Kol Boyu Almak

Siz, biz, hepimiz “kol boyu” terimini okul yıllarından hatırlarız ama eminim hiçbiriniz  Sibel Atasoy kadar bu konuyu rahat, güzel ve anlaşılır bir anlatımla anlatmamış ve hele hele hiç böyle bağlantı kurulduğunu duymamışsınızdır. ———————————- “Peki o söylediğin “kol boyu” neydi teyzeciğim?” “Sizin okullarda jimnastik dersi yok muydu? Nasıl sokuyordu hocalarnız sizi hizaya?” “Evet, kol boyu alırdık doğru da, ben ilişkiyi anlayamadım.” “Anlarsın anlarsın. Şimdi anlayacaksın. Düşün bakalım, ne işe yarar kol boyu?” “Hımm… Belirli bir mesafe aralığı bırakmaya yarar sanırım” doğru mu gibisine önce dayısına sonra kadına baktı. “Hah! Bak nasıl bildin işte … Yanındakine o mesafeden fazla yaklaşamazsın ama uzaklaşamazsın da, değil mi?” Arada hocanız bunu tekrarlatır, uzaklaşan varsa ya da yakınlaşan yeniden aynı mesafeyi tutturur. İşte, aşık ama engelli bir adam yakaladı mı kadınlar, onu daima kol boyunda tutarlar. Ondan akan beğeniyi, takdiri ve seninki gibi aşık şehla bakışları hep alacak kadar yakın fakat ancak parmağının ucunu dokunacak kadar uzak. Kadın evleneceği erkeği bulduktan sonra bile kol boyundakileri saklamaya devam eder, bir ömür sürse bile. Artık adamların mecali ne kadarsa! Onlar kadının görevlerini eksiksiz yapabilmelerinin enerji kaynağıdır. Kol boyunda hiç adamı olmayan kadın, tez çöker.” “Yani Meltem’in bana ihtiyacı var?” “Hah şunu bileydin” kıkır kıkır beş yaşında bir çocuk…

Bir Kadını Öldürmek

Merhaba :)) BKÖ önceki gün bitti. Vizyonu, kurguyu, anlatımı, yazmayı sanki birçok kişi yazmış gibi. Genelde okuduğum kitaplarda yazarın izini bulurum diye düşünürüm. Sizin izinizi bulmak zor :))) okumak, bitirmek bugüneymiş. Sıra SKA da. Önce bulmam lazım. Aloha 😊 Gülbahar Biler Bu güzel bir sürpriz oldu bana Gülbaharcığım, her okuyanla bir kez daha yazıyor kendini kitap, belki o sebeple benim izim bulunmuyor artık 🙂 Olabilir mi? Gülbahar Biler Aa evett kitabın başlarında “Belki bu satırları siz on sene sonra ve dünyanın başka bir yerinde okuyacaksınız ve size sadece kelimelerle ulaştığımı sanacaksınız. Oysa bu doğru değil.” :)) kitap basılalı tam da 10 yıl olmuş. “Her şey aynı anda aynı yerde oluyor. Ben aslında sizin aklınızdan geçeni yazıyorum” ne hoş bir ilgi talebi. Çok güzel Sibel Atasoy 11 yıl oldu yazılalı, evet 🙂 O zamanlar anlaşılması biraz güçtü ama şimdi daha kolaylaştı sanırım, sana nasıl geldi? Gülbahar Biler Tabi ki soyut olan yerlerde tıpkı rüyalarda hissettiğim gibi algıladığım, anladığım ve dile tam da getiremediğim yerler oldu. Tohumun ne vereceğini göreceğiz elbet 😀😀   Sibel Atasoy Çok güzel söyledin, teşekkür ederim. Umarım kısa sürede SKA’yı da okursun, onun akışı çok daha basit ve heyecanlıdır.

Boyutlar arası Değişim Yeteneği-serüveni
esinti , YENİ DÜNYA / 06 Mayıs 2014

Perdeleme sureci-unutma- basladiginda, eril kutbiyet, Aklin Matrisini kendine cekti. Disiye ise Aklin Potansiyel Vericisi gitti. Bunun karsiliginda erkege Bedenin Potansiyel Vericisi, disiye ise Bedenin Matrisi cekildi. (Ra Bilgileri) Bu ifadeleri ANlamak Icin buyuk arkana kartlarina ve insan davranislarina bakmak yeterli. Dün izlediğim bir filmde ya da başka bir yerde hatırlamıyorum şöyle diyordu; Kadın ve erkek birbirini kışkırtmak için vardırlar. Kutbiyetin yani dualitenin kışkırtıcı etkisini zaten biliyorduk hatta BKÖ kitabını nerdeyse tamamen bu konuyu açıklayabilmek için yazmıştım. Aslında aynı anda 3’ü de yazmak zorunda kalmıştım, yani eylem/katalizör. ve sentezzz. Şimdi sıra 5’e geldi. Niye dördü atlıyorum? Atlar mıyım hiç dünya anamızı. O zaten canımızın kanımızın ANımızın içinde  5, yani Saf Değişim, Boyutlar arası Değişim Yeteneği-serüveni. Allah yolumu-zu açık etsin.

Her şeyden önce BİR varmış. BİR taşıyormuş

Bunu bir örnekle izah edeceğim, lütfen bu fantastik öyküyü sakince, sanki dedeniz size uyku öncesi bir masal anlatıyormuş gibi okuyun. BİR varmış BİR yokmuş, Her şeyden önce BİR varmış. BİR taşıyormuş, öyle ki  bir yürek atışı gibi önce taşıyor sonra geri topluyormuş. O taştığı her bir “an”, bizim zaman hesaplarımıza sığmayacak denli uzun bir yayılma oluşuyormuş. Hani yılbaşı kutlamalarında kendi üzerine kıvrılmış şakacı bir oyuncak düdük vardır. Ucundaki delikten üflediğinizde kendi üzerine kıvrılmış kısma hava dolarak kıvrım açılır, öne doğru aniden uzanan bir dil gibi düz boru haline gelir. Ve siz ağzınızı delikten çektiğinizde o yeniden kendi üzerine kıvrılır, yuvarlak acayip/eğlenceli düdük olur. İşte BİR’in her nefes verişini aynen bunun gibi hayal edin. Bu yayılım her yöne doğru ve muhtemelen holografik yapıda olmaktadır. Bu acayip düdük gibi açılan dilin yapısı; birçok renkli, kendi aralarında guruplaşmış incecik, ipeğimsi iplikçikler gibiymiş. Zamanın olmadığı yerde bu taşma/toplama işlemi sürüp gidermiş. Derken sebebini asla bilemeyeceğimiz bir KAZA olmuş. Taşma esnasında sonsuz açılara doğru yayılan bir gurup ipek tel birbirine dolaşmış ve toplama anında kaynağa geri dönememiş. Fakat o grubun içinde her zaman kaynağa geri dönme bilgisi hatırlanmış. Zaten bunu unutmasına imkan yokmuş; çünkü yanından, altından ve üstünden bir taşan/bir toplaşan yayılım devam ediyormuş. Üstelik…

Ne yapacağı belli olmayan parçacıklar, kaos ortamı!

Bölüm 24 Dünyanın bir prototip olduğu apaçık ortada duruyor. Dünya ve bildiğimiz ya da yaratılmasına katkıda bulunduğumuz evren (dünyadan bakışla varolabilen evren), yalnızca zihnimizin yansımasıdır. Zaten evrenin ve olası bütün illüzyonların (oyunların) kaynağı ve oturduğu yer zihnimizdir. Dolayısı ile bütün illüzyonlar iç içe aynı yer ve zamanda varoluyorlar. Birinde olan diğerini etkiliyor Biz Dünya’yı taklit ediyoruz; alet edevat, teknoloji yapıyoruz. O da bizim duygu-düşünce bileşenimizi taklit ederek oluşup, genişliyor. O gelişirken biz onu taklide devam edip süper teknoloji üretiyoruz. Yok yok, biz bu oyunu sonsuza kadar geveleriz. Oyun kurucularımız bize, dolayısıyla kendilerine müthiş torpil geçmişler. Düşünsenize dünyanın görünen, şu anda bildiğimiz haliyle düzeni, atom altı parçacıkları gibi davransaydı ne olurdu halimiz? Ne yapacağı belli olmayan parçacıklar, kaos ortamı! Sanırım dolaşık ipeksi atalarımızın ilk ortamları buna benzerdi. Bazı şekilleri anlaşılır kılabilmek, dikkatimizi çekebilmek için çok uğraşmış olmalılar. O kaostan, yirmidört saatte kendi etrafında, 365 günde güneş etrafında üstelik uydusu ile birlikte şaşmaz bir titizlikle dönüp duran bir dünya prototipi bulup çıkarmak bence epeyce zahmetli olmuştur. Mevsimler, hayvanlar, suyun havaya, havanın suya dönüşümü öyle milimetrik hesaplanmış ki adeta “ey insan artık bu sefer titre ve kendine dön” diye bağırıyor. Birçok insanın düzene böylesine sıkıca bağlanıp, kaostan delice korkmalarının sebebi genetik hafızalarından geliyor…

Bir Kadını Öldürmek- Kol Boyu Mesafesi

Slm, Hiç bitmesini istemediğim ‘ Bir Kadını Öldürmek’ adlı romanınızı dün akşam bitirdim.Diğer kitaplarınızda olduğu gibi son derece açık, net, kısa ama etkili kelime seçimlerinizi beğeniyorum.Okurken yormuyor insanı ve çok akıcı…Bir kadın olarak romanı bir erkeğin ağzından yazmanızda çok ilginç ve de başarılı….Sınır bilmez hayalgücünüzü konuşturmuşsunuz gerçekten.. Detaycı yaklaşım bir romaniçin gerekli elbette hayat detaylarda gizlidir bencede. Fakat, özellikle ‘Go oyunu’ hakkındaki detay bana biraz, harika bir film izlerken araya girmiş çoook uzun bir reklam gibi geldi.Bir ara konuyu unutur gibi oldum sanki.’Her eleştiri bir armağandır’ mantığı ile şunuda söylemek istiyorum.’Oyun Kuramı’ konusu da çok güzel ve derin bir konu aslında ve belki de ayrı bir kitap konusu olmayı hakediyor bence… Fakat romanın sonunu nasıl güzel bağlamışsınız bayıldım…Bir de ‘ kol boyu mesafesi’ konusu beni etkiledi doğrusu… En kısa zamanda yeniden bastırmanızı diliyorum ki, arkadaşlarımda bu güzel eserden benim kadar zevk alabilsinler…Sevgilerimle…:)) Firdevs Tokalak

Bir Kadını Öldürmek (namı diğer BKÖ)

Sevgili Sibel Hanım, Güzel bir sabah dileği ile, Öncelikle sizi “Bir kadını öldürmek” kitabınızı okuyunca tanıdım.. kitap beni şok etti. O dönemdeki düşüncelerimle çok çakıştı. Sonrasında  sitenize ulaştım, yazılarınızı okuyorum, karşılıklı sohbet etmek kadar olmasa da bana çok keyif veriyor. Kitabınızı da 2006-2007 arası bir zamanda okumuştum, tekrar elime aldım ve gözden geçirdim, çok da iyi oldu, unuttuğum bazı bölümlerin yaşamdaki karşılığı da zaten 2007-2012 arası olmuş çok iştahlı bir tekrar oldu.. Öncelikle, kurgusu çok iyi. en sonda özetini çıkardığınız felsefi düşüncelerinizi, romanın tamamına çok güzel dağıtmışsınız. Ama en çarpıcı olan OYUN teoriniz! ve onu yorumlama biçiminiz..Anlattıklarınızın bir kısmına okuduğum başka kitaplarda rastlamıştım  nedense şu anda aklıma “gönülsüz bir mesihin serüvenleri” geldi. O da beni çok etkilemişti. Şimdi Mesnevi yi okuyorum, oradaki hikayelerin içindeki mesajlar da sizinkilerle çakışıyor ve müthiş. Ben genelde sahada oynamayı, tribünde oturmaya tercih edenlerdenim. Bu yüzden de, sık sık yara bere içinde kalırım.. OYUNA çok kapıldığımda, mesafeyi kaybediyorum, ama oyunun hakkını vermek için de bu gerekli gibi geliyor bana.. gerçi son zamanlarda oyunun ortasında fark ediyorum ve kaptırmamaya başlıyorum, ama bu sefer de oyun içinde oynuyormuşum gibi bir his duyuyorum. Bu arada rüya sohbetlerinin yapıldığı yere gelmem fiziksel olarak mümkün değil ama paylaşmak ta istiyorum.. Bir…

Cinsellik, bilinmeyene ulaşma arzusu mu?

Ve aynı zamanda beklenmeyene aniden ulaşmanın da bir yoludur belki! Cinsellik, farklı olanı imal etme makinası olarak da düşünülebilir. Tekvin, “bir tek olanı bölerek, erkeği kadınla sakatlayarak, onları çoğaltmak için başlangıçtaki varlığı yeniden oluşturmaya zorlar” der! Neden? Neden erkek ve kadın, cinsellik aracılığı ile, bıkıp usanmadan TEK varlığı oluşturmyaa çalışırlar? Ötekinin sonsuza kadar kovalanışı, türün her kez yeniden birleşmeye yazgılı olduğu o çevrimler dizisi böylece doğrulanmış oluyor. Size anne ve babanızın genlerinden hangi genetik piyango çıktı?! Geleceğinizin tasarımları DNAnızda yazıyor mu?! Bizim bütün insanlık tarihimiz öğretmeye odaklı olmuştur. Fakat modern biyolojiye göre, çevreden gelen talimatları doğrudan doğruya, yani doğal ayıklanmanın dönemeçlerinden geçmeksizin, DNA’nın içine kaydetmeye imkan verecek her hangi bir moleküler mekanizma yoktur. Yani doğa dediğimiz bileşim doğal seleksiyon ile bizi bir asansörde ilerletmektedir. Bizler ise her şeyi kendimiz biliyoruz,yapıyoruz yanılgısıyla acı ve arzu treninde debeleniyoruz. Oysa kompartımana kurulup, camıyı yarıya kadar açıp, o güzel ritmik ray seslerini dinlerken, mis kokuları koklasak, geçtiğimiz yerleri zevkle seyretsek nasıl olur diyorum ben? Erkeği kadınla sakatlayarak, zamanı ve dolayısı ile “gelecek” yanılgısını, yani OYUNu olasılıklı kılıyor. Oyun kötü mü? Hayır… Özellikle oynadığını biliyorsan eğlenceli bile olabilir. Fakat BKÖ’de söylediğim gibi bal yiyen baldan usanır mı?! Sizler ne düşünüyorsunuz bu konuda? -2005 yılı günlükten-…

Yine fark etmez :)
esinti / 22 Aralık 2011

Tanrısallığın basitlik, yalınlık olduğunu fark ettiğinizde – o kadar yalın ki, şu an bildiğiniz insan zihniyle onun sırrına erişmek, derinliklerine varmak mümkün değildir; o yalnızca hissedilebilir, yalnızca deneyimlenebilir – öylesine yalın ki, karmaşa/zorluk oyununu oynamaktan vazgeçersiniz. O, öylesine parlak bir duruluktur ki, onu anlamaya çalışmaktan vazgeçer ve sadece yaşarsınız. Bu gerçekten zamanların en iyisi ve gerçekten zamanların en kötüsü. Ve gerçekten, fark etmez. (Tobias-2009) ** Bir Kadını Öldürmek (2004) kitabında defalarca geçiyordu fark etmez 🙂 Terasta yıldızların altında oturuyorduk. Yediğimiz yemeklerin artıkları hala masada duruyordu, ışık yakmamıştık. Öylece kendi sandalyelerimizde sessizce oturuyorduk. Böyle ne kadar zaman geçtiğini ne o zaman ne de şimdi bilemiyorum. Birden bir genişleme duygusu başladı, önce ikimiz ve aramızdaki masa, derken bütün bina, boğaz, İstanbul… Tam olarak tarif edemeyeceğim bu deneyim ilk kez bu kadar güçlü ve başka birinin yanında oluyordu. Sanırım genişlemenin bir aşamasında “ne oluyoruz” endişesi duydum, ona baktım. Öylece ileriye doğru bakıyordu (her zamanki gibi). Dayanamayıp konuştum. Deneyimi dillendirdim ve bitti. Ben o HALi heyecanla ona anlatırken, o sakince dinledi ve çoğunlukla yaptığı gibi “bak seeeennn” dedi. En sık kullandığı iki kelime budur, diğeri de “fark etmez”. Hemen geriye dönüp bir durum değerlendirmesi yaptım ve geçen süre içinde “hiç düşünmemiş” olduğumu kabul etmek…

Sıçrama Taşları
Felsefe ve Kuantum , Kitap Özetleri / 08 Aralık 2011

Sıçrama taşları, göz görgüsü! Sonsuza kadar durmadan akacak olan o nehri geçmek için sıçrama taşlarına ihtiyacımız var. O taşlar ki, iridirler ve suyun akışına heybetle direnirler. Onlar öylesine güçlü olmasaydı güvenle basamazdık üzerlerine. Taşlara basa basa, taşlara bağımlılığı atlarız aslında. Ey insan! Sen olarak kalmaya devam ettiğin sürece her ihtiyaç duyduğunda ayağının önünde bir taş bulacaksın. Kendi gelendir onlar. Akan su kendi engelini sürükleyerek kendi getirir. Akan suya dikersen gözünü; çeker seni, akıp gitmek yokluğa karışmak istersin. Taşa dikersen gözünü; durup soluklanmak, hesap çıkarmak istersin. Bir kurtarıcı gibi heybetle dikilir ayağının dibinde. Ne kadar şanslı olduğuna inanmak istemezsin, sevinçle alkışlarsın kendini. Bu taşlar bazen de acı verir, kabus olur; eğer kıyıda değilsen ve hızla akan nehrin içinde kontrolsüzce sürükleniyorsan. Bir sırtına çarpar, bir böğrüne! Ne zaman nerede rastlayacağını bilemediğin için sakınamazsın da onlardan. Birinin ağrısı geçmeden diğeri gelir. Taşların hikmeti kıyıya çıkıldığında anlaşılır. Nehri enine katetmeden boyuna ahkam kesilmez. Önce, bir kıyıya tırmanırsın güç bela. Oynaşırsın bir süre. Pek büyük şey başarmış olmanın keyfini çıkarırsın. O kıyının girdisini çıktısını öğrenirsin. Sonra sıkılınca döner nehre bakarsın. Evvelce kaburgalarını deşmiş olan taşlar bir başka görünür şimdi gözüne. Birinden diğerine sıçrayarak alt etmek istersin nehri. Onu yenmek karşı kıyıya geçmek gibi görünür sana….

