Zihinsel projeksiyon -1

03 Kasım 2008

Zihinsel projeksiyon kuramı ile yakından ilgili gördüğüm PLASEBO etkisine birlikte göz atalım:

Plasebo; beden üzerine hiçbir etki yapmayan, herhangi bir tıbbi tedavi şekline verilen addır. Buna biz kısaca şuurun bedene hakim olduğu güç de diyebiliriz. Ancak evrende bir şeyin varlığının kendi başına hiçbir anlamı olmayıp nedeni olduğu evrendeki geri kalan nesnelerle olan ilişkisi dolayısıyla, aynı etkileri o boyutta da sürdürür. Çünkü her şeyin kaynağı olan zihnin derinliklerinde mevcut bulunan örtük düzendeki frekanssal alanlarda madde ve onun daha latif hali olan şuur arasında bir ayrım söz konusu değildir (nefret hissimiz bıçağı düşündürdüğünde, nefret duygumuz ile madde halindeki bıçak birbirine direkt olarak bağlı değil -çünkü o zaman asıllarının ayrı olduğunu kabul etmek zorunda kalırız- AYNI ŞEYDİR.) Bu da bize, aynı zamanda soyut ve somutun, imajinasyon ve gerçekliğin, aslında tek olan şeyin farklı belirimleri olduğunu söyler. Böylece saklı düzendeki şuur, görünen planda belirip beyni ve kişisel şuuru meydana getirerek hem duygularımız gibi içsel hologramımızı hem de oradaymış şeklinde duyumsatarak algıladığımız somut gerçekliği meydana getirir. Dolayısıyla örtük düzendeki bir imge, aynı anda hem içsel, hem de dışsal hologramda o boyutun kuralları içerisinde yerini alır. Öyle ki, bize göre sonsuzluk kavramını bile bu imge oluşturur. Bu nedenle, beyin, orada olduğuna inandığı şey ile orada bulunan şey arasında ayrım yapamaz. Ya da benzer deyişle, bir somut gerçekliğe verdiği tepki ile düş kurduğunda verdiği tepki farklı değildir. Tıpkı bir âşığın sevgilisini düşündüğünde, yanında iken hissettiği heyecanlanmaları aynen hissetmesi ya da kolunu, bacağını kaybetmiş olan birisinin bazen kaybettiği organlarını sanki oradaymış gibi hissetmesi gibi.
.
Hastalık ya da üzerimize etki eden herhangi bir şey dışarıdan gelerek haricimizden bizi etkileyen bir etki değil, beynin özündeki gizli düzende yarattığı uzay ve zaman içinde bulunan beden üzerindeki etkilerdir ki, bunları oluşturduğu gibi, zıttı olan etkileri de meydana getirebilmektedir. Diyelim ki, zihnimiz hastalığa yol açacak kimyasal dönüşümleri meydana getiriyorsa, aynı şekilde o kimyasal dönüşümleri durdurup yenilerini üretmesiyle ya da materyalize (yoktan maddeleştirme) etmesiyle tekrar normal durumunu da sağlayabilmektedir.
Bu etkinin (plasebo etkisi) hem bedenimizde hem de dışımızda var saydığımız uzayımızda meydana getirdiği oluşumlarla ilgili o kadar çok deney ve belgelenmiş fenomen var ki, konunun kafamızda canlanması için içlerinden birkaçını sırasıyla inceleyelim:

Simonton ve ekibi, imgeleme tekniklerini (normalde on iki ay yaşama süresi olan) 159 kanserli hastaya öğrettiler ve dört yıl sonra hastaların altmış üçü yaşarken, bunlardan on dördü tamamen iyileşmiş, on ikisinde kanser gerilemiş, on yedisinde de dengelenmişti. Sonuç olarak, ortalama yaşam süresi ulusal normun iki katı olan 24, 4 aya yükselmişti. (Buna benzer çalışmalar farklı kliniklerde devam etmiştir)
Yine aynı üniversitenin sağlık bilimleri rehabilitasyon bölüm başkanı (imgeleme tekniklerini geliştirme üzerinde de çalışan) Psikolog Jeanne Achterberg, inancın kişinin sağlığında önemli bir rol oynadığını söyleyerek Şifada İmgelemenin Rolü adlı eserinde, ölecek diye evlerine gönderilmesine rağmen, kendileri bunun tam tersine, iyileşeceklerine inandıkları için tümüyle iyileşerek doktorları ve herkesi şaşırtmasıyla ilgili olarak, tıp dünyasıyla ilişkili olmuş hemen herkesin, en az bir öyküsünün bulunduğunu belirtir.
Hastalığın şuur tarafından meydana getirildiği ile ilgili çarpıcı bir örnek de, Dr. Simonton ve psikolog karısı ile Achtenberg ve psikolog G. Frank Lawlis’in ilerlemiş 126 kanserli hasta üzerinde imgeleme ile hastalık arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu göstermek için bir deney yapmaları idi.
Bu deneyde, önce hastaların kan testini yaptılar. Daha sonra da aynı şekilde, çok geniş kapsamlı bir dizi psikolojik testten geçirdiler. Bunların birinde deneklerden, kendileri, kanserleri, gördükleri tedavi ve bağışıklık sistemleri ile ilgili imgeler çizmeleri istendi. Kan testleri hastaların durumları hakkında bazı bilgiler vermişti, fakat hiçbir temel açıklama getirmemişti. Buna karşın psikolojik testler ve resimler ise hastaların sağlık durumları hakkında birer harita niteliği taşıyordu. Araştırmacılar sadece hastaların resimlerini deşifre ederek, birkaç ay sonra ölecek ya da hastalıklarını yenecek olanları %95 doğruluk oranı ile tahmin etmişlerdir.

Bu etkinin varlığının neden olduğu etkiyle ilgili olarak, kalbe kan akışının yetersizliğinden dolayı göğüste ve sol kolda hissedilen ağrılar (ki Anjino pektoris ismiyle adlandırılır)genellikle ameliyatla tedavi edilirken, 1950 yılında birkaç doktorun, ameliyat yerine sadece hastayı kesip, dikmekle de aynı tedavinin oluşturulabileceği gösterilmiştir. Bu da bize aynı zamanda, gerçek bir hastalığın da gerçekte bir plasebo etkisinden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla da hepimizin şuurlarının derinliklerinde, hastalıklarımızı denetleme yeteneklerine sahip olabileceğimizi söylemektedir.

Bununla birlikte, araştırmalar, bir yatıştırıcı almakta olduklarına inandırıldıklarında, bir şişe dolusu kafein almış olsalar bile bu kafeine duyarlı kişilerin geceleri uykularının kaçmadığı ve rahat uyudukları, tüm soğuk algınlıkların nedeni virüsler olmasına karşın, bakterilere karşı alınan Antibiyotiklerin de aynı yararlılığı göstererek (genelde herkes tarafından deneyimlenmiş) bir plasebo etkisi gösterdiği görülmüştür. Ayrı bir örnek de, Amerika’da Kalp krizine iyi geldiği sürekli vurgulanan asprin reklamının, bu ülkede kalp krizlerinin şaşırtıcı bir biçimde düşürmesine karşın, 5139 İngiliz doktorunun yaptığı altı yıllık araştırma sonucunda, bunun doğru olmadığının anlaşılması ile İngiltere’de aynı etkinin gerçekleşmemesini verebiliriz.

Olaylar bununla sınırlı değil. 19. yy. ‘da On binlerce kişinin ölümüne neden olan verem hastalığının bir bakteri tarafından oluşturulduğu anlaşılınca hastalıktan kaynaklanan ölümlerin birden % 600′ den % 200′ lere düşmesinin, insanlar üzerinde neden olduğu korkunun kalkıp bu bilginin beyinlerde iyileştirmeye yönelik etki göstermesiydi. Zira, ilaç bundan elli yıl sonra bulunmuştur.

Aynı sistemden dolayı davranışlarımızın da, bedenlerimiz üzerinde etkilere yol açtığı yapılan birçok araştırmayla ortaya konmuştur. Bunlar sırasıyla, düşmanlık duygusu ve sinirli insanların, olmayanlara ya da daha az olanlara oranla kalp krizinden ölme riskinin yedi kat fazla olması, boşanmış kadınların evli ve mutlu olanlara göre bağışıklık sistemlerinin zayıf olması, mücadeleci bir ruha sahip olan bireylerin olmayanlara oranla aids ve benzeri ölümcül hastalıklara karşın daha uzun ömürlü olmaları, eşlerini yitirmiş kişilerin tüm hastalıklarla diğerlerine göre daha sık karşılaşmaları, dua ya da ibadet edenlerin etmeyenlere oranla daha az kalp krizi geçirmeleri ya da daha çabuk iyileşmeleri örnek verilebilir.
Bilincin yarattığı beden üzerindeki etkilerin bizler tarafından işaretlerinin görülmesini sağlayan fenomenlerden biri de Hristiyanlıktaki Stigma olaylarıdır. Bu olay, çarmıha gerilmiş İsa heykellerindeki yaraların, inanan kişilerin onunla özdeşleşmeleri sonucu kendilerinde de belirmesi şeklinde meydana gelir. Bu olay ilk kez Aziz Francis tarafından görüldükten sonra, tekrarlanmaya başlanmış(herkeste bu farklı boyut ve yerlerde olmakla daha çok avuç içlerinde görülmektedir). Halbuki o dönemdeki iskeletler üzerinde yapılan araştırmalarla, bir insan bedeninin eller tarafından çivilenmesiyle onu taşıyamayacağı ortaya çıkmıştır. Fakat ellerde çıkmasının nedeni, 18. yy. ‘ da o şekilde resmediliyor olmasıydı. Gerçekte İsa bileklerinden çivilenmişti. Üstelik, bu yaralar görülmesine karşın, enfekte olmadığı gibi kiminde devamlı iken kiminde de bazen görülmektedir, bazılarında ise bu, isteğe göre açığa çıkıp boyutları, şekli o kişi tarafından belirlenerek tekrar kapatılabilmekteydi. Bunun yanı sıra bir insanın sahip olduğu kandan fazlası akmasına karşın, bundan hiç etkilenmiyor, çünkü bunu materyalize edebiliyorlardı. Bunlardan, Veronica Guilani, ölümüne yakın, kalbinde, taç, üç çivi, haç ve bir kılıç resminin belirdiğini çizerek söyledi. Bunun doğruluğu ölümünden sonra yapılan otopside, doktorların yeminli ifadeleriyle de kaydedilerek tarif ettiği şekilde bulundu.
Bedende olduğu gibi, çevremizdeki etkiler konusunda ise, eksik ya da tek harfi yanlış yazılmış yazıların tam olarak okunması, her gün alıştığımız bir yüzdeki veya bir yerdeki değişikliklerin fark edilmeyip her zamanki halleriyle görünmesi, gözümüzdeki görme sinirlerinin birleştiği retinanın ortasında, hiçbir alıcının bulunmadığı bir noktanın varlığının etrafımızdaki görüntüleri ya da nesneleri delik deşik görmemiz (veya yarıdan azını görmemiz) gerekirken, boşlukların tamamlanmış halleriyle görünmesi, herkes tarafından da bilinen floresan lambalarının kesikli ışık yaymasına karşın (bir yanıp, bir sönme şeklinde)bizim onu kesintisiz şekilde görmemiz zihindeki kabul ya da kasetlerin adeta birer kanıtı gibiler.
Bizim algılama dışımızda kalan ve basit gibi görünen şeylerin, hayvanlar tarafından farklı yanlarının algılanması ya da onlara çekici gelen özellikte belirmesi ve yine kedi, köpek gibi hayvanların mikrodalga yapılı varlıkları algılamasını da örnek verebiliriz.

-alıntı-

(Maalesef alıntı yapılan yeri kaydetmemişim, belirtemediğim için üzgünüm)

2 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir