VER Dağında

30 Haziran 2010

“Ver kurtul” ile “Vere vere nereye kadar” arasında bir gezinti yapmak geldi içimden.

Bütün bunlar “veren elin alan elden daha kıymetli” olduğu varsayımından çıkmış olabilir. Olmayabilir de.

Yine de sanırım ben bu ikisi arasında eşitlik olduğu bir taşa basıyorum şu an. Herhangi birinin daha kıymetli oluşundan değil, o an gerektiği için birini seçmiş olmaklığın sağlığından emin gibiyim. Neden diye sorduğumda, şu cevabı alıyorum kendimden; gerekeni seçtiğimde verdiğim ya da aldığım bilgisine sahip olamam, sadece gerekeni yapmışlığım vardır orta yerde. Olayla ilgili teferruat, “o an” gibi ortadan silinip gider, bir başka ana geçmişimdir zaten çoktan.

Mesele, iki ayaktan birine daha fazla kıymet biçmekle ilgili. Çünkü kıymet biçtiğimizde, kıymetli olan şeye yakıştırırız kendimizi. Bu da çok normal değil mi? Kendimi severim ve kendime kıymetli olanı uygun görürüm. Bu durumda kıymetli olanı yaptığım sürece kendimi giderek ve çoğunlukla gizlice beğenmeye başlarım. Bu durum zaten tehlikeye kucak açar! Bundan daha kötüsü ise “kıymetli”yi değil de kıymetsizi yapmak durumunda kaldığım zaman ortaya çıkar. Kendine acıma, değersizlik hissi ve bazen bunlara eşlik eden kıskançlık ve haset duyguları giderek bünyede nevrozların yeşermesine sebep olur. Bunlar uygun ortamlarda serpilip gelişmeye başlar. Üstelik bu sadece o kişiyi bağlamaz, onlardan yakın çevrelerine, ait oldukları topluluklara ve toplumlara bulaşır! Salgın hastalık gibi yayılır bu illet.

“Karşılıksız vermek” diye bir (özürlerimle) zırva duyup durmaktayım yıllardır. Yani “verdiklerinin hesabını tutma!” diyor kısaca ve bunun gölgesi basitçe “aldıklarının hesabını tutma!”dır. Edimler ancak karşılıkları ile geçerlidir. Aldıklarının hesabını tutmayanlar olmazsa verdiklerinin hesabını tutmayanlar olabilir mi?

Ayaklardan birini kıymetli saydığımız sürece nevrozlarla kaynaşan bir dünyamız olur kanaatindeyim. Vermeyi kıymetli sayanlar oldukça dengeye ulaşamayız. Çünkü onlar bu değer yargısı ile karşıtının varlığını garantilerler. Ve böylece fedakârlık, azizlik, iyilik gibi illetler baş gösterir.

Gerekeni yapanın payesi de olmaz.

Şu an bu taşa basmaktayım. Biraz gezip dolanayım, bakalım önüme neler çıkacak.

7 Yorum

  • Sibel 10 Temmuz 2010, 12:40

    Çok karmaşık bir konu, neresinden baksan “e bu da doğru” diyorsun 🙂

  • film izle 09 Temmuz 2010, 16:55

    Hayatta hiçbirşey ciddi anlamda karşılıksız değildir.Karşılıksız olduğu zaman insan kendişni kötü hissediyor.En azından benim öyle bir yapım var.Çünkü karşılıksız birşey yapmak sadece, kendini iyi hissetmekle mükellef olduğun bir durumdur.Eğer kişi, karşılık veremeyecek durumda ise zaten problem yoktur…

  • Sevgi 02 Temmuz 2010, 09:34

    Bakış açındaki bilgelik ve mütevazilik her zaman hayranlık uyandırıcı…

    “başka türlü yapamadığım için” yapıyorum.” cümlesi zaten bunu kanıtlıyor..

    övgü beklememek lazım bu doğru.. ama destek ve yardım beklemek ayrı:)
    bizlerin yapmaya çalıştığı o çok zor projelerde olduğu gibi, başka türlü yapamadığı için yapmaya çalışırken, destek ve yardıma da ihtiyacı oluyor.
    gerçi destek ve yardım verenler de, veremeyenler de o zaman başka türlü yapamadıkla1rı için konumuna giriyorlar..

    Ama işte bu noktada, aynen dediğin gibi manipüle edilmiş, duyarsızlaştırılmış bir dünyanın, pasifleştirilmiş insanlarından çok fazla şey beklememek lazım diyor insan kendine ve dediğin gibi kendini bu şekilde değiştirmemek için tüm mekanzimaları çalıştırmaktan başka çözüm pek kalmıyor..

    tabi bir de, uyandırmak için arada cimciklemek de işe yarayabiliyor:) zararsız cimcikler olmalı tabi:) ya da sevgi dolu seslenişler.. uyan canımm.. artık uyanma vakti… 🙂 ♥

  • Sibel 01 Temmuz 2010, 15:56

    İşte tam da benim açıklamaya çalıştığım şey bu, ben şu anda her ne yapıyorsam bundan zevk aldığım için, önceden planlamadan, başka bi hedefe erişmek amacıyla değil salt “başka türlü yapamadığım için” yapıyorum. Bu sebeple yaptıklarım için bi övgü beklemek çok anlamsız olur.
    Aynı sebeple başkalarnın da her ne yapıyorlarsa onların ihtiyacının bir tezahürü olduğu sanısından yola çıkıyorum. Fakat sana katıldığım nokta şu ki, insanların çoğunluğu doğalarının gereğine bırakılmıyor ve insafsızca gizlice manipüle ediliyorlar. Bu konuda bir birey olarak elimden bişey gelmediği için mümkün olduğunca kendi doğamı, sakınımsızca ortaya koyacak faaliyetlerde bulunuyorum.

  • Sevgi 01 Temmuz 2010, 13:09

    gerçekten de zor ablacım.. açıkçası ben de bir çok şeyi anlamakta zorlanıyorum:)

    yazının 4. Paragrafında anlattığın durumu, çok yakın bir zamanda bir dostumda gördüm..
    kıymetsizi, yani gündelik işleri, yani herkesin yaptığı sıradan işleri yapmak onda büyük bir depresyon yarattı ve dediğin negatif sonuçlar bir bir gelişti.
    ve çevreye zarar verme de aynı şekilde.salgın gibi yayıldı.

    yani yine harika bir konu..yine harika bir yaklaşım:)
    sadece benim ince çizgim, biraz senden farklı düşündüğüme inandığım şey.. hepimiz aynı değiliz, faydalı ve olumlu değerler üretenlerle, zarar verenler en azından O AN için farklılar benim gözümde..
    sana bakıyorum, senin bu kadar çırpınmanı ve çevrene ışık olmanı bunun için ne akdar uğraş verdiğini görüyorum.. elinin uzanabildiğinden fazlasına koşaya da çalışıyorsun. şimdi sana duyduğum saygı ve sevgi ile, bunların 10 daibrini bile yapmayana, bencilce ve keyif düşkünü olarak yaşayana duyduğumla nasıl aynı olabilir?

    ama şunu da diyebilirm.insan bazen hep alır, bazen hep verir.. bu yüzden BAZEN gibi bir süreç zarfında hep alana olumsuz yaklaşmamak lazım. ama süreç ötesinde HEP alana, ben biraz olumsuzlaşabiliyorum:) ve en azından iyi olsun benden uzak olsuna varabiliyorum.. sabır meselesi sanırım:)

  • Sibel 01 Temmuz 2010, 11:05

    Çok hoş açıklamışsın Sevgi. Bu tür kavramlar 0-6 yaş arasında çocuğa belletildiği ve kapanan sayfaya (bıngıldak gibi) bi daha erişilemediği için her ne kadar zihnimizle anlamaya çalışsak da sonuçta hep ilk öğretilene dönüyor yüreğimiz. Gerçekten zor işler.

  • Sevgi 01 Temmuz 2010, 09:51

    Eğer bir toplum da dengeler yerli yerindeyse, o zaman al- ver ilişkisi de dengededir.

    Ama toplumda, almaya alışanlar çoğunlukta ve gerekeni yapmaya çalıştığı için vermek zorunda kalanlar azınlıkta ise, işte denge bu noktada alt üst olur..

    Hele ki bir toplum, hep kolay olanı seçip, ayağını başkasının rahatsız olduğu yere kadar değil, çok daha fazlasına uzatmak isterse, ve orada gerekeni yapmak zorunda kalanlar hep dengeyi sağlamak için çabalar durursa, işte ben böyle durumda İYİ ve KÖTü hanelerine yazmaya başlarım.

    Hep kendine yontup, kendi için daha fazla isteyenlerle, hep başkaları için GEREKENİ YAPMAK ZORUNDA KALANLAR, adına ne denirse densin arasında bir fark olduğuna da emin olurum.

    aslında burada kilit kelime, gerekeni yapmak ZORUNLULUĞU.. kimse yapmazsa sonuç ne olur? bu sonuçlar kaç kişiye zarar verir. zarar görecek olanlar bunu hak ediyor mu? yani bu olaylardan ne kadar haberdar veya haklarını savunabilecek durumdalar mı? .. bunlar da önemlidir.

    işte toplum önderleri, kendilerinin hangi kategoriye gireceklerine pek bakmadan, zarar gördüklerinin farkında bile olmayanlar için de verir durur, ya da fedakarlıklar yapar.. bunun adına zevk der.. ama aslında dengenin nasıl bozuk olduğunun ve kendisinin de aslında almaya ne kadar ihtiyacı olduğunun da farkındadır. bu yüzden kendini seviyorsa, buna eleştiri getirmek zor olur. ama bu yüzden kendini hep sömürülen v.s. görüp üzüyorsa, ve belki de yeriyorsa, o zaman ona “Sen iyi ve sorumluluk sahibi bir insansın, emeklerin boşa çıkmayacaktır ” vv.s. gibi yaklaşımlarla gaz verilir 🙂
    Bu moral takviyesinin Ne kadar işe yaradığı ise ana göre değişir demekte fayda var 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir