yumuşaklık ve Hoşgörü sahibi anlamına gelirken, “El Hasib” hesaba çeken, eylemlerin karşılığını veren, üstelik bunu “el Celil” ile akılları dehşete düşüren azamet, hakimiyet ve celal ile yapıyor. Eğer onun Halim’liğine özeniyorsak, o yalnız başına gelmez, celille el tutuşup da gelir. Dualitik varoluşun başka çaresi yok. Ben bulamadım.
Dipnot.5- “Gerçek bellek” kavramını içimden geldiği şekilde kullandım ancak şu anda bu oluşumu benim hissettiğim şekle en yakın tarif etmiş olan diğer kelimeyi hatırladım: Arka Plan Yetileri.
Arka plan tezi basitçe şöyledir: Anlamlar anlayışlar, yorumlar, inançlar, istekler ve deneyimler gibi niyetli fenomenler sadece kendiliklerinde niyetli olmayan bir Arka plan yetileri kümesi içinde işlerler. Bu nedenle, ortada farklı Arka plan yetileri bulunduğunda, aynı niyetli durum farklı karşılama şartlarını belirleyebilir. Ve eğer uygun bir arka plan ile bağıntılı olarak uygulanmaz ise, niyetli bir durum hiçbir karşılama şartını belirlemeyecektir.
Bir inanca veya isteğe sahip olmam için, diğer inançların ve isteklerin tüm bir Ağ Bağlantısına sahip olmam gerekir. Dahası Ağ Bağlantısının tümünün bir Arka plana ihtiyacı vardır. Çünkü Ağ Bağlantısının öğeleri kendi kendilerini yorumlayamaz veya kendi kendilerini uygulayamaz.
Bu Arka plan (ve Ağ Bağlantısı) tezi çok sağlam bir iddia oluşturur. Bu tez en azından şunları içerir:
1. Niyetli durumlar kendi başlarına işlemezler. Tek başlarına karşılama şartlarını belirlemezler.
2. Her bir niyetli durumun işlemesi için diğer niyetli durumları içeren bir ağ bağlantısına ihtiyacı vardır. Karşılama şartları ancak bu Ağ Bağlantısına bağlı olarak belirlenir.
3. Hatta Ağ Bağlantısı da yeterli değildir. Bu Ağ Bağlantısı ancak bir Arka plan yetileri kümesiyle bağıntılı olarak işler.
4. Bu yetiler daha fazla niyetli durumlar veya belirli bir niyet durumun içeriğinin bir parçası değildirler ve bu şekilde değerlendirilemezler.
5. Aynı niyetli içerik, farklı Arka planlarla bağıntılı ve kendisinin hiç bir şekilde belirlemediği bazı Arka planlara bağlı olarak, doğruluk şartları gibi farklı karşılama şartlarını belirleyebilir.
Arka plan ile Ağ Bağlantısı arasındaki ayrımın temeli nedir?
Arka planın niyetli olmayan fenomenlerden oluştuğunu ve Ağ Bağlantısının da bir niyetlilik ağı olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Arka planın hiçbir fizikötesi uzantısı olmadığına işaret etmek de önemlidir. Zira Arka plan temsil edilen gerçekliğin değil, bizim gerçeklik temsilimizin bir özelliğidir. Arka plan işleyişinin belli kuralları vardır ki bazıları şunlardır:
1.Çoğu zaman, algı olmaksızın eylem, eylem olmaksızın da algı olmaz.
2. Niyetlilik düzenli bir eylem ve algı akışı içinde gerçekleşir ve Arkaplan ise bu akışın oluşturduğu biçimlerin imkan şartıdır.
3.Niyetlilik Arka plan yetisinin düzeyini yükseltme eğilimindedir.
4. Niyetlilik Arka plan yetisinin düzeyini artırsa da, her şekilde yetinin dibine ulaşır.
5. Arka plan sadece ortada niyetli bir içerik olduğunda görülür.
J.Searle-Zihnin Yeniden Keşfi kitabından Düzenleme Sibel Atasoy 19.02.08
Fringe dizisini izleyen var mı bilmiyorum. Bu dizi X-files’ın yeni bir versiyonuna benzer, arada ilginç konular bulabiliyorlar :)
Bu haftaki konusunda, otuz yıl önce yapılan bazı askeri deneyler sebebiyle çevrede yaşayan insanlar mutasyona uğramışlar, bir diğer değişle deforme olmuşlar! Projeyi yöneten bilim adamının bizzat kızı ve eşi de bunların arasındaymış. Bu durumdan fevkalade sorumluk hisseden adam, belli bir alan dahilinde, bakanların göz frekansını değiştirecek bir makina yapmış. Böylece köyde yaşayan deforme olmuş (ucubeler) insanlar (ikibin kişi), bu alan içinde kaldıkları takdirde dışardan bakanlara norml görünüyorlarmış!
İşte hipnoz da böyle bir şey, ve onun birincil aracı “lisan”… Önceki yazımızda sihirli formulümüzün “kendini hipnoza kapatmak” olduğundan bahsetmiştik. Hipnozu aynen bu dizideki gibi belli bir alana yayın yapan frekans gibi düşünebiliriz.
Hangi lisanı konuşuyor, dinliyorsanız, onun için ayarlanmış hipnoz frekansına dahil oluyorsunuz :) Çok sayıda lisan bilen, sürekli ülke ve yer değiştiren biri, ara sıra hapisane duvarlarının çöktüğüne şahit olabilir belki :)
Tabi tek belirleyici lisan değil, başka unsurların da olabileceğini tahmin ediyorum (Yeri geldiğinde onlardan da bahsederiz herhalde). Bu arada eğer dikkatinizi doğaya çevirir ve yeterli süre orada tutabilirseniz bu kez de onların frekansına dahil olma olasılığınız artıyor.
Saramago’nun “Körlük” kitabı da bu konuda oldukça aydınlatıcıdır, okumayanlara öneririm.
Vikipedi, özgür ansiklopedi Neil Richard Gaiman (10 Kasım 1960, Portchester, Hampshire) bir çok çizgi romanı da kapsayan fantazi ve bilim kurgu yazarıdır. İngiliz olmasına karşın 2005 itibariyle Minneapolis, Minnesota yakınlarında oturmaktadır. Mary T. McGrath’le evli olup Holly, Maddy ve Michael isimlerinde üç çocuğu vardır. Kendisi aynı zamanda Sandman isimli çizgi roman serisinin de yaratıcısıdır. Anansi Boys (Anansi Kardeşler) American Gods (Amerikan Tanrıları), Stardust (Yıldız Tozu), Coraline, The Graveyard Book (Mezarlık Kitabı) isimli kitapları da bulunmaktadır http://tr.wikipedia.org/wiki/Neil_Gaiman
Bu kadar genç yaşta, üstelik bir erkek bedeninde, böyle bir deha bulunabileceği kimin aklına gelir? Hemen bütün kitaplarını defalarca okudum, böyle bir yeteneği hangi kelimeyle nasıl övsem bilemeyecek durumda olduğumu itiraf etmekten başka çarem yok.
Daha önceleri Stardust’tan bi kaç kere bahsetmiştim (filmi de gerçekten başarılı, yönetmeni de ayrıca övmüştüm), bu kitap gerçekten yıldız tozlarından Dünyaya, insana ve yeniden toza dönüşmenin tüm hikayesini, en ufak bir aksaklık olmaksızın eksiksiz veriyor. Fakat bunu ancak dahilere yaraşır bir enstrümanla, masal yoluyla aktarıyor. Gerek Yıldız Tozu, gerek Sandman dizisi gerekse Mezarlık kitabı baştan aşağı simgelerle donatılmış, ışıl ışıl parlayan bir şifa bileziği :)
Eğer normal bir insan olsaydım herhalde kıskanmalıydım. Fakat ben sadece gözlerim va ağzım sonuna kadar açılmış, hayretle seyrediyorum. Ve onun için bir insana nasip olacak en büyük iyilikleri diliyorum Allahtan.
Mezarlık Kitabı ve Coralin tüm çocuklara okutulmalı ve büyüyüp gençliğe adım attıklarında hemen Sturdust’ı koymalı önlerine, kahvaltı niyetine.
Maalesef şu ana kadar Amerikan Tanrılarını bulmak mümkün olmadı, eğer elinde olan ya da ikinci elden ona rastlayan bir hayırsever onu benimle paylaşma lütfunu gösterirse çok sevinirim.
Not: Eski/yeni Dünya serisinde tam da eğitime sıra gelmişken, Neil bana şöyle bir fısıldadı nazikçe, iyi oldu, her şey yeniden bir tıngırtı şıngırtıyla yerine oturdu. Gerçi benim yazdıklarım ya da yazacaklarımın kimseye pek bi hayrı olacağını sanmıyorum ama Gaiman’ın her kelimesi şifadır. En onulmaz hastalara hiç tereddütsüz günde üç doz öneriyorum.
İnsan genelde ne verdiğini ve ne almakta olduğunu bilmez; çünkü niyet’le bağlantısı bin yıllardır temizlenmemiş soba borusuna benzer.sa
Gelelim bu işlerin sanal bellek ve Yeni Dünya ile ilişkisine.
Sanırım “zihin”, insanın alt merkezlerden üst merkezlere geçiş yapabilmesini sağlamak üzere bir geçiş aracı olarak tasarlanmıştı. Sadece alt merkezlerle çalışan insan, içgüdüleri vasıtasıyla yapıp eden olduğuna göre, böyle devam etmek onda bir gelişme (en azından mühimsenecek oranda) ortaya çıkaramayacaktı. Kişiye “ne yapmakta” olduğunu göreceği bir ekran gerekiyordu. Tıpkı videoya alma ve onu TV ekranında izleme diyebiliriz bu işleve. İnsanın gerçekte ne yaptığını anlayabilmesi için yaşadığı sahneleri farklı zamanlarda tekrar tekrar gözden geçirmesi son derece yararlı. Bu işlem örneğin Castaneda öğretisinde “özetleme” başlığı altında ele alınmış ve önemi de yeterince vurgulanmıştır.
İşte zihin insanda “tekrar yaşama, gözden geçirme” işlevini gerçekleştirecekken, televizyon işlevi görmeye başladı, yani tek yönlü iletişim şeklinde kısıtlanmış oldu. Hatta öylesine bir sapmayla kendini görmeyi engelleyici bir organ haline geldi! Ömrünü televizyon başında geçiren insanların bari TV kapalıyken siyah ekranda kendi yansımasını görmesini ummaktan öte bir çare kalmadı sanırım. Oysa zihin, kişiye içinde kendinin olduğu sahneleri göstermek suretiyle, o piyesteki dışsallaştırılmış rolü, yeniden içeriye almasını sağlayacaktı. Biraz daha açacak olursak, kişi kendi oynadığı piyesi seyirci koltuğundan izleyerek, olayı daha geniş açılardan değerlendirebileceği eşi bulunmaz bir fırsat yakalayacaktı.
Dışta olan içtedir kabulünden hareketle son yıllarda TVnin tahtını sallayan internet ekranı, cep telefonu ekranları, kişilerin olayda aktif rol alma girişimlerinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir (Teknolojiyi hep eleştirecek değiliz ya). Teknoloji deyip geçmemek lazım, bu konuda, insanın bilinçlenme yolculuğunun bire bir dışsallaştırılmış yansıması diyecek kadar ileri gidebilirim.
Biz insanların en kötü huyu (dipnot:2), araçlara aşırı “düşkünlük” gösterişimiz diyebilirim. Aslında araç olanı alıp onu amaç yapışımız, tapılacak konuma getirmemiz, insanlık olarak henüz bireyselleşme sürecini hazmedemediğimizin en bariz göstergesi. Zihnini tıka basa doldurmuş, tembelleşmiş ve harekete geçme itkisini yitirmiş büyük çoğunluğun bu fasit daireden nasıl çıkabileceği aslında açıktır; fakat işimize gelmiyor. Şimdi açıkça söyleyeceğim ama bunu okuyanların çoğu aman bu da bişey mi diyerek dudak bükecek, diğerleri “evet doğru” diyecek ama uygulayamayacak, çok daha az kişi ancak bir hafta yapabilecek ve nasıl geriye döndüğünü bile bilemeden eski hayatına dönmüş olacak. Onbinlerce yıldır hepimize böyle oluyor.
Sihirli formül(!) şu, kendinizi hipnoza kapatın! Bunun yolu haftada bir hatırlayıp yapacağınız meditasyon, ya da iki haftada bir yapacağınız yoga, ya da yılda bir kez ormana gezi değil tabi. Böylesini hiç yapmayın çünkü sizi “kendiniz için gerekeni” yaptığınıza ikna eden hipnoz bunlar. Dıştan özellikle medyadan bilgi akışını kesmeniz gerekiyor, hangi süreyle derseniz o kişiye ve içinde bulunulan genel enerji ortamına göre değişir. Bunu kimse size dışarıdan empoze edememeli. Bu perhiz aslında, yaşamak için “gerçek belleğe” ihtiyaç duyana kadar devam etmeli. Kolay görünür ama hiç de kolay değil; çünkü birçok açıdan cahil(!) kalacaksınız! Ne kadar çok şey bildiğinizi göstermekten mahrum olacaksınız, hatta çok basit günlük sohbetler, çenebazlıklar yapamaz duruma geleceksiniz, ya da politik, sosyolojik, teolojik (jik jik) konularda tartışma ortamlarına da katılamayacaksınız; çünkü konuşulan konulardan haberiniz olmamış olacak. Böylece susmak zorunda kalacaksınız. Susun biraz bakalım, sonra ardından ne gelecek? Hayır ne geleceğini söylemeyeceğim, bende ya da bir başkasında şunlar bunlar oldu diye size ödül vaat etmeyeceğim. Hem bunu söylemek ödül değil ceza olurdu; çünkü beklentiye girerdiniz. Genelde bu durumlarda yaptığımız da, “acaba beklediğimiz şeyin işaretleri nelerdir” diye sormak oluyor.
Yeni Dünya’da gerçekten de radikal değişiklikler var. Şüphesiz herkesin hayalinde farklı görüntüler vardır ve bunların tamamı birleşince kritik kütle hangi gerçeklikte karar kılacak, dalga nerde çökecek hesaplamak olası değil. Sadece bekleyip göreceğiz.
Ben sade bir vatandaş olarak Yeni Dünya hayallerimden biraz bahsedeceğim.
-devam edecek umarım-
Dipnot 2: Bu bir huy olmaktan ötedir aslında; çünkü “düşkünlük gösterme” gerçekte yeterli enerjimiz olmadığı için kendimizi rölantiye almış olduğumuzun göstergesidir. Bu konuyu daha önce Danah Zohar’ın düşünceleriyle işlemiştik:
“Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sanrılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.
Benim bu “olası düşünceler” (Ya da Castaneda’ya göre bileşim noktası oynadığında geçtiğiiz ikinci dikkat alanları) dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.
Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır!
Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir. Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ( erke noksanı-DJ) ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde (ve daha radikal bir sıçrama için olabilir) kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir. Danah Zohar- Kuantum Benlik kitabından.
Son Yorumlar