Bilimkurgu benzeri gelişmeler
Felsefe ve Kuantum , Güzel Haberler / 24 Eylül 2019

Dragonfly Projesi Nasa’nın 2026 yılında başlayacağı Titan’la ilgili görev. Güneş sisteminin ikinci büyük ayı olan Titan, Satürn’ün uydusu ve şartları itibariyle dünyanın ilk zamanlarını andırıyor. Kalın bir buz tabakası ile kaplı olsa da metan ve etandan oluşan çok sayıda nehir,göl ve denizlere sahip.Buralarda henüz bilmediğimiz bir tür yaratık türemiş olabilir. Ya da belki ünlü Solaris, Titandır! Bu arada seyahati dev bir dron yapacakmış. * Işığın yeni bir özelliği keşfedildi: ÖZ-tork Işığın yeni keşfedilen, bir burguyla dönen tirbuşonu andıran andıran özelliği. self-torque. Bu yöntem kullanılarak tıpkı  iletişim cihazlarında frekansların modüle edildiği gibi, son derece ince malzemelerde yapısal değişim gerçekleştirilebileceği söyleniyor.   * AY Yolculuklarında bilmediklerimiz  

Manevi alanlara Yöneliş

Dünyada özellikle son 30 yıldır giderek artan oranlarda manevi alanlara yönelindiği biliniyor. Bunların içerikleri, dinler, uzak doğu öğretileri, şamanik olgular ya da amerikanın modernize ettiği ve bir çok başlık altında öne sürülen tüm yöntemler dahilinde değişse bile amaç aynı; maneviyata yöneliş. Fakat bu “manevi  yönelişin”hangi amaçla böylesine hızlandığına dair gerçek bir araştırma var mı bilmiyorum. Bana sanki teknolojinin sıçrama yapışı ve acımasız bir büyüme gösteren kentleşme, doğadan kopuşla gelen yalnızlaşmanın bir sonucuymuş gibi geliyor. Yani aslında insanlar bu boyutun gerçekliğinden kaçmak için uğraşıyor gibiler. Bazı kişiler bu gidişatı engellemek için manevi arayışı küçümseyip çeşitli aktivitelerde cesurca yer alıp bizzat ellerini taşın altına koyuyorlar, bu da ayrı bir grup oluşturuyor kanımca. Yukarda belirttiğim yöneliş sebeplerinden eksik bıraktığım şey ise bilinçlenme arzusu; bunu hangi sebeple talep ediyoruz diye baktığımızda kısaca “görüş alanımızı” artırmak, hayatla daha kolay baş etmek, problemlerimize daha geniş perspektiften yaklaşıp onları anlayabilmek ve sonuç olarak İLİŞKİLENDİRME kabiliyetimizi artırmak diyebiliriz.  Eski yazılarımda ben de sık sık belirttim; “şimdi ve buradan başka zaman-uzay” yok ki nereye kaçacaksınız diye sordum. Yanlış anlaşılmasın, tüm bu arayışları gayet olumlu buluyorum fakat amaçta bir aksama seziyor, hatta bunca yıl sonunda fiilen gözlemliyorum. Bazen kişilerin kendi farkında olmadıkları biçimde; ya bu dünyada elde edemedikleri farklı güç/güçler…

Merak ettiklerimiz ve öylesine esenler

Kimileri dijital oyunların çocuklar ve ergenler üzerinde olumsuz etkilerinden bahsede dursun bazı bilimsel araştırmalar da bu konuda kayda değer bir fark gözlenemediğini söylüyor. Gerçi belki saldırganlığa yol açmıyor ama günde üç saatin üzerinde bu oyunları oynayanların diğerlerine oranla olgunluk seviyelerinde dikkat çekici bir fark olduğu da bulgulanmış. Belki de bu onların yaşları ve değişen çağ itibariyle normaldir. Aslında kimse Z kuşağının ne olup ne olacağını kestiremiyor. Araştırmacı Mirjana Bajoviç bu oyunları günde üç saatten fazla ve grup olarak oynayan gençlerin dış dünyadan kopma eğilimi sergilediklerini, bu sebeple yeterince fırsata(!) sahip olamadıklarını göstermiş. Söylendiğine göre Sanal ve şiddet içeren bir dünyada fazla vakit geçirmek oyucuları çeşitli sosyal deneyimleri geçirmeleri gereken zamandan çaldığı için, doğru ve yanlışı (!)  ayırt edebilecek algıyı geliştirmelerine engel oluyor. Peki bu şimdi gençlerin kusuru mu oluyor yoksa bu oyunların yaratıcılarının kusuru mu? ve üzerlerinde bir kontrol mekanizması olmadığından mı? Bence tıpkı ilaç ve yiyecek için uygulanan FDA gibi bir merkezden onaylanmalı bu oyunlar. Bunun sonuçlarını görecek kadar yaşayabilecek miyim bilmiyorum. Ben de küçüklüğümden bu yana strateji oyunlarına meraklıyım ve muntazam oynarım. Hatta son yıllarda sorumluluğum azaldığından günde üç saate yakın oynuyor olabilirim. Ve biraz asosyalliğim var evet fakat bu durum yumurta-tavuk döngüsüne benziyor, acaba zaten asosyal olduğum…

Robotlar aslında ne ister?
esinti , YENİ DÜNYA / 21 Ocak 2018

Biz insanlar da robotlar gibi yazılımlarla doluyuz. Aramızdaki farkın duygular olduğu söylenir bilimkurgularda fakat bu da muğlak bir ayrım çünkü duyguları düşüncelerimiz, düşüncelerimizi ise zaten yazılımlar oluşturur. Robotlar ölmez biz ölürüz.Aslında onlar da eskir, parçaları yazıılımları güncellenir ve sadece çok daha uzun dönem için kişiliklerini korurlar. Ban göre kendi aralarında üremiyor oluşları şimdilik en belirgin farkımız çünkü insanlardaki üreme, yeni bireyin anne babadan randomsample aldığı şeylerle (tesadüfi seçim) oluşuyor ve yeni bir şey ancak böyle ortaya çıkabilir. Yazılımların icat edemeyeceği denli tuhaf ötesi bileşimler çıkıyor ortaya insanda. Örneğin robotların turing testini geçmeleri bana pek olası gelmiyor.çünkü onlara 50 tane lisan yazılımı yükleseniz dahi, annenin yavrusuna yüklediği manada olmaz yani gerçeklik belirmez. Orada devreye giren bambaşka bir şey var. Bunların başında belli belirsiz işleyen bu iyi bu kötü, bu doğru bu yanlış vardır. Bunlar eğer robota yazılımla yüklenirse çok net olacağından onu kandırmak kolay olur ama insanı kandıramazsın bu anlamda. Örneğin  robotlara ahlak normlarını herhangi bir kültürü baz alarak yazılım olarak yükleyebilirsin ama bu asla mother tongue (ana lisanı) ile yüklenen büyünün yerine geçmez bence. Robotlarda özgür irade olmadığı söylenebilir. Bu da hayli tartışmalı bir konu. Bazen ben bir kere ve özel bir durum için insanımsı bir yaratığa özgür iradesiyle hareket etmesi…

Bilim, Bilimkurgu ve fantastik kurgular

Pek çok okur, fantastik edebiyat dendiğinde ya burun kıvırır ya da çocuk işi onlar deyip geçiştirirler. Fakat edebiyatın fantastikle doğduğunu biliyorlar mı dersiniz? Yazılı ilk edebi eser olan Gılgamış Destanı, Uruk Kralı Gılgamış’ın ölümsüzlüğü aramasını konu alır. Böylelikle diyebiliriz ki edebiyat, fantastik kurgu ile başlamıştır. Destanlar, mitolojiler ve hatta doğruluğu halen tartışılan tarihi yazıtlar bile fantastik kurgunun özü ve kaynağıdır. . Düşleri ya da macera duygusu olmayan bireyler de toplumlar da durağanlığa hapsolur. Einstein, “Hayalgücü bilgiden daha önemlidir,” diyerek düşünmenin, hayal etmenin ve hayal ederek yaratmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Fizikçi denildiğinde insanların aklına Einstein gelir genelde, ikinci sırada gelen bir fizikçi varsa o da Hawking’dir. Ama ülkemizde çok az insan Feynman adını, onun fiziğe eşsiz katkılarını veya bilimi geniş kitlelere sevdirmek için geçmiş geçmiş bütün bilimadamlarından daha çok katkı yaptığını bilir. Feynman’ın en kuvvetli özelliği gözlemlediği olguları kendi kafasında tekrar yaratıp basitleştirebilmesi , bu sayede fizik kuramı haline getirip herkesin anlayabileceği şekilde insanlara aktarabilmesi idi. Bu yüzden Feynman gelmiş geçmiş en iyi fizik öğretmenlerinden biriydi. Feynman’ın iyi bir bilim adamı ve öğretmen olmasındaki en büyük katkı kendisine  babasından gelmiştir. Feynman “The Making of a Scientist”(3) adlı yazısında babasının kendisinin eğitimine ve dünyayı algılayışına katkılarını detaylıca anlatır. Feynman’ın babası…

Büyük Anunnaki İmparatorluğu

Belki önce Büyük Anunnaki İmparatorluğu başlığı ile yayınlanan videoyu izlemek istersiniz, çünkü şimdi onunla ilgili fikirlerimi söyleyeceğim Şimdilik fantastik-bilimkurgu olan Annunakiler (bana göre) konusunu uzun bir zamandır biliyorum, Sitchin’in ilk kitaplarıyla başlamıştı sanırım ve tabi Sümer tabletlerinin yorumlarıyla şekillenmişti. Bu videoda bilim ve kurgu kısmı ayrılmaya çalışılarak oldukça iyi bir özet yapıldığını söyleyebilirim. Bu kurgunun Kryon tarafından destekleniyor olması belki de Lee Caroll’un Anunnaki varsayımına inandırılmış olduğunun bir göstergesidir, ya da gerçekten insanlık tarihi ciddi bir değişim geçirecek. Bu olağan bir şey bana göre çünkü zamanı lineer yapının ürünü olarak algılamaya başladığımızdan beri geçmişin de gelecek gibi şu anda şekillendiğinin farkındalığına oldukça yaklaştık. O halde bu konu ya da her konu ile ilgili temel soru şu: Bu kurguyu gerçekliğe taşımaya yani inanmaya hazır mıyım? Bunun gerçek olmasını ister miyim? Bu kurguya geçit vermek ne tür sonuçlar getirecek ve ben bundan hoşnut olacak mıyım? Daha fazla uzatmanın manası yok, söylemek istediğimin anlaşıldığından eminim. 🙂

Zihin günah keçisi değil
Urban Shaman / 08 Aralık 2015

“Zihin asla Tanrı’yı kavrayamaz. Böylece zihnin yaptığı şudur; onu anlayabilmek için Tanrı’yı kendi dışına yerleştirir. Onu cennete ya da başka bir yere yerleştirir. Onu dışarda bir yere yerleştirir ki analiz edebilsin ve parçalara ayırabilsin ve anlamaya çalışabilsin” Adamus Bu gayet normaldir çünkü ilk prensip İKE bize iç rüyanın dışa yansıdığını ve algımızın derinliği oranında bize görünür olduğunu söyler. Birden ikiye (içten dışa) geçmek Tanrının kendisini bilmesi için gereklidir. Normal olmayan ise, bizim bu durumu unutmuş olmamızdır! Unuttuk mu? Unutturulduk mu? Kötü niyetliler, şeytan vesaire tartışmaları insanlığın büyük trajedisidir çünkü sorumluluğu %100 almayı göz ardı ederek, unutuşu perçinler. Lütfen bunu gözden geçirin sevgili pireshamanlar, zihni günah keçisi yapmakla bi yere varılmaz 🙂 Her şeyin içinde ortak bir bilincin varlığı hem kendi deneyim ve gözlemlerim hem de pek çeşitli sistem ve ustaların çıkarımlarından aşikar oluyor diyebilirim. İfade etmesi biraz zor oluyor çünkü etkileşimlerin yönünü tartışmakla kafamızı karıştırıyoruz biraz.  Evrenin, insanı doğurmak için bir çabası var mı sorusu da bu yorumun bir bölümünü oluşturuyor, Bu soru, Einstein’ı da karışıklığa iten temel bir sorunun başka bir versiyonu; yani Tanrı zar atıyor mu? Einstein zar atmadığını düşünüyordu, şimdi bazılarımız da zar atıyor diyor! Bence ikisi de doğru. Benim şu andaki düşüncem bu iki karşıt görünen aksiyonun birbirini…

