Bilimkurgu benzeri gelişmeler
Felsefe ve Kuantum , Güzel Haberler / 24 Eylül 2019

Dragonfly Projesi Nasa’nın 2026 yılında başlayacağı Titan’la ilgili görev. Güneş sisteminin ikinci büyük ayı olan Titan, Satürn’ün uydusu ve şartları itibariyle dünyanın ilk zamanlarını andırıyor. Kalın bir buz tabakası ile kaplı olsa da metan ve etandan oluşan çok sayıda nehir,göl ve denizlere sahip.Buralarda henüz bilmediğimiz bir tür yaratık türemiş olabilir. Ya da belki ünlü Solaris, Titandır! Bu arada seyahati dev bir dron yapacakmış. * Işığın yeni bir özelliği keşfedildi: ÖZ-tork Işığın yeni keşfedilen, bir burguyla dönen tirbuşonu andıran andıran özelliği. self-torque. Bu yöntem kullanılarak tıpkı  iletişim cihazlarında frekansların modüle edildiği gibi, son derece ince malzemelerde yapısal değişim gerçekleştirilebileceği söyleniyor.   * AY Yolculuklarında bilmediklerimiz  

Yalnızca insan’ı arıyoruz biz
esinti , Kitap Özetleri / 12 Mayıs 2015

Kozmosa çıkıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe, ölüme hazırız. Alçak gönüllükten söylemeye dilimiz varmıyor ama kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok yazık! Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil niyetimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek. …Yalnızca insan’ı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Tek bir dünya, kendi dünyamız yetiyor bize; ama olduğu gibi de kabul edemiyoruz onu. Kendi dünyamızın ülküsel bir imgesi peşinde koşup duruyoruz hep. bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz; ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz. Ve aynı zamanda yüz yüze gelmek istemediğimiz, kendimizi sakınmaya çalıştığımız bir şey var içimizde. Ama o hep içimizde kalıyor; çünkü Yer’den yola çıkarken bir ilk günahsızlık durumunda değiliz. Gerçeklikte nasılsak buraya öyle geliyoruz, sayfa çevrilip de gözlerimizin önüne serilince gerçeklik- sessizce geçiştirmeye çalıştığımız yanımız- artık sevmiyoruz onu. Stanislaw LEM – Solaris Büyük ustadan tüm zamanlara dair bir saptama!  

LEM ve BAKIŞIKÇALAR
esinti , Kitap Özetleri / 27 Haziran 2013

Lem’in başyapıtı sayılan Solaris de, iletişimin imkansızlığına ve insanbiçimliliğin sınırlarına adanmış bir romandır: Solaris gezegeninde tek bir canlı yaşamaktadır. Gezegenin yörüngesini bile değiştirebilecek kudrette ve zekada olduğu anlaşılan dev okyanusun canlı olduğuna kimsenin şüphesi yoktur ama okyanusun sırrı o güne dek çözülememiştir. Romanın anlatıcısı Kelvin, Solaris gezegenine indiğinde, araştırma üssünü dağılmış halde bulur. Bilim adamlarından biri kısa süre önce intihar etmiş, ötekiler çıldırmanın eşiğine gelmişlerdir. Kelvin’le birlikte biz de anlarız; Okyanus, gezegendekilerin zihinlerini didik didik ederek onlara kendi yaratısı olan ‘konuk’lar yollamaya başlamıştır. Daha Solaris’teki ilk gecesinde Kelvin de konuğuyla karşılaşır. Yıllar önceki sevgilisi, Kelvin yüzünden intihar etmiş olan Rheya, karşısındadır. Üstelik, ölümünün belgesi, kolundaki iğne iziyle birlikte. Ötekilere göre şanslıdır Kelvin: Konuğu, rüyalarından fırlayıp gelen, bilinç dışının bir ürünü, bir sapkınlık nesnesi değil, eski sevgilisidir. Rheya, bir klon, okyanusun ürünü bir yaratıktır. Gerçek bir insan değildir. Gerçek? Rheya da kim olduğunu bilmez. Konuklar, Solaris’in, “kendi yalnızlığına gömülü bu Tanrı”nın amaçsız yaratılarından biri midir, yoksa insanlarla bir iletişim kurma çabası mı? “Evet, okyanusla iletişim! Bana göre mesele temelde çok basit. İletişim belirli bir bilginin, düşüncelerin, en azından bulguların, açık seçik olguların alışverişi demektir. Ama ya alışveriş olanaksızsa?” der Kelvin, gerçek bir insan olmadığı için kendini tekrar öldürmek isteyen Rheya’ya: “Fil nasıl dev…

Enter the Void
esinti , Oyun/Film felsefeleri / 11 Ocak 2013

155 dakika 5 saniye, dile kolay, Enter the Void filminden bahsediyorum, yorucu, sersemletici ( çekim tekniğinden ötürü), ölüler kitabı, reenkarnasyon, uyuşturucular, talihsizlikler, kazalar duygular, kaçınılamayanlarla dolu insan hayatı. Yönetmen sanki size ölüm sonrasını anlatıyormuş gibi davranıyor fakat sadece insan hayatında gezdiriyor..Zaten ölüp de geri gelen mi var! Bu konular ilginizi çekiyorsa ve sabrınız varsa önerebilirim. Filmi seyredip de beğenmiş olanlar varsa onlara asıl Donie Darko’yu öneririm ben o filmi on sene önce bile çok daha derin bulmuştum. * Ne olyordu bana? Eğer aklımı kaçırıyorduysam, ne kadar çabuk bilincimi yitirsem o kadar iyiydi. Birden yok oluvermek düşüncesi anlatılamaz ama hiç de gerçekçi olmayan bir umut uyandırdı içimde. …Acaba kontollü bir deney geliştirmek olanaklı mıydı? Önce hayır olanaksız dedim kendime; çünkü hasta beynim (eğer gerçekten hastaysa) öngördüğüm yanılsamaları da yansıtacaktı. Kelvin-Solaris Bu durum CC deki kontrollü delilik kavramıyla son derece ilintili. Aynı konuyu Sırıtkan Kırmızı Ay kitabı da konu edinmişti.

Aklın Sınır Berisi
Blog , Oyun/Film felsefeleri / 29 Nisan 2009

     Aklın sınırında daima iki çıkış bulunur. Bilinç  altının giriş kapısı ve daha üst bir farkındalığa ait azıcık aralık duran dev kanatlar.                                    Y. Meyyin  1976 yılıydı, Amsterdam’da o yıllarda dünya çapında ünlü Melkweg’in(Samanyolu) sinema salonuna acaba ne oynuyor diye girdim. Niyetim on beş dakika kadar film seyredip çıkmaktı. Yarım saat sonra başlayacak bir tiyatro etkinliğini izlemek istiyordum. Daha Hollanda’ya geleli bir yıl olmamıştı. Filmin dili Rusçaydı, Hollandaca alt yazıların yarıdan fazlasını anlayamıyordum. Gene de yerimde çakıldım kaldım. Tarkovski’nin Solaris’ine Chris Kelvin’in, Snow’la konuşması sahnesinde girmiştim. “Eğer benden başkasına raslarsan, benden ve Sartorius’dan başka birine yani, o zaman…” “O zaman ne?” “O zaman bir şey yapayım deme.” “Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?” Sonradan filmi beş on kez daha izledim. Kitabını defalarca okudum. Beni en çok heyecanlandıran yer o sahne kalmaya devam etti. 1972 yılında yapılan Tarkovski’nin Solaris’inin Rusların, 2001 Bir Uzay Destanı(2001 A space Odyssey- 1968) filmine karşılık olduğu söylenip durmaktaydı. Rusların marifeti aklın algının kavrama sınırına toslamasının ve bilinçaltının keşfedilemezliğinin serüvenini, bunu en iyi gerçekleştirebilecekleri bir kitabı kullanarak filme dönüştürmeleridir. Bu  marifet 34 yıl sonra dahi aşılamamıştır.   2001 A Space Odyssey’in daha ünlü olması, sadece İngilizce dili, kavranamazın daha kolay anlaşılır şekilde çok derine inmeden işlenmesi ve tabii ki koruyucu…