Oyun Hamuru ya da Potansiyel
esinti , YENİ DÜNYA / 16 Ocak 2012

Müthiş bi tipi var burada (köprüden önce son çıkış), tam on dakikada heryer bembeyaz oldu. Hava tüm gizemiyle karardı, bilinmeyenden bilmeyerek yağıyor. Olağanüstü bir yer burası, şahane bi dünya! Özgür iradeye aşk veren bilinmeyen, sana sonsuz şükranlarımı sunuyorum. (Yollarda olanların işleri kolay olsun dilerim.) ** Gözlerinizle gördüğünüz dünya/maddi gerçeklikler yalnızca duygu/düşünce bileşiminizin dışa yansıtılmasından ibarettir. Ve bu haliyle de gerçektir tabi, sizde olandır. Gördüğünüz/algıladığınız dünya; kurduğunuz mantıksal bütünlüğe ve duygularınızın dalgalı ritmine boyun eğerek masumca varoluyor. O varoluş, çocuklar için hazırlanmış yumuşak, renkli, güzel kokulu bir oyun hamurudur. Yaratma işlemi, düşünme ve hayal etme kabiliyeti ile yapılmakta olup, kullandığı araçlar; başta kelimeler olmak üzere, dışarı üflediğiniz her şeydir. Böylece düşündüğünüz/hayal ettiğiniz (bunu ister mistik isterse bilimsel yöntemle yapın fark etmez) her şey, olmak mecburiyetinde kalır. Eğer düşündüğünüzle özdeşlik kurabiliyorsanız sizin fiziki varlığınız bunu yaşar, yok özdeşlik kurmuyorsanız, fiziksel varlığınızın dışındaki ben’ler bunu yaşar. Aynı anda olmuyo gibi görünmesinin sebebi; yeterli enerjinizin olmamasındandır. Yani zaman; DÜŞlerinizin taksitle fizikileştirilmesinin aracıdır. Zaman=Taksitlendirme Yeterli erki olan kişi için zaman yoktur, her şey düşünüldüğünde maddileşir. Her şey olabilme potansiyeli olan OYUN HAMURU adı üzerinde sonsuz sınırsızdır. Yüksek enerjiyle titreşmeye başlayanların istekleri azalmaya başlar. Ters orantıyla işliyor bu durum. İstekleri azaldığı için oldurma gücüne sahip olduğu…

Şans ya da kaza faktörü,
esinti / 10 Ocak 2012

Benim düşüncem odur ki, şans ya da kaza faktörü, üçüncü kuvvettir yani etkisiz kılan kuvvet (Gurdjieff onun gerçek âlemin malı olduğunu söyler). İkinci kuvveti etkisiz kıldığında biz oluşan duruma şans deriz, birinci kuvveti etkisiz hale getirdiğinde ise buna kaza deme eğilimindeyiz. Kişinin ya da Jung’un daha kapsamlı sözcüğü ile psişenin, en küçük bölümü olan ego, yani ben olma iradesi, üç kuvvet kanunu gereğince tek başına yeterli değildir. İşte bu sebeple girişimci yanı temsil eden eril yön, şans faktörünü görmezden gelme eğilimindedir ve bu çok doğal bir reflekstir, doğası gereğidir. Ben bu kavramları atom altı kavramları ile de benzeştiriyorum. Örneğin proton, birinci kuvvetin taşıyıcısı, elektron ise ikinci kuvvettin. Bu durumda nötronların “etkisiz kılan” kuvvet olma ihtimali doğuyor. Aslında karar mekanizması yazısında bahsettiğim, ortalamaya vahşice çekilme de tamamen ilk iki kuvvetin birlikte çalışmalarının eseridir. Dualitik varoluşumuzun temeli üç kuvvet kanunu gereğidir, bunu değiştiremeyiz. Bu kanuna tabi olmayan âlemler var mıdır? Bununla ilgili olarak maddenin dördüncü halini irdelemek gerekir düşüncesindeyim. (Yazının tamamı oldukça esinlendiricidir, tıklayınız) ** KAZA sözcüğü OyunKuramı‘nın da temeli imiş: OYUN BİRde KAZA eseri olur ve ölür. Hiçbir oyun, kapsayıcılık derecesi ne olursa olsun BİRe varmaz. OYUNUN her anında BİR vardır. BİRe çıkış kapısı ölerek ve olarak olur. İnsan öldüğünde ya…

İlerlemek zorunlu mu?
Blog / 28 Aralık 2011

5/12/2005 ·Tarihinden bi günlük notu (Ne kadar ciddiyim? Vay canına dedim görünce!) Belki inanmayacaksınız ama son yılımın tek çelişkisi bu oldu/oluyor! Dünya tarihine bakıldığında evrim en bariz realite. Sanki evrilmek mecburi gibi görünüyor.  Üstelik sonsuzca devam edebilirmiş gibi görünüyor (bulunduğum noktadan bakıldığında); çünkü evrim, zamanı hiç takmıyor! Evrilmekten kaçmak mümkün değil mi?! Zaten benim “oyun kuramı” da sonuçta evrilmenin bizi bi yere götürmediği olgusu üzerine yapılanıyor. Kendi kuramımda oyundan kaçmak için yapılacak tek şeyin kendi etrafında dönmeyi bırakmak olduğunu söylemiştim. Bundan da hala hiç kuşkum yok! O zaman ne demeye evriliyormuşum gibi hissediyorum? Cevabı açık; demek ki kendi çevremdeki dönüş durmuyor! Çelişki burada başlıyor; evrilmek için hazırım. Yani Sibel denen makina şu anda buna hazır, biliyorum. Kıpırdamaya çekiniyorum. Ama üzerime sel suyu gibi geleni görmezden gelemiyorum. Mesele aslında şu; ben Sibel değilim. Ben evrilmenin gereksizliğini bilenim. Berbat bi durum! Ve yine biliyorum ki; bu ve buna benzer çelişkiler, Sibel’le aynı seviyeye geleceğimiz ana kadar bitmeyecek. Onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Daha berbat olanı da şu; ne yapacağımı bilmek için Sibel’e muhtacım!!! İronik değil mi? Sibel ne yapacağını fevkalade biliyor; zaten programı buna göre hazırlanmıştır. Evrilmenin anlamsızlığını bilen ben, kendi etrafında dönmeyi bırakamıyan Sibel yüzünden, onu evrilmesi için serbest bırakmak zorundayım. Serbest…

Artık spiralin bi üst basamağına atlayalım
esinti / 19 Aralık 2011

Türkiye ve ona denk bazı ülkelerin bulunduğu spiralin katı “Mitik Düzen” e denk düşüyor bana göre. Ama bi gayret gösterirsek yüzüncü maymun misali beşi bile pas geçip altıya geçebiliriz. (Memleketimizde de spiralin tüm katları var şüphesiz ama bir de yönetimleri seçen demokratik çoğunluk var 🙂 İşte bizim çoğunluğumuz böyle bişey: 4: Mavi: Mitik Düzen: Hayatın, çok güçlü bir Başkası ya da Düzen tarafından belirleyen sonuçları ile bir anlamı, yönü ve amacı vardır.Bu adil neden mutlakiyetçi ve değişmeyen doğru/yanlış ilkelerine dayalı bir davranış yasasını dayatır. Yasayı ya da kuralları çiğnemenin geri tepmesi ciddi, belki de süreklidir. Sadık kişiye ise ödül vardır. Antik ulusların temeli. Katı toplumsal hiyerarşiler, sokakların güvenliği, suçluluk duygusunun kontrol ettiği itici güç; herşeyi somut olarak kelimesi kelimesine yerine getirme ve fundamentalist inanç; şiddetli konvansiyonel ve konformist. Çoğunlukla dinsel ve mitik ama laik ya da tanrıtanımaz bir düzen ya da misyon. Nerede Görülür: Püriten Amerika, Konfüçyüsçü Çin, Dickens’çı İngiltere, Singapur disiplini, totalitarizm, şovalyelik ve şeref yasaları, yardımseverlikle yapılan iyi işler, dinsel fundamentalizm (hristiyanlık ve müslümanlık), kız ve erkek izciler, ahlaklı çoğunluk, vatanseverlik. Nüfusun %40′ı, gücün %30′u (Bu oranlar Dünya çapında araştırma sonucu olup Türkiye için değil). Diğer düzeyleri görmek üsterseniz tıklayınız ** Think of your death now. It is…

Kendine Yeterli nedir?
esinti / 18 Aralık 2011

‎”kendine yeterli”, birey bilinci için mutlaka gerekli bir durum; yalnız kaldığında kendine bakabilen, fiziki,duygusal,ekonomil ve mental yeterliliği olan, kendi eril ve dişil yönlerinin farkına varmış kişi. Kişi böyle olduysa cinselliğe, aşka ya da başka türlü tanımlayacağı bi ilişkiye ihtiyacı yok anlamına mı gelir? ** Taraf ve taraftarlık kavramlarının hayati farkına dikkat çekerim. Taraftar olmamayı dilerseniz hem gözlemci hem yaşayan olursunuz, evriminizi sürdürebilirsiniz. Taraf olmamayı dilerseniiz derhal bu hayattan düşersiniz! nereye keybolup emileceğinizi de kimse bilemez Konu gerçekten hayatidir. Aman ne dilediğimize dikkat edelim 🙂 (tıklayınız) Tabi Denetimli delilik yapılabilir ama dikkat etmek lazım, bu çok incelikli bi sanattır, en benim diyeni bile yutar. Bunlardan biri beni 3 yıl yuttu! O sebeple AN’da taraf olmak en güvenilir en hayırlı ve tam bir savaşçı tutumudur. Ben haddim olmayarak bunu öneririm. O halde neden şöyle genelleştirmiyoruz, bi şey başımıza gelmeden önce o konuda ne yapacağımıza, ne karar alacağımıza ne taraf olacağımıza hazırlık yapmayıp, o şeyin olduğu AN’da kendimize o an uygun gelen seçimi yapabilir, biran için taraf oluruz; ancak bu sonraki an’ı yine bağlamaz. Böyle yaşayabilmek muazzam erk ister ** Çok sayıda insan yutarak ilerlemiş bir bilgiyi yutan insan ZORu başarmış olur. Yani OYUN içinde çok sayıda  oyuncunun yutulduğu (en çok inanılan) BİLGİ…

Yanılsamalar Oyunu
Felsefe ve Kuantum / 10 Eylül 2011

Her şey zaten BİRdir. Fakat bunu anlamamız biraz zaman alacağından BİRleşmeye çalışarak yola girebilir, kişisel egoları kitleye aktarabiliriz. BİRleşme BİR olduğuna aymanın yavaşlatılmış sürecidir. Bu bir yanılsamalar OYUNu. Bir bilgisayar oyunu (beş yaşındaki yeğenim bile elinde kılıç, ya da tüfek ha bire canavar öldürüp PUAN alıyor!)gibi düşünün, ya da film içinde, orada olan biteni dert ediyor musunuz? İyi gitmeyen şeyler olmasaydı iyi gidenleri nasıl ayıracaktık? Sizin içinizi titreten o kötü adamlar/kadınlar ve iyilik timsali olanlar hepimiz oyuncuyuz. Sahip olma isteği, OYUNun başlatma butonudur. Bu bir yanılsamadır. Sahip olmak isteyen kim? BEN… BEN kim? zaten herşey olan BİR Bu savaş Donkişotu bile gölgede bırakır! Kendine karşı bir savaş yürütmek olası değil. Çok ayrıştırmak sonuca değil tükenişe götürür. Yorar, bitirir. Maddeyi sonsuza kadar bölmeye uğraşır, her yeni bulduğunuzu (kuark) son zannederek avunursunuz. Üzücü bir durum. Herşey neden böyledir-2 Tamamı için bknz

İnsansılar ve tezahür ettirme
Felsefe ve Kuantum / 05 Eylül 2011

İnsanın mı doğayı yarattığı yoksa doğanın mı insanı yarattığı sorularında ben bir zıtlık göremiyorum; çünkü her ikisi de TAM bir ifadedir. Bu cümlede insanın doğadan koparıldığını da göz ardı etmeyelim tabii. İnsan ne ki doğa ne olsun? Fakat bu her iki tam ifadenin yoğunluklu olarak gerçekleştiği zamanlar farklıdır. (“Yoğunluklu”ya dikkatinizi çekerim; çünkü her ikisi de her zaman ve şimdi olmaktadır. Ancak birisinin daha yoğunluklu olduğu devirler olmuş gibi görünüyor.) Dünya’nın ilk oluşum zamanlarında madde henüz şimdiki formunda değilken, insansılar da bildiğimiz katı bedene sahip değildiler. Onlar düşünmüyor ve biriktirmiyorlardı, henüz simgeleştirmeyi de bilmiyorlardı, fakat buna rağmen halleri şu anda bildiğimiz hayvanlar gibi de değildi. İşte o zamanın insansıları çok ama çok yıllar süren bir süreçte enerji-bulutumsu bir şeyin içinde jöle kıvamında bedenleri ile yaşadılar. Sonra başka dış tesirlerinde etkisiyle belki yavaş yavaş dünyanın maddesini yaratmaya başladılar; çünkü işaretlemeye başladılar. Onların işaret ettikleri katılaşma eğilimi gösteriyordu. Onlar bulundukları AN’ı yaratabiliyorlardı. Oysa şimdilerde biz insanlar geleceği ve geçmişi yaratabiliyoruz. İşlemde ciddi bir değişiklik oldu. Yaratma süreci, direkt algılama dan düşünce/hayal şekline dönüştü. Özetle; İnsansılar “şu anda” yaşarlardı ve bulundukları anda yaratırlardı. İnsanlar ise (farkındalıksız olarak) geleceği ve geçmişi yaratıyorlar. Bütün bu süreçlerin oldukça karmaşık bir yapısı var, anlamak da anlatmaya çalışmak gibi…

Dil ve işaretleme
Felsefe ve Kuantum / 04 Eylül 2011

Her şeyin dille bağlantısı var. İnsanın “şu an” dışında şeylerle uğraşabilmesini DİL sağlıyor, yani simgeler (harf, rakam, resim gibi) vererek içimizdeki ve dışımızdaki şeyleri İŞARETLİYORUZ. Bu bir çeşit, köpeğin her dolaştığı yeri işeyerek işaretlemesi gibi olabilir. Bu simgeler olmasaydı yalnızca “şu anda” yaşıyor ve yalnızca gerçek ihtiyaçlarımızı ediniyor olurduk. Ve bu durum, “şimdi” ye muazzam bir dikkat yönlendirmemizi sağlayacağından aynen bir büyücü gibi maddeye hükmedebilirdik. Bu oyunda, enerjimizin çok büyük bölümü fiziki bedeni faal halde tutmak için harcanır. Geriye kalan küçük miktar enerjiyi de kelime ve bilgi leşlerini anlamaya/anlatmaya çalışarak şu an’ın dışına harcarız. Yani geçmiş ve gelecek oyunları inşa ederiz. Sanki çok lazımmış gibi! “Şu an ve burada” için maalesef çoğunlukla hiçbir enerji kırıntısı kalmamış olur. O zaman insan kendi oyuncaklığını hangi enerjiyle bulup çıkaracak? Enerji yoksa iş de yok! İnsana gereken geçmiş ya da gelecek değil; çünkü oyunun sürmesi bir anlam ifade etmiyor, üstelik zorunlu da değil. İnsan şu an’da olanı görebilmek için gayret göstermeli. Belki şanslı bir anda oyundaki beyhude varlığını yakalayabilir. Sabır ve dikkatle dinleyip/beklemesi için enerji ve “şimdi”ye ihtiyacı var. Ne yapmak lazım? Artık olan olmuş, bilinçli ego devreye girmiştir ve bu dağ aşılmak zorunda. Benim tavsiyelerim naçizane şunlar olabilir; * Yavaşla * Daha da…

Yeniler hamdır
Felsefe ve Kuantum / 31 Ağustos 2011

Oyunlarda sezgisel bilgi çok önemlidir. Önceki ile sonraki an arasında bir aralık vardır. Bu aralık düşünce sürecinin bir parçası değildir. Bu aralıktan sezgi yoluyla “yeni” BİR malzemeleri çıkar. “Yeni” oyun malzemeleri, kapsayıcı üst oyunlardan gelen “dokungaçlar” yoluyla olabileceği gibi yine kaza eseri oyuna düşmüş de olabilirler. Böylece çıkan YENİler düşünce evreninin ham hamuru olur. Bu aralıktan birşeyler girebileceği gibi bir şeyler de çıkabilir. Dünya diline çevirecek olursak, bu bir nevi koruma kalkanının kapsamadığı daracık bir yarık gibidir. Yeri neresi diye sorarsanız; Tekrar eden her iki şeyin arasındadır. İki notanın, iki sayının, iki film karesinin vs… ve aslında ALDIĞIN/VERDİĞİN NEFES aralığındadır. Bu aralıktan içeri çekilen YENİler şimdiye kadar hiç madde olmamış olduklarından bizim dünya oyunumuz için öylesine HAMdırlar ki, onlarla istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Bu bir oyundur fakat sorumluluk sahibi oyuncular gerektirir. Sorumluluk bilincine ulaşmamış kişilerin KAZA ile eline geçen YENİ, çevre için felakete neden olabilecek düşünce/madde lere dönüşebilir ya da en hayırlısı o kişiyi deli eder. Oyunda uyanarak oyuncaklıktan oyunculuğa geçmiş bir kişinin gözünden örneklemeler: Bu oyunun en ilginç belki de en hoş tarafı; tam her şey bitti artık dediğinde, hızla dibe vurduğunda, yeni bir “seviye” ile karşılaşmak! Tamamen yeni bir enerji ile dolmak ve önüne gelen yeni seviyeden bilinmezler……

Zihnin Ötesi
YENİ DÜNYA / 29 Ağustos 2011

Enerji savaşının insanlığın çoğu için gerçekte meydana geldiği yer, zihindir. Zihin. O ille de büyük savaş meydanlarında olmuyor; zihinde oluyor. İnsanlık, içinde bulunduğu, uzun zamandır içinde bulunduğu zihinsellik çağından çıktığı muazzam bir evrimden geçiyor. Gerçi (süre) tartışılır, ama nereden baksanız 800 ila 2.000 yıldır çok zihinsel bir dönemdeydi. Bunun ötesine geçiyor, ve kendi kişisel deneyiminizden bildiğiniz gibi, bu zorlu (bir süreçtir). Kendi zihninden nasıl çıkarsın? Zihnin, enerjiyi kontrol eden ve yöneten ve tüketen o şeyin, muazzam miktarlarda enerji talep eden ve tüketen o birimin, zihnin ötesine nasıl geçersiniz? Bedenin değil, zihnin. Kitle bilinci şu anda bundan geçiyor. Öyle hemen durulmayacak, ama er ya da geç kitle bilinci zihnin ötesine evrimleşecek. Siz bunu şu anda yapıyorsunuz. Bir süredir yapıyordunuz. Zihnin ötesine girdiğinizde… zihnin ötesinde ne var? Zihnin ötesinde ne var? Bağıra çağıra söyleyin. Farkındalık ve bilinç hepsi zihnin ötesindedir. Sezgi. Artık şeyler hakkında düşünmeniz gerekmez, onları sadece bilirsiniz. Artık denemeniz ya da gayret etmeniz gerekmez. Şimdi, bununla kastettiğim, şeyleri anlamaya çalışmaktan vazgeçmenizdir. Şeyleri organize edip planlamaktan vazgeçin. Gayret etmekten vazgeçin. Şimdi, bu, yataktan çıkmayacaksınız anlamına gelmiyor, tabii istemiyorsanız başka. Ama ona karşı itmekten vazgeçin. Şu zihinsel eylemi (aktiviteyi) durdurun. Dırdır eden o kuşku içinize girdiğinde, beyin enerjisi tüketimi devreye girdiğinde, o…

Plaseboya devam
Felsefe ve Kuantum / 15 Ocak 2011

İnanç, ikna ve plasebo yazımıza (Tıklayınız) soru ve cevaplarla devam ediyoruz. T. Plasebo asılın görevini yaptığına göre fark nedir? S. Çok güzel bir soru, umarım cevabım da tatmin edici olur: 1. Herhalde en büyük yararı, ASILın yan etkileri sebebiyle insanda oluşan bölük pörçük hatta bazen öngörülemeyen ve ASILa bağlanamayan hasarlardan kurtulunmasıdır. 2. Asılları üretenler üzerinde ise “aracı” ya tapma olayını dengeler; çünkü bu kez asıllar üretirken bunların yalnızca “boşluğa basamak dizmekten” ibaret olduğunu anlarlar. Giderek birer birer insanlardan topluma da sirayet eder. Dıştan gelen deva yerine içten gelenin gücü ön plana geçmeye başlar. Dört elementin bilinçli varlıklar oluşu daha iyi anlaşılır ve bundan sonraki yapılanmamız onlarla aramızda doğrudan iletişim ile oluşur (muhtemelen ilk atalarımızın yaptıkları gibi). Buradaki fikir plasebonun ilaç yerine kullanılışını baz alarak anlaşılabilir. Her ilacın yan etkileri var değil mi? Bazıları biliniyor bazıları ise bilinemiyor çünkü seneler sonra ortaya çıkıyor. İlaç, belli bir organ ya da hastalığı iyileştirici hizmet sunarken bedenin hatta tüm psişenin başka yönlerine kalıcı hasarlar veriyor. Oysa plasebo yalnızca inancı kullanıyor ve yan etkisi yok 🙂 Bu açıklamayı metaforik olarak tüm diğer konular için kullanabiliriz. T. Asılları anlatan “aracilarin” bizleri dogru iletisim yapmaktan engellediklerini söylüyorsun. Mutlak gercekligin olmadigi, bir adimin diger adima göre emin zemine…

Nerdeyse
Felsefe ve Kuantum , YENİ DÜNYA / 18 Kasım 2010

Her şey hem bi şey demek ister hem de tam tersini der, bu böyledir. İster birey isterse ortak akıl adına olsun, bulunduğu noktadan bir başka noktadakini anladığını sanmak, onun adına düşünerek sonuca varmak ve bu sonuç uyarınca eyleme geçmek insanoğlunun her daim yaptığı bir şey ve fakat bana göre henüz eksikliktir. Bunu ister iyi niyetler isterse bencilce niyetlerle yaptığımızı iddia edelim, hiç fark etmez.  Çünkü iyi ve kötü değerlerini “insan prototipi” belirlemektedir. Bir yandan empati kurmayı tavsiye ederken diğer yandan benim adıma düşünme! deriz. Bir yandan biz söylemeden anlaşılmayı umarken (bunu sevildiğimize işaret sanmaktayızdır), bunu yapmak için uğraşanlara “beni katagorize ediyorsun, benim adıma düşünüp karar veriyorsun” deriz. İnsan, dualitik ortamda tahtarevallinin bir bu ucuna bir diğer ucuna sıçrayıp durur. Ve bunun farkına varması nerdeyse imkansız. “Nerdeyse” kelimesinin ardına saklanmış o küçük evrim ihtimali ise gerçekten büyük kararlılık ve sebatkar bir çalışma gerektirir. Ve fakat bu bile birey adına yapılmış bir mehdiyedir 🙂 Çünkü kimin hangi noktada bilinçsizce sarf edeceği saçma sapan bir sözün, kimde ya da nerde devasa bir dönüşüm yaratabileceği öngörülemez. Fark etmez. Hiç bir edim bir diğerinden daha değerli değildir. Üstelik edimsizlik hali bile her hangi bir edimden daha değersiz bulunamaz. Hep birlikte oynadığımız belirsizlikten “pırıltı” çıkarma oyununda…

Yedinci yıl
Blog / 03 Temmuz 2010

Oyun Kuramı’nın yedinci yılına girmişiz. Bana sanki çok daha uzunmuş gibi geliyor. Bu yıllar içinde bi kaç kez o satırları daha anlaşılabilir hale getirmek gerektiğini düşündüm ama sadece düşündüm. Bunun için gereken motivasyonu bulamadım.. Sihirli bi el omzuma dokunup “işte şimdi sırası” demedi. Bugün evimde köklü bir tadilat başladı, bikaç senedir akılda olan ve yine yukardaki sebeple öyle yüzer gezer bekleyen bir iş. Umarım kolayca hallolur. Ve ben sessiz sedasız ortalarda gezinirken (ustalardan talimat gelir diye hazır nazır beklemekteyim) birden oyun kuramına neden açıklamalar getiremediğimi anladım. O zaten bendim altı tam bitmiş yıl önceki ben. İnsan kendi hakkında (aynaya bakmaksızın) nasıl açıklama yapabilirdi ki? Şimdi, yedinci yılın içinde kendimi ona yabancılaşmış hissediyorum. Sanırım artık başka bir yapılanma içindeyim. İnşaat ne zaman biterse ben de o zaman yeni bir gözlükle bakabilmeye başlayacağım. Geçen bu yıllar zarfında yüreğimi kıpırdatan şeylerle ilgilendim, değilse parmağımı bile oynatmak gelmedi içimden. Giderek daha az mantık kullanan biri oluyorum galiba. Bu halim denizin altında sürüklenen bir mayını andırıyor. Birkaç gündür yeni bir yapmama uygulaması içindeyim. Gerçekten de düşünmeyi durduran bir eylem “yapmama”. Her zamanki gibi beklentisizim. Boşum, gereksizim hatta.

Oyunun mükemmel maddesi…
Felsefe ve Kuantum / 31 Mart 2010

Oyunun mükemmel maddesi ve manası, insanın bilerek ya da bilmeyerek  ilgisiyle şekil alır ve sonsuzca sürebilir. Şimdi hemen bunu unutalım. Çünkü Yeryüzü yani dişi cinsi, deşifre edilmekten nefret eder. Ve onun gazabına uğramak istemeyiz. Bilecek ancak bilmediğinize kendinizi ikna edeceksiniz. Görecek, görmemiş gibi yapacaksınız. İsterken istemiyor gibi olacaksınız. Kendin olmadan kendin olmayı başarmalısınız. Yani İKİ arada BİR derede kalınız. (BKÖ’den alıntı)

Oyun Kuramı neden oyun kuramı?
Felsefe ve Kuantum / 14 Mart 2010

Altı sene önce tüm düşünenlerin, teologların ve bilim adamlarının yaptığı gibi ben de dünyanın ve evrenin ne olduğuna dair bir metin yazdım. Gerçi bu sadece bir düşünce dizgesinin sonucu değildi. Şüphesiz tüm hayatım boyunca gözlemlediğim, okuduğum ve yaşadıklarımın bir bileşkesi vardı ama ondan daha çoğuydu. Bir gece, iki saat içinde hiç hesapsız ve plansız bir akıştı o metin. Ben bile bazı yerlerini çok daha sonra anlayabildim. Son derece yetkin bir arkadaşıma okuttum. O da benim kadar hayret etti. İsmine oyun kuramı demiştim. Şüphesiz Prof. Nash’ın herkese duyurduğu oyun teorisinden haberliydim ve fakat onunlla ilişkisizdi bu isim. O arkadaşım bana bu isim benzerliğinin ilerde sorun yaratacağını belki değiştirmek isteyebileceğimi nazik bir dille hatırlattı. Onu ciddiye aldım, düşündüm taşındım, bazen farklı başlıklar koydum bilgisayarda uyuduğu odaya.. Ve fakat hiç memnun olmadı, onları sevmedi ve olabildiğince çabuk silkelenip attı üzerinden o isimleri. Sonra ben de kendisine hak verdim, çünkü kendisi “OYUN” kavramını matematiksel isim eşinden daha çok hak ediyordu. Oyun kuramının kısmen açılımı Bir Kadını Öldürmek kitabında ele alındı. Fakat hala o derece örtük bir anlatımdı ki, bunu değil anneanneme (Feynman’ın kulağı çınlasın!) üst düzey entellektüellere bile anlaşılır kılmak zordu (imkansız değil, anlayan anladı). Son derece zeki, becerikli ve hatta nerdeyse herşeyi bilen ( emekli…