Geleceğe projekte edilenler
esinti , YENİ DÜNYA / 05 Aralık 2015

“Bundan önce, gezegeniniz güneşin aktivitesi (heliosfer) vasıtasıyla farklı bir şekilde canlı olan bir atmosfere sahipti ve manyetik ızgarayı insanlığın DNA’sını en azından %50 geliştirebildikleri yere kadar yüklüyordu. Hatırlayın, siz şu anda %30 – % 35 tesiniz. “Bir dakika Kryon, geriye gittiğimizi mi kastediyorsun?” Evet. En sonunda, bunun kanıtını bulacaksınız – ileri uygarlık. Eğer ileri bir uygarlığın parçası olduğunuzu hissettiğiniz yaşamlarınız varsa, öyledir. Bunun nedeni teknolojinizin değil, bilincinizin ileri olmasıydı. Bilinciniz ile şu anda yapamadığınız şeyleri yapabiliyordunuz ve bunları kolayca yapabiliyordunuz. Kendi bedeninizi kendi bilincinizle iyileştirebiliyordunuz. Yoktan gerçek madde yaratabilenler vardı. Tüm bunlar mekanik cihazlarla değil, ileri düşünce vasıtası ile. Size gerçekte henüz düşünülmeyen bir prensip veriyoruz: “Bilinç fiziktir. O fiziksel gerçekliği etkileyen gerçek, ölçülebilir bir alandır.” Öfkeli olduğunuzda hiç bilgisayarınız bozuldu mu ya da ampul söndü mü? Nasıl? Bu fiziktir?” der Kryon   Teknoloji artışının bilinç artışı anlamına gelmeyebileceğini sık sık yazıyorum. Bunu söylemekle teknoloji karşıtı olduğumuz anlamı çıkmasın tabi. Benim kitaptan mini bir alıntı: “Bilimi seviyorum, onun anlayış derinliği yüksek insanların elinde teknolojiye dönüşmesini istiyorum. Tanrı Anu’nun oğulları Enlil ve Enki’nin anlaşmazlığı da buydu sanırım.” Ayrıca okumayı/seyretmeyi sevdiğim ve yazdığım Bilimkurgu türünün de çok değişik fazları var bir çoğu yalnızca mevcut realitemizin daha abartılmış şekilde sunumudur. Bunları seyrederken muhtemelen…

Zihnin Kilidini Açmak -1

İlerleyen yıllarda yavaş yavaş başka bir şey daha ögrendim; evrenin büyük sırlarını anlamak için telepatik olmaya ya da insanüstü güçlere sahip olmaya gerek yoktu. Yalnızca açık, kararlı ve meraklı bir zihne sahip olmak yeterliydi. Duygular hiçbir şekilde his değildir. Onlar vücuttan kaynaklanan, bizi tehlikeden uzak tutmak ve bize yararı olabilecek şeylere doğru yönlendirmek için evrimleşen hayatta kalma mekanizmalarıdır. (mapping the mind) Görünümle öz aynı şey olsalardı bilime ihtiyaç kalmazdı (İngiliz deyimi) Beynimizin kestirmeyi tercih etmesinden dolayı ortaya çıkan yanılsamaya paralaks denir, biz buna “gördüğüme inanırım” deriz, çocuklar “aaaa ay dede beni takip ediyor” der! Galaksiler aşkına gerçeklik gerçek değil mi yoksa 🙂 Örneğin bizim 1 kasım seçimlerinde Araştırma şirketleri neden yanıldı? Bunun aklıma gelen bi kaç yanıtı var (tabi üstünde düşünüp arttırabilirim muhtemelen): 1. Seçimlerde/sayım sisteminde hile yapılmış olabilir 2. Anket esnasında soru yönlendirilen kişilerin, sol beyni ile sağ beyni tercihleri farklı olanlar çoğalmıştır;dolayısı ile soruya baskın sol beyin cevabını vermiş, oy kullanırken eli sağ beynin talimatına uymuştur (yüksek olasılıktır bu bence) Rita Carter, kafataslarımızın içinde -olduğunu sandığımız her günkü varlıktan- farklı bir kişiliği;hırs ve benliğe sahip dilsiz bir tutsak taşıyor olabiliriz diyor. Hatta “bir ben var bende benden içeri” sözü bile çoğu durumda sağ/sol beynin farklı iradeli yapısını gösteriyor…

Sarsılmış Hissediyor!

