Spinoza -Umut açısından
Felsefe ve Kuantum / 11 Temmuz 2009

Spinoza felsefesi, “ruhların dalgalanışı”nı siyasal yaşamın genel görünümü olarak, hatta tam bir model olarak ortaya atmakla başlar. Buna göre insanlar, kendilerine boyun eğdirebilecek kesin ve belirli yasalar bulunmadığında, böyle bir yasalı düzeni kendileri de üretmiş olmadıklarında, umutla korku arasında salınıp dururlar. Daha bu tesbit anında bile, Spinoza felsefesinin alabildiğine siyasallaştığı kesindir, çünkü önünde sonunda tarihe şöyle kabaca bir göz atmak bile, siyasal rejimlerin çoğunun bu iki duygunun kitleselleşmesine dayandığını gösterecektir: Tebalara verilen umut ya da yüreklere salınan korku… Umut taşıyan günlerinde insanlar mümkün olduğunca küstahtırlar; kalkıp işlerin pek de o kadar kolay olmadığını, bu umutlarının gerçekleşmesinin pekâlâ olanaksız olduğunu onlara söylemeye kalkışırsanız sizi hiç takmazlar, hatta hakaret ederler… Ama gün gelip talih döndüğünde ve gelecekleri konusunda kuşkuya, hatta korkuya kapıldıklarında, en saçma sapan nasuhat bile onlar için, içinde bulundukları kötü durumdan kendilerini kurtaracak bir sihirli değnek haline gelir. İnsan duygularının portresini böylece çizerken Spinoza’nın son derecede derin üç noktaya dikkat çekmiş olduğunu düşünüyorum. Birincisi, insan ruhlarının, ister bireysel ister kolektif olsunlar, korku ve umut gibi iki kutup arasında sürekli bir salınma halinde olduğunu söylemektedir. İkincisi, biz duyguları ve tutkuları kişilere ya da tek tek bireylere yüklemeye alışkınken, o bu tür tutku ve heyecanların pekâlâ kitlesel olabileceklerini, hatta kitleselliğin bireysel tutkulardan…

Spinozacılık -3
Felsefe ve Kuantum / 03 Temmuz 2009

 Tanrı mı? Olağan dindar zihniyet kadar Tanrıbilimsel düşünce de “Tanrı”yı bir “kullanım değeri”ne sahip kıldığı ölçüde Spinoza’nın Tanrı fikrini “pratik felsefe”nin temel dayanağı haline getirmesi suçlanabilir bir girişim değildir. Spinoza, tıpkı bir Rönesans ressamının yaptığı gibi, hep ilahiyattan, tanrısallıktan ve dinsel-metafizik temalardan bahsedip durur. Ama ne kadar bahsederse, o kadar fazla “tanrıtanımazlıkla” suçlanmış olması bize onun felsefesinin anahtarlarından birini kazandıracaktır. Nasıl Rönesans resmi, “insanların yoksul dünyası”nın sunabileceği temalarla asla gerçekleştiremeyeceği bir özgür formlar, temalar, renkler ve perspektifler çoğulluğu dünyasını serbest kılabilmek amacıyla ilahi temaları yeniden ve yeniden kurgulayıp durduysa, Spinoza da, pratik felsefenin tek amacı olan “en üstün kıvancı” serbest kılabilmek için Tanrı’yı kullanacaktır. Ama asla “uhrevi dinlerin” insan-görüntüsü taşıyan Tanrı’sı, ya da mistisizmin vahdet tanrısı olarak değil, bütün çoklukların toplamı ve birliği olarak sonsuz ve ebedi tanrısı olarak. Artık Tanrı ne dinsel ya da ahlaki sorumluluğun hesap sorucu mercii olarak Tanrıdır, ne de genel olarak filozofların, özel olarak da Descartes gibi düşünürlerin “felsefi” tanrısıdır. Spinoza’da Tanrı’nın “pratik kullanımı” şöyledir: Yaradan olarak dünyanın dışında olmayan, ezeli-ebedi bir sonsuzluğun, yani sonsuzca sıfatlanmış tözün ifadesi olarak Tanrı. Tanrı varsayılan bir varlık değildir; uygulamaya konulan bir varlıktır –sonsuzun varlık tarzı… (Bu aynı zamanda Einstein’ın tanrı algılayışıdır-Sibel’in notu) Tanrının kullanımının birinci anahtarı, Ethica’nın ikinci…