Parçalamak ne için?
esinti / 02 Kasım 2011

Ama bir anlamda Atlantis zamanında, hepimiz biraz saf ve deneyimsiz olarak, hepimiz Ruhun çocukları olarak oynadığımız o büyük oyunu oynarken dedik ki, “Hadi şunu alıp havaya uçuralım.” Çocukken bunu yapmadınız mı? Küçük kamyonlarınızı ve oyuncaklarınızı alıp parçalamadınız mı? Bu çok eğlenceliydi! Bu inanılmazdı! Bum – parçala! Ve ne oldu? Eh, o zaman daha büyük ve daha güzel bir oyuncak geldi. Oynayacak daha büyük bir oyununuz oldu. Diyor Tobias (tıklayınız)… Bilim de hep parçalıyor, Felsefe de. Sebep ne peki? Sebep bileşenleri tanımak, daha da sadeleştirirsek; MERAK! Peki tüm parçalamalar merak saiki ile mi? Değil galiba, yok etmek amacı ile kızgınlık ve nefretle de parçalarız bazen. O halde parçalamakta niyet önemli galiba? Peki “Kızgınlıkla” yok etmek isteyen neden kızmış olabilir? ** Özgürlük nedir biliyo musun (bu yaşa geldim, öğrendiğim ve hala bu fikirde olduğum şey); bi seçim yaptığında seçmediğini kesin biçimde öldürmektir. Eğer seçmediğin olasılık hala aklında kalırsa, tüm hücrelerini gizli gizli değil alanen zehirler ve hızla ölüm yolcusu olursun. not: Kesin biçimde öldürmek ise yakmak ile mümkün gibi görünüyor. Hani denir ya “gemileri yaktım”! Yani geri dönüş ümidini ortadan kaldırdım anlamındadır bu. ** İnziva sedece geçici bir süre için sessizlik ve doğanın natural (artı eksi yük taşımayan doğallığı) ile arınmak, bi…

Kadınlarla ilgili
esinti / 23 Ekim 2011

Küçük bir kızken ve büyürken, kadınların nasıl olup da bu kadar acımasız olabildiklerine şaşırıyordum. Özgürlüklerini tamamen kaybetmiş erkeklerin yürek paralayıcı durumlarına üzülüyordum. Fakat yine de yerine oturmayan bi şey vardı, kadınlar neden bu kadar kötüydü(!), yani durup dururken?! Sonradan bunun bir ödeşme olduğunun farkına vardım. Her şey yerli yerine oturdu 🙂 “uslandırılmış” kadınlar kaybettiklerinin acısını misliyle çıkarıyorlardı, tabi bilinçli değiller muhtemelen, ama psişeleri her şeyin farkında. Böylece köleleştirilen kadınlar efendilerini köleleştirdiler. Ne büyük bir öç alış! ** Eğer ihtiyacınız olmayanları istemezseniz ihtiyacınız olan şeyler size gelecektir. Ama pek az kimse bu tamamen tutkusuzluk haline erişebilir. O çok üstün bir durumdur. Özgürlüğün hemen eşiğidir. (Maharaj) Neden ihtiyacımdan fazlasını istiyorum? diye soruyoruz. Açgözlülük, hepimizin ve son bin çağların en büyük handikabı! Birazcık geri çekildiğinizde onu her yerde iş başında görebiliyorsunuz. Ama yerinize geçince yine de kendinizi onun parıltısından alamıyorsunuz. Dün genç bi arkadaşımla konuştuktu buna benzer bişeyi; içimiizde bi boşluk var ve onu neyle dolduracağımızı bilemiyoruz. Çoğumuz parayla doldurulacağını çünkü paranın herşeye dönüşebileceğini düşünüyor, kimi cinsellikle, kimi dinle ve türevleri, kimi çocuğu ile (en korkuncu da bu sanırım) doldurmaya çalışıyor! Velakin dibi delik bi şey neyle doldurulabilir ki! :(( ** Peki çözüm ne? varsa eğer ve rahatsızsak bundan? Ben kendi çapımda şöyle…

Zihnin Ötesi
YENİ DÜNYA / 29 Ağustos 2011

Enerji savaşının insanlığın çoğu için gerçekte meydana geldiği yer, zihindir. Zihin. O ille de büyük savaş meydanlarında olmuyor; zihinde oluyor. İnsanlık, içinde bulunduğu, uzun zamandır içinde bulunduğu zihinsellik çağından çıktığı muazzam bir evrimden geçiyor. Gerçi (süre) tartışılır, ama nereden baksanız 800 ila 2.000 yıldır çok zihinsel bir dönemdeydi. Bunun ötesine geçiyor, ve kendi kişisel deneyiminizden bildiğiniz gibi, bu zorlu (bir süreçtir). Kendi zihninden nasıl çıkarsın? Zihnin, enerjiyi kontrol eden ve yöneten ve tüketen o şeyin, muazzam miktarlarda enerji talep eden ve tüketen o birimin, zihnin ötesine nasıl geçersiniz? Bedenin değil, zihnin. Kitle bilinci şu anda bundan geçiyor. Öyle hemen durulmayacak, ama er ya da geç kitle bilinci zihnin ötesine evrimleşecek. Siz bunu şu anda yapıyorsunuz. Bir süredir yapıyordunuz. Zihnin ötesine girdiğinizde… zihnin ötesinde ne var? Zihnin ötesinde ne var? Bağıra çağıra söyleyin. Farkındalık ve bilinç hepsi zihnin ötesindedir. Sezgi. Artık şeyler hakkında düşünmeniz gerekmez, onları sadece bilirsiniz. Artık denemeniz ya da gayret etmeniz gerekmez. Şimdi, bununla kastettiğim, şeyleri anlamaya çalışmaktan vazgeçmenizdir. Şeyleri organize edip planlamaktan vazgeçin. Gayret etmekten vazgeçin. Şimdi, bu, yataktan çıkmayacaksınız anlamına gelmiyor, tabii istemiyorsanız başka. Ama ona karşı itmekten vazgeçin. Şu zihinsel eylemi (aktiviteyi) durdurun. Dırdır eden o kuşku içinize girdiğinde, beyin enerjisi tüketimi devreye girdiğinde, o…

Step and skip!
Felsefe ve Kuantum , Kitap Özetleri / 13 Aralık 2010

Every meaning is like a single stone that you step on when you are crossing the river. It’s just to step on, not to stay on. Step and skip! Be light and lithe. Don’t stare at it, or your foot will wobble. The running water takes your soul. And you fall again. I would say that it doesn’t make any difference, if there wasn’t, inside of you, the desire to get out of the water. Focusing on freedom doesn’t bring it about. Sibel Atasoy 2004 Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir. O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil. Basın ve sekin! Hafif ve kıvrak olun. Gözünüzü ona dikmeyin, ayağınız titrer. Akan su içinizi alır. Ve yine düşersiniz. Eğer içinizde çıkma isteği olmasaydı fark etmez derdim! Özgürlük ona odaklanmamaktır. sa Bir Kadını Öldürmek kitabından

Oyunun mükemmel maddesi…
Felsefe ve Kuantum / 31 Mart 2010

Oyunun mükemmel maddesi ve manası, insanın bilerek ya da bilmeyerek  ilgisiyle şekil alır ve sonsuzca sürebilir. Şimdi hemen bunu unutalım. Çünkü Yeryüzü yani dişi cinsi, deşifre edilmekten nefret eder. Ve onun gazabına uğramak istemeyiz. Bilecek ancak bilmediğinize kendinizi ikna edeceksiniz. Görecek, görmemiş gibi yapacaksınız. İsterken istemiyor gibi olacaksınız. Kendin olmadan kendin olmayı başarmalısınız. Yani İKİ arada BİR derede kalınız. (BKÖ’den alıntı)