Evet sarsıldım çünkü Nuh filmini izledim. Beni sarmayacagini dusunerek vizyona girdiginde seyretmemistim, ustelik Russell Crowe’u da severim. Neyse ve bu sozleri yazarken ayni anda seyretmekte oldugum I Origins filmindeki kiz şöyle dedi: “tanri rolunü oynamayi seviyorsun degil mi?” Galaksiler aşkına!! Onu tam ben soyleyecektim nuh’a ve kız repligimi aninda çaldi! Fakat burada dehset bi ironi var, o bunu bilim adami rolu oynayan kocasina diyordu, ben de peygamber rolu oynayan Russel/Nuha demek üzereydim. Hayir hayir her sey bu kadar eszamanlı olamaz, hem ne geregi var! Hayir hayir önceden bileyim, ya da ben yaptim oldu, hem ne fark eder 🙂 Yaratımın ikili doğası, varlık alemi, hiçlik alemi gibi birçok insanı düşündürmüş konular var. Bizler insan olarak sadece belirli aralıkları algılayabilenleriz ve bu limitler değişse , artsa azalsa bile algımız her daim varlık aleminde olur (Bakınız BKÖ ve oyun kuramı), bu sebeple konuya pratik değerler açısından yaklaşmak kafidir. Bu başlıktaki ana fikir, tanrı rolü oynamanın tehlikeli olduğuna dair fikir birliğine varıp, kardeş kardeş yasamaya gönüllü olmak 🙂 Ayrıca şu da var, henüz lineer düşünce sisteminden çıkamamışken, paralel gerçeklikleri, çok boyutluluğu, sonsuz sınırsız şimdiyi yaşamıyor ve sadece hayalini kurmak için debeleniyorken tanrı konusunu önümüze koymak resmen yeni doğmuş bebeğin önüne ispatlanması mümkün olmamış bir matematik…

Sizler neleri yetkilendiriyorsunuz?
esinti , Urban Shaman / 02 Ağustos 2015

Şu haberin düşündürdükleri üzerine bir güzelleme:) GATA profesörü kabul etti: “Şizofreni cin çarpmasıdır.” Cinse bile o senin içinde, kendi üretimin ve yaratımın olunca ne fark ediyor ki! Hangi ismi verirsen ver, ordu malı yer değiştiriyor denir buna hak ağzıyla 🙂 İtirazlar bu söylemin realiteyle uyuşmadığına dair oluyor. Peki onun adına cin yerine bilmem ne nevrozu dendiğinde bu inanç realiteyle uyuşmuş mu olacak? ve Hangi realite? Vereceğiniz hiç bir ismin üzerine atlamayacağım, bana ne isimlerden. Ben her insanın kendi realitesi olduğunu ve bunu da bizatihi kendi iç rüyasıyla görünür kıldığını biliyorum ki buna öznel gerçeklik diyoruz. Ünlü Afrika şamanı Mutwa’nın anılarında, sağaltma işlemini gerçekleştirirken hastanın tespiti/inancı yönünde işlem yaptıklarını, örneğin, hastası kendisine musallat olan bi varlık gördüğünü söylüyorsa, onu çadırdan kovana kadar, sopayla, davulla, tokmakla, sözcükle o şeyi ne kadar gerekirse o kadar zaman kovaladığını ve sonunda hasta “tamam şimdi çıktı gitti” diye ikna olduğunda bile işlemi bitirmeyip, çadırın dışında gözden kaybolana dek o şeyi pataklayarak kovaladığını söylemişti. Mutwa, o şeyi görmüyordu, inanmıyordu da ama hastasının inancı o şeyi (cin vs herhangi bir musallatı) hasta için gerçek kılmaktaydı, bunun bilincindeydi. Gezgin şamanın yolunda da önemli olan pratik sonuçlar almaktır, yöntemleri tartışmak, daha doğru olanı bulmak için kavgaya girişmek vakit kaybı olurdu, hem…

Bilimde yeni düşüncelerin kabulü
Felsefe ve Kuantum , Urban Shaman / 22 Haziran 2015

Bilimde yeni düşüncelerin kabulü, tahmin edilebilir, dört aşamalı bir sıra takip eder. Birinci aşamada septikler (şüpheciler), bu yeni düşünce Bilim Yasaları’nı ihlal ettiğinden, düşüncenin olanaksız olduğunu güvenle ilan ederler. Bu aşama, düşüncenin geleneksel bilgeliğe ne kadar meydan okuduğuna bağlı olarak yıllarca, hatta yüzyıllarca sürebilir. İkinci aşamada septikler, istemeye istemeye de olsa, düşüncenin mümkün olabileceğini; ancak çok fazla ilginç olmadığını ve iddia edilen etkilerinin aşırı zayıf olduğunu itiraf ederler. Üçüncü aşama, egemen düşüncenin, bu düşüncenin sadece önemli olduğunu değil, aynı zamanda etkilerinin önceden düşünülen duruma göre daha güçlü ve yayılmış olduğunu fark etmesiyle başlar. Dördüncü aşama, önceden bu yeni düşünceyi reddeden kişilerin, aynı düşünceyi ilk kendilerinin düşündüklerini ileri sürmeleriyle tamamlanır. Nihayet, kimse bu yeni düşüncenin bir zamanlar tehlikeli bir aykırı düşünce olduğunu hatırlamaz. Bilinmeyen Gücümüz Dr. Dean I. Radin İşte dördüncü aşamadaki unutma çengeli olmasaydı, çevremizdeki beğenmediğimiz ya da beğendiğimiz insanların ya da görüşlerin artık bizde aktif olmayan -ama hala bütünlüğümüze dahil- majör enerji kalıplarını kullanan enkarnosyanlarımız olduğunu tanıyabilecektik. * Bir şeyi ya da kişiyi muhabbetle ya da tam tersi nefret ve kızgınlıkla düşünürseniz, dikkatinizi hep o konuya verirseniz, bir süre sonra o şey/kişi olursunuz. Olan şey böyle görünür ancak aslında olan; o kişinin majör enerji kalıbını giyinmiş olursunuz. Değişik coğrafya…

Neye inanacağınızı seçin!
esinti , Felsefe ve Kuantum / 20 Mart 2015

Güzel bir sunum –tıklayınız-, en azından 20 dakikamı yararlı bir şey yaptığıma dair bir hisle tüketmiş/kazanmış oldum (Herkes gibi benim de zamanım en kıymetli şeyim). Aslında tam ve açık şekilde ifade edilmiş olmasa da konuşmanın sonlarında ortaya çıkan koku (sunumu yapanın sözcükle ifade etmediği ancak tezini oturttuğu esas), inanmanın bir seçim işi olduğudur. Nasıl yani diyebilirsiniz 🙂 Çok basit aslında; dış gerçeklikler (dış rüya), iç gerçekliklerin(iç rüya) vücut bulmuş – hem de her türlü madde yoğunluğunda (bunların sanal ve gerçek diye ikiye ayrılmadığını artık biliyoruz, bu sonsuz bir spekturum ) vücut bulmuş olduğunu bildiğimize göre, inandığımız şeyin uygun bir süre (öznel ne nesnel olanların gerçekleşme süreleri farklıdır doğal olarak) içinde görünür(!) olması kaçınılmazdır. O halde bizim özgür irade dediğimiz şey; neye inanacağımızın seçimidir basitçe. Bu prosesin insan tarihi boyunca yöntemleri ve uygulamalarını seyredip duruyoruz. Aslında olay tam olarak inanma da değil, inanmadığınızı düşündüğünüz şeylerdir de! Bu her zaman iki yönü kesen bıçaktır. Sihir(!), dikkatinizi neyin üzerinde tuttuğunuzdur. Dikkatinizi verdiğiniz şey, su vererek büyüttüğünüz her şey gibi büyür gelişir, sanaldan gerçeğe doğru ilerler ilerler ilerler. Bir de bakmışsınız görüyorsunuz! Süper, şeker bir konudur bu (Hepsi tam tekmil Urban Shaman konseptinde bulunabilir.) 🙂 Bu Özette (Her Şeyin Teorisi adlı kitaptan) görüleceği üzere…

Şiir-Flozofi-Bilim
esinti / 13 Mart 2013

Fonda adını sanını bilmediğim bi dünya müziği var ve ben onu -her nasılsa- şekil olarak görüyor gibiyim. Hatta bi an kendimi onun -notaların- üzerine binmiş de gidiyormuşken yakaladım, ve onu öyle fark ettim. Etmeseydim beni kaçırıyordu hınzır şey 🙂 Günaydın frekanssllaaarrrr Gerçek bi şiir her kişiye dokunur ve bir an için bile olsa aydırır. Gerçek bi filozofi yalnızca belli düzeyde kişilere dokunur, onların da çok azını aydırır. Yani gerçek şiir her zaman önde ve kıymetlidir. O sebeple herkes şair olmaya çabalar ancak sersemler filozof olur:))) Gerçek şiir az bulunduğu gibi gerçek filozofi de çok çok az bulunur, bu hususu da unutmayalım. Kelimeleri cümleleri anlaman gerekmediği halde nerdeyse her okuyana aynı hissi geçirebilen bi büyüdür şiir bana göre. Eski şairler oldu reklam söz yazarı, eski büyücüler oldu bilim insanı ,eski filozoflarrrr bilmem… bilmem onlar kayboldular dinazorlar misali. Zaman kalp zamanıymış öyle diyorlar, kalp anlarmış, kafaya gerek kalmadı artık tıpkı başsız üretilen sanayi tavukları gibi. Sahi o tavukların kalbi var değil mi? Eski folozofları şimdi ne olduklarını buldummm heyyyoooooooo Onlar da senaryo yazarı oldular tabi. Filmler-diziler yazıyorlar. Filozofi daha ziyade eril, şiir ise dişil bir işlem diyebiliriz belki. Şiir şimdinin yanılmaz doğrusudur ve neden öyle olduğunu bilmez. Denklemler bilinmez sadece sonuç vardır;…

The Xfiles’dan bugüne
esinti , Oyun/Film felsefeleri / 18 Eylül 2012

Batılı bakış, Xfiles’dan sanctuary/Torcwood/heroes gibi yerlere geldi. Nedir peki bu fark, gözlemlemiş olan var mı? Tuğrul Erdem Doğru evren-insan, insan-evren. Gittikçe merak edilecek şeyler azalıyor. ya da merak edilmeyi hakeden konuları yeni kavrıyoruz. Bu yüzden şimdi bu dizilerde temeli insan doğasıyla evreni açıklama telaşesi Sibel Atasoy The X-Files, 93 yılında başlıyor ve sloganı: I Want To Believe 🙂 Santctuary’ninise sloganı bence:”İnandım ve her birinizi ayrı ayrı korumak istiyorum” ve Torchwood ise “inandım ama onlardan sizi korumak istiyorum” :))) 20 yılda süreç yine iki karşıt yolda ilerlemiş. Tuğrul Erdem Doğru soruyu anlamadım öyleyse diyeyim o zaman. Yine kademeli geçiş söz konusu. Sibel Atasoy sizin söylediğiniz de doğruydu zaten Tuğrul Erdem Doğru ama karşıt bir yolda ilerleme diyemeyiz. Sibel Atasoy Neden? Gülen Dizdar Doğulu bakış nerelere varmış acaba, bu kadar zaman içinde ? Doğu zaten bunları biliyordu.Çok derin ve kadim bilgiler güneşin doğduğu yerden yayıldı.Batı zaman içinde bireyselleşti, bunları kavramaya başladı.Doğu ise güruhlaştı , bilgiden uzaklaştı .Batının bilinçli din istismarı ve bu güruhlaşma doğuyu bilgiden uzaklaştırdı.Şu anda doğu ve batı iki karşıt yolda ierlemekte, batı insan evrendir görüşünü yeni yeni anlarken , doğu bildiğini de unutmuş durumda …Yazık…. Tuğrul Erdem Doğru ben bu üç dizinin sloganını kıyasladığımda iki karşıt yol.görüş yerine A…