Unanimizm

03 Kasım 2008

 

UNANİMİZM

 

 

Unanimizm, yirminci yüzyılın başlarında yeni bir çeşit toplumculuk olarak doğdu.  O sıralarda bazı gençlerin bir araya gelerek bir ortak serüvene girişmeleri moda olmuştu.  Eskiden şairlerin, ressamların tek başlarına giriştikleri yeniliklere artık dost toplulukları atılıyorlardı.

 

1906 da yedi kişilik bir topluluk Paris yakınında bahçeli büyük ve eski bir konağa yerleşirler. Sonradan Abbaye (Tekke) adını alacak olan köşkün çevresinde dünyanın dört bir yanından gelmiş türlü çeşit ağaçlarla dolu bir park ve zengin bir meyve bahçesi vardı. Kira anlaşmasının üzerinde Rene Arcos, Georges Duhamel, Albert Gleizes, Henri Martin ve Charles Vildrac imzaları yer almaktaydı.

 

İlk işleri giriş kapısının üzerine Rabelais’in şu mısralarını içeren bir yazıt asmak oldu;

 

           Bu kapıdan girene hoş geldin deriz.

            Bir sığınak, bir kaledir burası

            Dünyayı saran kötülüklere karşı.

            Yalana dolana yer yok burada.

            Gel, gerçek bir inanca katılmaya.

 

Ve en altta da:

 

            Sizler girmeyin buraya, softalar,

            Sivri  akıllı bunaklar,

            Koca göbekli asalaklar…

 

Fikri beğenen genç bir politikacı bir matbaa satın alır Abbaye’ye. Ve ardından usta matbaacı Linard ailesiyle birlikte köşke yerleşir. Zamanla hepsi matbaa işlerini öğrenip, öncelikle kendi eserlerinden başlayarak kitap basmaya başlarlar.

 

Rene Arcos şöyle anlatıyor o günleri;

 

“Birçok genç sanatçılar Tekke’nin misafiri oldular. Pazarları sürüyle gelirlerdi. Gezmeye çıkan soluğu Tekke’de alıyordu. Kırmızı gömlekliler de vardı aralarında, kara gömlelikler de (daha o zamandan!), et yemezler de ve Fourrieristler, daha bilmem necisler de… Bize doktrin vaazları veren çirkin yüzlü, bol sözlü kadınlar da. Neydi bu doktrin dedikleri? Hiçbirinin doğrudürüst anlamadık ne olduğunu. Müzikçiler gelip müziklerini çaldılar, ressamlar gelip resimlerini sergilediler, kadın erkek tiyatro oyuncuları gelip şiirler okudular.

 

Tekke hiçbir zaman bir şiir okulu olmadı. Ortak çalışıp hür yaşamak isteyenler bir araya gelmişlerdi sadece. Gelen şairlere, yazarlara gösterdiğimiz sevgi onları bir bayrak altında toplamak için değildi. Bu çeşit gizli maksatlarımız yoktu. Ortak bir doktrinimiz yoktu zaten. Birbirimizle alay ediyorduk durmadan. Onbaşı buyruğuna girmekten öylesine nefretimiz vardı ki hepimizin, öyle disiplinli bir birlik kuramadık.”

 

 

Unanimizmin asıl sözcüsü olan Jules Romains de katılır aralarına çok geçmeden ve kitapları basılır Tekke’de.  Romains’e göre Tekke topluluğu bir okul değil yedi dostun bir araya gelmesinden doğan bir güç, bir çeşit yedi başlı varlık, Tanrılaşan bir insan kümesiydi.  ” İnsanlar tek başına, birbirine doğru kayan yıldızlar gibidir. Bazen buluşup büyük bir aydınlık yaratır sonra her biri bir yere kayar gider. Biz zavallı insanlar, gruplara birer Tanrı olmalarını öğreteceğiz. Kendi bilinçlerini vereceğiz onlara… Uzay hiç kimsenin değildir. Kimse uzayın bir parçasını benimseyip yalnız kendi varlığıyla dolduramaz: Her şey iç içe girer, bir arada, birlikte yaşar. Zaman, başına buyruk, değişken, elastikidir; insanın hallerine uyar, uzar kısalır.”  Böylece Unanimizm göreci (relativist) bir dünya görüşüne bağlanıyor.

 

Yukardaki yazıyı Sabahattin Eyüboğlu’nun bir çevirisinden derlemiştim, ticari bir amacım olmadığından burada kullanmış olmam sorun olmaz umarım. Bu girişi yapmadan aşağıda söyleyeceklerimi tam olarak anlatamazdım sanırım.

 

Yedi dostun bir araya gelmesinden doğan bir güç, bir çeşit yedi başlı varlık, Tanrılaşan bir insan kümesiydi. Diyor Jules Romains… Açıkçası bu cümle bana altı ay öncesine kadar fazla bir şey ifade etmezdi.  Çünkü hayatım boyunca yalnızca kendi tek kişilik okulumda öğrencilik/öğretmenlik yapmıştım ve grup çalışmalarından haz etmezdim. Belki de bunun sebebi Unanimizmi bilmememden bu konuda cahil olmamdan kaynaklanıyordu. Ya da basitçe buna kazır değildim belki. Çevremdeki tüm gruplar bir doktrin çevresinde toplanmış oluyorlardı ve ben tek bir doktrinle sınırlanmayı çok sıkıcı ve bunaltıcı buluyordum. Böyle bir deneyimi ilk olarak Unanimizme çok benzeyen  bir yapısı olan ÖDP çatısı altında yaşadım. Kurucu üyesi olduğum ve iki sene yönetimde hizmet verdiğim bu kuruluşta (ki politikaya olan güvensizlik ve isteksizliğime rağmen bu görevi bir vatandışlık görevi addetmiştim, Anadolu’nun bana verdiği çok değerli genlere karşı bir bedel olarak görmüştüm bu hizmeti.) insanların ayni doktrini paylaşmaksızın ve güdülmeksizin bir arada bulunabileceğini gördüm. Ve yine Romains’in Tanrılaşma klavuzunda söylediği gibi ; “Bir şehrin sokağında büyümekte olan bir topluluk görünce yürü ona doğru, bedenini ver ona… Usulca gir yığının içine, sor soruştur; bu topluluğu yaratan nedeni anla. Sonra sen de bu topluluğu yaşatacak sözler söyle… Düşünceni topluluğa öylesine kat ki topluluk Tanrılaşsın.”

 

Burada “Tanrılaşsın” kelimesini kullanıyor yani “yaratsın” demek istiyor sanırım. Ya da ben öyle anlamak istiyorum şu an. Hem fiziksel hem de felsefi anlamda kabul gördüğü gibi, bir yerde oluşan küçücük bir etkinin dünyanın bir başka yerinde farklı bir tarzda tepki yarattığını biliyoruz ne de olsa. Bu bazen gelişigüzel sarfedilmiş bir cümle, bir kelime olacağı gibi bazen çok uygun bir anda gösterilmiş minicik bir mimik dahi olabilir. Duygular ve düşünceler bulaşıcıdır bazen de üzerini dikkatle örtmeye çalıştığınız bir bilinç zerresini hiç acımadan ortaya çıkarıverirler. Yani “Jüri bunu duymamış kabul etsin” saçmalığı Amerikan filmlerinde olur. Jüri pekala duyar ya da görür, kayıtlardan çıkarılması hiçbir anlam ifade etmez. Ani bir farkındalık ışığı yanıverir birinin ya da birilerinin gözlerinde…

 

Dün geceki yazıma geliyorum burada, “ortalamaya çekilme” durumu. Bireysel olarak çalışırken de düşüncelerimizin havuza düştüklerini biliyorum ama yine de etkisi daha çok zaman alacak bir ortalama metodu bence bu.  Halbuki kişisel deneyimlerimden hemen hemen emin olduğum bir çıkarsamam var; ayni çatı altında yaşadığım, uyuduğum (belirli bir süre) insanlarla konuşarak paylaştıklarımızdan kat be kat fazlasını bilinçdışı olarak özümsüyoruz. Bir gün geliyor çok yakın havayı teneffüs ettiğim insanın ağzından (daha önce hiç konuşmadığımız halde) kendi düşünce demetim fırlıyor ve ben ağzım açık onun yüzüne bakakalıyorum.

 

Bizim çocukluk ve gençlik günlerimize rastlayan “bireyselleşme” çılgınlığı Batı kültüründen ülkemize doğru kuvvetli bir saldırı yaptı ve kısmen de başarılı oldu. Ancak daha çok Doğulu olan genlerimiz yine bütünüyle bu akıma tutsak olmamızı engelledi sanırım. Belki de bireyselleşme, unanimizme geçişte gerekli bir basamaktı. Çünkü birey olmayan kişilerin içinde bulundukları topluluklar fanatikleşme eğilimi gösteriyorlar, ümmet oluyorlar. Unanimizm,  birey olma basamağından geçip hala kendi bireyselliğini evrensel BİR den kopuk zannetmeyenlerin ikinci basamağı olabilir.

 

Belli ki Fransızlar bizden çok öndeler bu konuda, bu aşamayı yüz yıl önce atlayıp geçmişler. Sevinirim, bu bir kıskançlık vesilesi değil planetimizin başarısıdır. Yüz sene önce bu çıkışı yapıp “ortalamaya gerilediler” besbelli. Aksi takdirde bu son yüzyılda onların ermeleri gerekiyordu! J

 

Kominizm buna çok yakın durumları denemek istedi aslına bakacak olursak. Ama sanırım insanlar bireyselliğe henüz geçiş yapamadığı ve bağımsız bir “dünya vatandaşı” olduğunun bilincine henüz varmadıkları için, konu doktrinleşti, siyasallaştı, fanatizm çukuruna düştü!

 

Olsun! Deneye yanıla öğreneceğiz. Bu uğurda çok kan döküldü, derin acılar çekildi. Peki acı cekmeden kişisel, minicik gerçeklerimizi bile göremiyorken biz, böyle kitlesel bir pik yapabilirmiydik ki? Buna inanmak biraz safdillik olmaz mı? İlkokulu okumadan üniversiteye heveslenmek gibi. Gerçi bunu şimdi görebiliyoruz, herşey olup bittikten, onbinlerce canı, milyonlarca ümidi yitirdikten sonra…

 

Siz büyük laf konuşanlara bakmayın,  onların da bizden farkları yok! Hepimizin bir diğerinden farklı pikleri var… “Yok aslında birbirimizden farkımız, biz X bankasıyız” reklam cıngılı doğru aslında, bir farkla; biz X bankası değiliz, insanız, birbirine ölesiye ihtiyacı olan milyarlarca bankadan biriyiz.

 

Kendi dışımızdaki bir canı, rakibimiz, potansiyel düşmanımız ya da değersiz bir paçavra olarak görmediğimiz, O’nu kendimizin bir aynası (ne yüksek, ne alçak) olarak algılayabildiğimiz an, işte o büyülü, muhteşem anda sevgili maviş dünyamızı bir basamak öteye itivereceğiz.  Ve karşıdan eserimize bir anne gururuyla bakacağız; “bunu biz yarattık, BEN yarattım” diyeceğiz, gözlerimizde biriken yaşları, yanlış anlaşılmasın diye kimseye göstermeden silivereceğiz. Ve soracağız;

 

Ya sonra?

 

Sibel ATASOY

10.03.2002 – 02.21

Ortaköy

3 Yorum

  • Sibel 19 Nisan 2016, 12:31

    Çok güsel anlatmışsınız teşekkürler, aloha

  • ..Endless.. 19 Nisan 2016, 12:23

    “Zamanı yok Tarihi yok

    Hayat! Bir yukarı bir aşağı derken debelenip durduğumuz yer… Dünya! Gözümüzü açtığımız andan itibaren, kırparken bile görmeyi hayal ettiğimiz ama bir türlü görmeyi beceremediğimiz Cennet! Cehenneme çevirense bizleriz… Dünya öylesine güzel ki aslında! Annenin şefkatli ellerinde, babanın güvenli kollarında, kardeşinin sevgi dolu yüreğinde, sevdiğinin büyülü gözlerinde yaşamayı becerebildikten sonra hayat çok güzel gerçekte… Selpakçı çocuğun utanarak “Sağ ol!” deyişinde, en iyi dostlarının “Sen iste biz hallederiz.” deyişinde saklı hayat… Cennet benim yüreğimde saklı, dünya ve insanlar bunu yok etmeye çalışsa da yok olmayacak… Ben istediğim sürece Cennet benim kalbimde yaşayacak ve yaşatacak… Sigaramın dumanında, yediğim muzun kabuğunda, ocağın üstündeki yağ lekelerinde, sarhoş bir herifin “İyi akşamlar!” deyişinde bile benim cennetim yaşayacak… Benim varlığım bana yeter! Her insan aslında ne kadar harikulade bir yaratık olduğunu anlasa, herkes kendi cennetini yaşayacak ama kolay kolay hiç kimse bunu anlamıyor. İnsanlar basit yaşıyorlar, ne yazık ki basit ve tekdüze…”
    G.K.

    Son paragraf bir anımı çağırdı..

  • Ufuk Aksoy 04 Kasım 2008, 14:53

    ” Bu kapıdan girene hoş geldin deriz.
    Bir sığınak, bir kaledir burası
    Dünyayı saran kötülüklere karşı.
    Yalana dolana yer yok burada.
    Gel, gerçek bir inanca katılmaya.”

    Hoşbulduk ve hayırlı olsun diliyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir