Buranum ve İdigna/ The circle
Kurgulardan Haberler / 07 Ekim 2017

Bu haftanın ilki bir kitap; Buranum ve İdigna – İki sevdalı Nehir kitabı, yazarı Sevgi Karakadıoğlu Bey gibi bina yapan köle gibi yaşar. Sümer atasözü “Ben nasıl olsa bir gün öleceğim, halkım arkamdan ‘biz onun zamanında çimenler üzerinde huzurla uyurduk’ demeli” diyor Sümer kralı. Sorumsuz komşu! Yürürken ayağını yere bas! (Sümer atasözü) * Manhunt: Unabomber Yaşanmış bir olaydan esinlenerek çekilmiş 8 bölümlük mini bir dizi. İlk iki bölümünü izledim. Olaylar yirmi sene önce geçiyor ve dönem filmi denilen şekilde kendi zamanının gerçeklerini sunuyor bize. Nedense bu kez olayın polisiye kısmından ziyade 2017 yılında yaşarken yirmi küsür yıl öncenin mantık yürütme biçimini ve algısını ne düzeyde yansıtmış olabileceklerini sorguluyorum. Bi sonuca varabilecek miyim, ya da bu ne işime yarayacak her zamanki gibi bilmiyorum. Bu çaba beni kendi hakkımda güldürüyor. Sersemin biri gibi hissediyorum ve bu komik 🙂 *

Dünya Tarihi – Bölüm 3
Anadolu-Sümerler-şaman , esinti / 14 Mayıs 2013

Önceki bölüm için tıklayınız M.Ö.11,000-M.Ö. 3200   Tufandan sonra, yeniden yapılandırmaya başlamak için Dünya’ya geri döndük. Enki ve Enlil, Nuh ve ailesine tohumlar, tarım araçları ve hayvancılık bilgilerini getirdi. Nuh, sular çekilirken denizaltının karaya oturduğu Ağrı Dağı’nın eteklerinde tarımcılığa başladı. Ninurta ve Nannar, Enki’nin kendilerine öğrettiği şekilde barajlar ve sulama kanalları yaptılar. M.Ö. 10,500 yıllarına gelindiğinde, diğer birçok yerle birlikte Mezopotamya da bir kez daha insanlarla dolmaya başladı. İnsanlık yine çoğalıyor ve yayılıyordu. Uzay limanı yeniden inşa edildi ama bu kez yeni bir yerde, Moria Dağı’ndaydı. Sizin de bildiğiniz gibi, Moria Dağı daha sonra Jerusalem (Kudüs) adıyla anılmaya başlandı. Tufandan önce var olan diğer şehirler, Nippur ve Eridu da yeniden inşa edildi. Piramitler ve Sfenks tufanda ayakta kalmışlardı ama kum ve çamur yığının altından kazılarak çıkarılmaları gerekiyordu. M.Ö. 9000’de, her şey yine eski haline dönmüştü. Enki, Mısır hakimliğini varisleri Osiris ve Seth’e devretti. Atlantis yıkımından sonra Marduk’un Mısır’a girmesi yasaklandı. Enki oğluna daha fazla güvenemeyeceğini biliyordu. Enlil’in bir oğlu olan Adad, altın bulmak üzere Güney Amerika’ya gönderildi ve bunu başardı. Nannar ve Ninurta’nın yardımıyla, Enlil Dünya’nın geri kalanını yönetme işine koyuldu. Çok geçmeden, o da bir varis seçmek zorunda kaldı. Burası Dünya olduğu için, Pleiadian kanunlarına göre hareket etmek zorunda…

Neden 13 ay yok?
Anadolu-Sümerler-şaman / 24 Ağustos 2011

Dün gece yine kullandığımız bu acaip, ne idüğü bilinmez Gregoryen takvimine takıldı aklım! Epey yıllar önce araştırmıştım ve aslında hala da anlam bulamadığım bir konudur bu! İmdiii,  bir ay nedir diye sorarsak; “Ay’ın aynı evresinin gökyüzünde tekrar göründüğü zamana kadar geçen süredir” cevabını alırız. Ayın bir evresi 28 gündür bildiğiniz gibi. Öyleyse neden her bir ayımız 28 gün değildir?! (Bunu bilene bi ödül hazırlıyorum) Her bir ay değişik 30,31,28,29 gibi günler almıştır? Erken gelen mi kapmıştır günleri yani? Bu saçmalıklardan ötürü 12 ay bir yıl edilmiş, yine de yılın toplam günü tutturulamamıştır. Oysa insanlar çağlardır matematik bilmekteler, her bir ay zaten 28 gün olduğunda, yılda 13 ay eder ve toplamı tastamam 364 gündür. Dün gece aklıma takılıp uykumu açıran gerçekten de bu uyduruk takvimin neden yapılmış olabileceği ve bunun için neden bi sürü şaklabanlığa girildiği üzerineydi. Aklıma ilk gelen cevabi olasılık, tarihte birilerinin AY döngülerini sevmiyor olmasıydı. Ama eğer böyleyse AY’ın ismini hiç anmazdı! Bizde de, İngilizcede de gökteki ay ile zamansal ay aynı kelimedir. Öyleyse ne demeye adını alıp periyodunu yok sayıyorsun? İkinci olasılık olarak da 13 sayısına karşı bir isteksizlik olabileceği aklıma geldi, öyle ya bu konuda bazı uğursuzluk hikayeleri vardır: 13 sayısının uğursuz olduğuna ilişkin inanç dünyada…

Hamurabi Yasası ve Marduk
Anadolu-Sümerler-şaman / 12 Kasım 2010

Hamurabi Yasası ve Marduk (1/1) Ast: Erken Sümer dönemlerinden itibaren bir kutsiyet simgesi olarak kullanılan -Yıldız’ (diye yorumlanan, +,haç biçimli ) işaret, eski toplumun, zamanla -kutsal’, -tanrısal’, -tanrı’  kavrayışını  ifade etmek için kullanılıyordu. Gökyüzünde bir  yıldız  tanımı olarak ortaya çıkmayan ve fakat giderek  -yıldız’  simgesi olarak  yorumlanan  bu erken dönem çiziminin, başlangıçta, kutsal olan bütün varlıkları, öncelikle de -An-umu’ anlatıyor olduğunu görüyoruz. Kendini ötekinin zıddı kılarak ittifak kurabilen eski toplumda, bu işaret, koruyucu ve kahredici olanı; tanrı, cin, şeytan, melek ve kahramanı, kısacası, insanüstü-doğaüstü olduğu varsayılan  bütün varlıkların genel bir ifadesi  olmalıydı. İttifak ilişkisinin bu yanındaki topluluk, kendi kutsal varlık simgesinin  yanına eklediği yıldız’ işaretiyle -koruyucu tanrı’sını  anlatmış ise, öte yandan, karşıt topluluk bunu, yine kutsal olan « yıkıcı, şeytan, ejderha » vb. olarak anlıyordu. İslam’da, şeytanın -melek’lerden birisi olmaya devam etmesi de bu yüzdendir. Alfabe yazımına doğru ilerlendikçe, sekile verilen anlam, biraz daha somutlaşıyor. Sümerler, bu  -yıldız’ (olduğu varsayılan) çizimi « an,(anum) » olarak  yorumluyorlardı. Demek ki, Sümerler,’yıldız’ olduğu sanılan bu çizimle, başlangıçta,  genel anlamıyla göksel bir -yıldızı’ değil, çok somut olarak -An-um’u kastediyorlardı. An-um, çiftdilli tabletlerde de görüldüğü gibi, Akadca  « sema,şama » karşılığıdır. Sema ,Şama  kavramı ise  Gök’ler ve Güneş ile bağıntılıydı. İncelemelerimiz bize, Güneş’e atfedilen bu …

Yaradılış Destanı-ilk perde
Anadolu-Sümerler-şaman / 08 Temmuz 2009

Yaradılış destanında 1.ci perde. Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken, Ve aşağıda, Dünya çağrılmamışken Boş ama başlangıçta mevcut olan APSU, Vücuda getiren onları, MUMMU ve TİAMAT – hepsini doğurandı o; Birbirine karışmıştı suları. Saz bitmemişti, bataklıklar ortaya çıkmamıştı Tanrıların hiçbiri vücuda gelmemişti Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti İşte tam ortalarında tanrılar şekillendi. İşte güneş sistemimizin yaratılışı… Uzayın genişliği içinde “tanrılar” yani gezegenler daha ortaya çıkacak, adlandırılacak, “kaderleri” yani yörüngeleri belirlenecektir. Sadece üç cisim mevcuttur. AP.SU “başlangıçtan beri mevcut olan”, MUM.MU “doğmuş olan” ve TİAMAT “yaşamın kızı”. Apsu ve Tiamatın suları karışmıştır ve metin bunun içinde sazların büyüdüğü sular değil ilksel sular, evrenin temel yaşam veren elementleri olduğunu netleştirir. Demekki Apsu Güneştir, başlangıçtan beri mevcut olandır. Ona en yakın olan Mummu’dur. Destanı anlatan Mummu’nun Apsu’nun güvenilir bir yardımcısı ve elçisi olduğunu açıkca anlatır. Mummu merkürdür. Grek ve Romalılar da Merkür’ü Tanrıların en hızlı habercisi olarak tanımlarlar. Daha ileride Tiamat vardır. Daha sonraları Marduk’un parçaladığı canavardır, yani kayıp gezegen. Ama ilksel başlangıçta o, ilk ilahi Trinitenin ilk Bakire Anasıdır. O ve Apsu arasındaki uzay boşluk değildir, Apsu ve Tiamatın ilksel elementleri ile doludur. Bu sular karışmıştır ve Apsu ve Tiamat arasındaki uzayda bir çift gök tanrısı yani gezegen oluşturmuştur. Suları birbirine karıştı… Tam ortalarında…

Kim bu “Gözcü”ler ?
Anadolu-Sümerler-şaman / 02 Mayıs 2009

İbrani folklorunda adları “Nefilim”. Eski Mısır’da “Neter” olarak adlandırılıyorlar. Sümer, ilk kez adlarının duyulduğu yer. Bütün bu kültürlerde ortak olan ve “Gözcü” olarak nitelenen bu “sıradışı” varlıklar birer mit mi, yoksa gerçek mi? Kim bu “Gözcü”ler ? İbrani mitlerinde ve Tevrat’ta onlara “Nefilim” diyorlar. Eski Mısır’da adları, “Neter”. Sümer mitlerinde “Anunnaki” diye geçiyorlar. Diğer yandan “Sumer” sözcüğü, “Gözcü’lerin ülkesi” anlamına sahip. Hangi adla anılırlarsa anılsınlar, bütün eski kültürlerde ve bu kültlere ilişkin mitlerde başrol onların. Eski diller uzmanları, Antik Çağ kültürlerine şaşılacak biçimde net biçimde damgasını vurmuş bu esrarengiz varlıkların, neredeyse bütün eski uygarlıklarda “gözcüler” olarak adlandırıldıklarını söylüyorlar. Sözünü ettiğimiz dönem, İsa’dan en az 3000 yıl öncesi. İyi ama, “geç neolitik” olarak adlandırılan dönemin bütün uygarlıklarının literatürlerine benzer ifadeler ve anlatılarla girmiş bu “Gözcü”ler kimler? Neyi ya da kimi “gözlüyorlar”? Bütün bunlar yalnızca antik Çağ insanlarının düşgüçlerinin bir ürünü mü, yoksa gerçekten bugün anıları silinmiş, izleri bulunamayan, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz birileri, bu gezegende yaşamışlar mı? Mitler ve gerçekler Sürekli vurguladığımız gibi, bilginin az olduğu ya da bazen üzerinin örtüldüğü yerlerde, spekülasyonların başını alıp gitmesini engellemek mümkün değildir. Bilimsel yöntemlerden, bilimsel şüphecilikten (scepticism) ve somut bulgulardan başkasına güvenmemekten söz ederken, aynı şüpheciliği şu anda bildiğimizi varsaydığımız alanlara uygulamamak, bazen spekülasyonlardan…

Yaratılış Destanı-1
Anadolu-Sümerler-şaman / 16 Kasım 2008

Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken Ve aşağıda, Dünya çağrılmamışken Boş  ama başlangıçta mevcut olan APSU, vücuda getiren onları, MUMMU ve TİAMAT – hepsini doğurandı o; Birbirine karışmıştı suları. Saz bitmemişti, bataklıklar ortaya çıkmamıştı. Tanrıların hiçbiri vücuda gelmemişti, Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti; İşte tam ortalarında tanrıllar şekillendi.   APSU: Başlangıçtan beri mevcut olan MUMMU: Doğmuş olan TİAMAT: Yaşamın kızı not: Z. Sitchin, bu sümer yazıtındaki Apsu’nun güneşimiz, Mummu’nun Merkür olduğunu düşünmektedir. Tiamat’ın ise daha sonraları Marduk’un parçaladığı canavar olduğu, yani kayıp gezegen olduğunu, Apsu ve Tiamat arasındaki uzayda bir çift gök tanrısı yani gezegen oluştuğunu önermektedir: Suları birbirine karıştı… Tam ortalarında tanrılar şekillendi: Tanrı LAHMU ve tanrı LAHAMU doğdu; Bu adlarla çağrıldılar. LHM, etimolojik olarak “savaşmak” kökünden çıkmış olup, LAHMU Mars gezegeni, Lahamu ise Venüs gezegenini temsil etmekte ve aynı zamanda Mars eril, Venüs ise dişil savaş tanrıçaları olmaktadırlar. -devam edecek-

Sümerlerde mitoloji
Anadolu-Sümerler-şaman / 16 Kasım 2008

-Sümerolog Muazzez İlmiye Çiğ’in Sümerli Ludingirra başlığıyla Türkçeye çevirip yayınladığı Sümer yazıtları (Tablet 2, 3, 10 ve 11), Sümer mitolojisi, tanrıları ve inançları hakkında geniş bilgiler içeriyor. Bu yazıtlarda yer alan bilgilere göre: Sümer Panteonun başı, yani tüm Sümer tanrılarının babası ve kralı hava tanrısı Enlil (Ellil)’dir. Enlil sözcüğü, bahsi geçen tabletlerin yazarı Ludingirra’ya göre, soluk, hava, nefes, ‘Havanın Beyi’ gibi anlamlara geliyor. Sümerler yeri ve göğü onun yarattığına inanırlardı. -Onların inancına göre, çok eskiden (daha yer ve gök yok iken) her yer dipsiz, uçsuz bucaksız bir denizdi. Sümerler’de bu deniz tanrıca Nammu’nun şahsında kişileştirilir. Bir gün bu deniz, yani kişi kimliğiyle tanrıca Nammu, koskoca bir dağ doğurur. Bunu gören ‘Yüce Enlil’, hemen o dağı ikiye ayırır. Böylece ikiye bölünen bu dağın altı yeryüzü, üstü de gök olur. Yeryüzüne yer anlamına gelen Ki, göğe de gök anlamına gelen An adı verilir. Sümer mitolojisindeki tanrıça Ki ve tanrı An, Yer ve Gök (Cennet)’ün kişileştirilmiş simgeleridir. Göğü tanrı An alır, yeryüzü ise tanrıca Ki ile Enlil’in payına düşer. Samuel Noah Kramer, Ancient Religions başlıklı bir derlemede (Edited by Vergılıus Ferm, New York, 1950) yayınlanan ‘Sümer Dini’ başlıklı yazısında tanrıça Ninhursag’ın yeryüzü tanrısı Ki ile aynı olabileceğine işaret etmektedir. Ki, yeryüzünün toprağı taşı;…

Sümer ve Tek tanrılı dinler
Anadolu-Sümerler-şaman / 03 Kasım 2008

Sümer kayıtları ve Zekeriya Sitchin’in faraziyeleri ile birleşen Niburu miti konusunda ben de biraz hayal ürettim. Neticede yazılı kaynak öncesine ait hemen her şey mitlerden, iç görülerden ve hayallerden ibaret değil mi? MÖ.2000 yılları civarında Soddom ve Gommoranın yokedilmesi ve ardından yükselen radyoaktif bulutun 24 saat içinde tüm sümer şehirlerini cansız olarak yere sermesinden sonra tüm tanrılar dünyayı terk ettiler, muhtemelen o sırada dünyaya zaten çok yaklaşmış olan Niburuya yani evlerine döndüler bir kısmı ise dünya çevresinde gözlemci olarak kaldı. Zaten uzun zamandır Niburunun atmosferi artık düzelmişti, altına gerek de kalmamıştı. Tüm tanrılar gittikten sonra dünyada yalnızca Enki’nin oğlu Marduk kaldı. Ve yıkılan medeniyetin yeniden yeşermesi için büyük bir gayret gösterdi, bunun sebebi dünyanın köleleştirilmesi için düzeltilmeye ihtiyacı olmasıydı! Gelelim sizin tahminlerle bu hikayenin nasıl bütünleştiğine… MÖ.2000 yıllarına kadar insanlar bilfiil tanrılarla birlikte yaşamakta, onları görmekte, kudretlerine şahitlik etmekteydiler. Yaptıkları savaşlarda Tanrıların fiili yardımlarını (silah, bilgi) almaktaydılar. Dünyanın büyük tanrısı olan Enlil gitmeden önce yetkisini yarı tanrı (insan kızı ile tanrı birleşmesinden olma) İbrahim’e verdi ve daha sonra da onu ve Musa’yı uzaktan destekledi; çünkü insanların ruhsal gelişiminin bilgi seviyesi altında kalmasını onaylamıyordu. Şüphesiz ki yeğeni Marduk’un insanları teknolojik bilgiyle donatıp ne yapmak istediğinin farkındaydı. Son bir gayretle, Musa kanalı ile  “somut…

Kamış Duvara Sözler
Anadolu-Sümerler-şaman , Blog / 03 Kasım 2008

Ea yani tanrı Enki, Dünyanın üstüne salınan tufanı biliyordu, tanrılar kendileri için önlem aldılar ve fakat Büyük tanrı Enlil’in kendilerine yemin verdirmesi sebebiyle tufan haberini insanlara veremediler. Fakat Enki bu hale getirilmesinde sonsuz katkısı olan insanlığın yok olup gitmesine razı değildi; ama yemini de bozamazdı, bu sebeple ardında Atrahasis (Nuh)’in olduğunu bildiği kamış bir duvara şöyle söyledi: Kamış duvar, kamış duvar! Duvar! Duvar! Kamış duvar, dinle! Duvar, kulak ver! Bir evi yık. Bir gemi yap. Zenginlikleri terk et. Hayatı ara. Mal mülk mü? Onlardan nefret et. Hayatı kurtar. Her canlının tohumunu gemiye yükle. Senin yaptığın geminin ölçüsünü ölçüsüne uydur; Eni boyuna eşit olsun. Üzerini apsu gibi kapla. Böylece güneş içini göremiyecek üstünü ve altını kapla. Halat takımlarını sağlam yap. Zifti-güçlendirmek için sertleştir onu. Senin üstüne yağmur, Sürüyle kuş, bir sepet balık yağdıracağım.

İnsana İhtiyaç
Anadolu-Sümerler-şaman , Blog / 03 Kasım 2008

İnsanlığın hayatta kalması tanrılar arasında çok sıkı bir tartışma yaratmıştı, son derece kritik bir değerlendirmeyle bugüne ulaşabildik, oysa bundan hiç haberimiz yok, öylesine sonsuzca var olacakmışız gibi hissetmenin umursamazlığı içindeyiz, hala da öyleyiz. Bakın Tanrı Enki (Ea), bu pazarlığı nasıl yapmıştı: Ea, bilgeliğin efendisi, tanrıların ortasında konuştu… Konuşmaya başladı: “İnsanları yok etmek niye? Tanrıların sunularını onlar vermiyor mu ve sizler için sedir ağacı yakmıyorlar mı? Eğer insanlar onun için yok edilselerdi, tanrılar çalışmaktan başlarını kaldıramazlardı, ve kimse size ekmek ve içki vermezdi artık. Böyle giderse fırtına tanrısı, Kummiya’nın kudretli kralı, sabanı kendi sürecek! Ve böyle giderse İştar ve Hebat değirmeni kendileri çevirecekler!”Bize olan ihtiyaçları ne kadar açık değil mi? (Bu konuşmalar Nuh tufanından hemen önce oluyordu, tamamaen sümer tabletlerinden alıntıdır)

Neresindeyiz bu kurgunun?
Anadolu-Sümerler-şaman , Blog / 03 Kasım 2008

Epey zamandır oturup şöyle içimden geçenleri bir yazayım, bi boy çizgisi alalım diye geçirmekteyim fakat bir türlü olmadı, belki şimdi de olmayacak; çünkü yazmak için dilime ilk, hatta ikinci, üçüncü gelen cümle moral bozucu: “Her şey boş!” Sonra kendimi teskin eden dördüncü cümle geliyor: “Bu da geçer!” Hımmmm… Pek akılcı! Ayağımızın altına eninde sonunda bir taş(anlam) gelecek, basıvereceğiz ona ve içimiz sevinç dolacak. Varoluşumuzun kanıtı, insanlığın müjdesi! (Breh breh…) Gerçekten de çok sevimliyiz bence. Önceleri o taşlar (anlamlar) bize nasıl da kalıcı ve dosdoğru gelirdi, sanki sonsuzca onun üstüne basabilirmişiz gibi. Hatta bu sorgulamayı bile yapmazdık sanırım küçükken. Sadece basardık/sevinirdik, basardık/iddialaşırdık, basardık/kavgalaşırdık, basardık/üzülürdük, basardık… Basardık işte sadece… Sonraları basa basa geri dönmeye başladık! Aman Allah! Sonra bazılarımız bu yeni bastığı taşı bi yerlerden(!) hatırlamaya başladı. De-ja-vu diye kelimeler ürettik, bu taşa da bastık neydi ki bu , nasıl olurdu ki! Çok eğlenceli. Sonra bazılarımız, bastığının bir taş, adı üstünde bir TAŞ olduğunu farketti. Hımmm… Bilince eskisi kadar sevinemez, iddalaşamaz, kavgalaşamaz, üzülemez olduk. Boş boş herşey boşşşş diye hıçkırmaya başladık, ve birden ona da isim kondu; depresyon taşı! (Ağlama duvarı gibi oldu) Duyduğum kadarı ile dünyada her üç kişiden biri bu taşa basmaktaymış şu an. Allahın hakkı üçmüş! Vardır bunda bi…