Spinozacılık -2
Felsefe ve Kuantum / 01 Temmuz 2009

Felsefe ve Anekdot Hayatını anlatırken Spinoza’nın anekdotlarından bahsedip durduk. Bir filozof için “yaşamöyküsü” pek bir şey vermeyecektir. Bir yazar ya da sanatçıyı kavramak için gerekli boyutlardan biri olabilen yaşamöyküsü, genel olarak filozoflar hakkında pek bir şey anlatmaz bize. Filozoflar için, bize bıraktıkları anekdotlar önemlidir. Sözgelimi Platon, Syracusa tiranı tarafından defedilir; Herakleitos dağa çekiyerek tapınakta çocuklarla oyuna dalar; Empedokles kendini Etna yanardağına atar… Şimdi bir Spinoza anekdotu daha… Spinoza’nın “özel” dostlar çevresinden, biyografisinin yazarı düşünür Tschirnhaus anlatıyor: Spinoza’yı bir gün örümcek ağlarına sinekler atıp, nasıl hayatları için ölümüne mücadele ettiklerini seyrederek çocuk gibi kahkahalarla gülerken yakaladım… Bu anekdot, Spinoza adlı, 17. yüzyılın “dönek Yahudi”, “lanetli” filozofunun portresinin ana çizgilerini gözlerimiz önünde kurmaktadır: Hayat, her şeyin varlığını sürdürmek için belirsizce ve sonsuzca harcanan bir çabanın (conatus adını verir bu çabaya) süregidişidir… Yani sonsuzca bir akış… Tschirnhaus’un bahsettiği çocukluğu bu düşünürün inanılmaz güçteki düşüncesinin temel unsuru haline getiren işte bu özelliği, yani doğada mutlak bir masumiyeti varsaymasıydı. Bize belki bir “zalimlik” belirtisi olarak görünebilecek bu anekdot, Ethica yazarının asırlar öncesinden bize gönderdiği bir mesajdır aslında: Yaşam hiç bir surette “iyilik” ve “kötülük” terimleriyle sorgulanamaz. Hayat sürer… Yaşamın özü, amaçsızca ve belirsizce süregitmesidir. Aynı anekdot, Ethica’ya ikinci bir anahtar sunar: Hayat, kaçınılmaz bir mücadele,…

Spinozacılık
Felsefe ve Kuantum / 28 Haziran 2009

Spinozacılık    Bir Hayat Spinoza, çağdaş yorumcularından Antonio Negri’nin yazdığı gibi çağının bir “anomali”sidir. Üstelik, 17. yüzyıl Hollanda’sı gibi bir başka anomalinin içinde yaşamaktadır — din savaşlarıyla ve despotik-merkantilist rejimlerin iktidarları altında sarsılan Avrupa’nın “en özgür”, dolayısıyla en hoşgörülü diyarı… Spinoza, üçüncü kez de anomalidir –o dönemin Amsterdam’ında, bir kaç kuşaklık bir geçmişe sahip, muhtemelen ya ıspanyol ya da Portekiz göçmeni bir Yahudi ailesine doğmuştur. Çok değil 23 yaşında, dinsel ve ticari eğitim aldığı sinagog mektebinden, dahası cemaatten ve hayattan ihraç edilir. Başından geçen bir aforozdur –ve korkunçtur, çünkü hiç bir Yahudi genci, “doğal bir tüccar” olarak, onunla herhangi bir ticari ilişkiye giremeyecek, sokakta ona dört metreden fazla yaklaşmayacak, yazdığı hiçbir şeyi okumaya kalkışmayacaktır. Artık yalnızdır –Avrupa’nın en “özgür” ve “hoşgörülü” ülkesi Hollanda’nın sunduğu burjuva şanslarını tadabilen gruplardan Kolejlilere (Collegiantes) yaklaşır önce; ardından da Descartes felsefesinden etkilenen bazı entellektüel çevrelere… Amsterdam’ı, özellikle bir Yahudi fanatik tarafından uğradığı hançerli saldırının ardından terketmiştir –söylendiği kadarıyla, “hoşgörüsüzlüğün ne mene bir şey olduğunu” hep hatırda tutabilmek için, hançerle yırtılmış mantosunu da yanında taşıyarak. Tek geçim kaynağı öğrencilik yıllarında eğitimini aldığı “mercek yontuculuğudur”. Seyyardır ve pansiyon benzeri yerlerde yaşamaktadır. Bir dönem kendisini koruması altına alan Van der Ende adlı bir Protestan esnaf ve düşünürün kızı Margerita’ya…

Seslerden ibaretmişiz.
Blog / 27 Haziran 2009

Yok anladım sahiden ya da anlamadım senden. Yok düşmüşüm aslında ya da hep yatay duruyorum Bİr düşmüşüz aslında ya da hayal görüyoruz topluca Seslerden ibaretmişiz ya da narsist bir melodimiyiz Sahi hangi sanatkar ruhun iptidai başkaldırısıydık biz Sanatının sürreal olgularını açıklayamayan bir acemi gibi Neden sürtünerek ilerlemeyi seçmişiz ki Düpedüz züppelik en değerlisi iken Dur tahmin edeyim istemli değil bunlar Öylesine kendiliğinden çıkagelmişiz. Uzaklardan esip gelen yabani tohumlar gibi. Öylesine işte… Epica-Sensorium eşliğiyle… alıntı: http://fethiparisa.sosyomat.com/blog/2282311 Bi kaç gündür düşünüyordum, aslında hepimiz birer melodiyiz, bir şarkıyız evrende diye. Az önce iste versin Google’da arattım benden başka böyle düşünen var mı diye, varmış! 🙂 Yukarıda alıntıladığım şiirimsi, çok hoş, gayet tanıdık. Acaba günbegün orası burası olgunlaşan bir şarkı mıyız, yoksa doğduk öldük aynı şarkı mı? Belki de nota okumayı bilmek lazımdı. Bu arada “Epica-Sensorium ” u da buldum, bilmiyordum daha önce, şu anda dinliyorum evet oldukça kafa yapıcı 🙂 Şarkıyı dinlerken benim aklıma Etika geldi nedense. Kitap elimde olsaydı da bi daha okusaydım keşke diye hayıflandım. Sipinoza hayranlık verici biri olarak görünmüştü bana. Bi de onu aratayım bakalım ne demişler dedim; İtü sözlükte bulduğum tanım hoş geldi: “ahlâk” diye çevirebileceğimiz baruch benedict d’espinoza‘nın 1667’de ancak ölümünden sonra “tractatus politicus” ve “gökkuşağı üzerine”…