Neden sadece Bob?!

Neden Dövüş Kulubünde ölen tek kişi BOB olmuştur?  2005 Ekiminde sorduğumuz bu soruya gelen cevaplar şöyleydi ve bence Dövüş Kulubünü anlamak için harika açılımlar sunuyordu, bu mekandan bi kere daha paylaşmak istiyorum: Yazan: yirmi3 Filmde ölen tek kişi Bob yani Robert Paulson.. peki acaba onun ölmesi sadece bi tesadüf mü? Kargaşa Projesinin başlangıcında Tyler projede görevli adamları seçmek için kapıda bir tür mülakat yapmaktaydı.”İki siyah tişört. İki siyah pantolon. Bir çift siyah bot. İki çift siyah çorap ve iki çift sade iç çamaşırı. Bir siyah kalın kaban. Bir beyaz havlu. Bir adet yedek yatak çarşafı. Bir tane beyaz plastik karıştırma kasesi. Beş yüz dolar””çok yaşlısın. çok şişkosun. çok sarışınsın. çok gerizekalısın.” diye de onların dirençlerini ölçüyordu. Ama Bob bu dirence yenik düşüp gideceği anda (ki gidiyordu da)Anlatıcı (Edwart Norton) onu durduruyor ve beklemesini söylüyordu. Bob aslında bu projeye uygun değildi.. Bob, Anlatıcının duygusallığı yüzünden o projedeydi.. ve belki de işte bu yüzden öldü..   Yazan: marla aslında öncelikle olayı ikiye ayırmalıyız bence.dövüş kulübü ve cehennem projesi. filmin bütününde iki kişi ölüyor. biri kanserli bir kadın. yalnız, çaresiz, hırssız, ölümü kabul etmiş ve ondan korkmadığını idda eden, zavallı bir görüntü çizen bir kadın. bob da genel portre olarak benzerlik gösteriyor. o…

Sessiz Amerikalı ve Trio-2
Blog , Kitap Özetleri / 10 Nisan 2009

Konu başı için Bakınız: http://sibelatasoy.com/?p=1370 Sessiz Tanık Vigot Fowler’ın Pyle’ın ölümü olayını araştıran Fransız polis Vigot’la konuşmaları da çok şey açıklar durumdadır. Fransızlar Vietnam’da kaybeden taraftır artık. Bu nedenle belki de Pyle’yi tanımlayan ve kitaba başlık olan Sessiz Amerikalı deyimini tedavüle Vigot sokar. Sonunda sessiz bir işbirliğini vurgulayan sahne bunu destekler gibidir. Fransız, Amerikalının ölümündeki İngiliz entrikasına sessiz kalır. Yıl 1952. Fransızlar çekilecek ve Vietnamdaki savaş bataklığına Amerika gömülecektir.   Yıl 2002. The Quiet American yine popüler The Quiet American, 2002 yılında Philip Noyce yönetiminde yeniden filmleştirildi. Fowler’ı o rolle oskara aday gösterilen Michael Caine,  Pyle’ı Brendan Fraser ve Puhong’u Do Thi Hai Yen canlandırmaktaydı.   İkiz kulelerin vurulmasından sonra artık yeni Vietnam Orta Doğu’ydu. Körfez savaşları yapılmıştı. Amerika terörle mücadele bahanesiyle Irak’ı işgale hazırlanıyordu. Öykünün ruhu inanılmaz derecede canlıydı hâlâ. Sadece Puhong gitmiş yerine Pakize gelmişti. Diğer iki aktör aynıydı.  Kitabın arka kapağında bulunan açıklayıcı metinden birkaç satıra göz atalım. Alden Pyle çevresindekilerin saf, utangaç ve sessiz bir adam olarak tanıdığı genç bir Amerikalıdır. Fransız ordusu ile Vietminhlerle(Việt Nam Ðộc Lập Ðồng Minh Hội’nin kısaltılmışı) kıran kırana savaşırken Pyle, ‘Üçüncü Güç’ün bölgeye demokrasiyi getireceğine dair ütopik bir inançla General The’ye mali yardım sağlamaktadır. Bir yere demokrasi götürmek amacıyla müdahale…

Sessiz Amerikalı ve Trio Durumu-1
Blog , Kitap Özetleri / 07 Nisan 2009

   Ünlü İngiliz yazar Graham Green,  Quiet American adlı kitabını 1955’de yayımlandığında anti-Amerikancılık yapmakla suçlanmıştı. İngiliz Gizli servisiyle ilişkisi üzerine çok spekülasyon yapılmış olan Greene, sonradan İkinci Dünya savaşı sırasında MI6 için çalışırken gizli servisin başı Kim Philby’le yaşam boyu arkadaşlık kurduğunu basına açıklayacaktı.  Bir ara Komunist partiye de üye olan yazar çok seyahat etti ve dünyanın sorunlu olarak tanımladığı yerlerinde  geçen eserler verdi. Indochina savaşı sırasındaki Vietnam, Mau Mau yıkımı sırasındaki Kenya, Stanilist Polonya, Castro’nun Kübası ve Duvalier’in Haitisi bunların arasındadır.  Sessiz Amerikalı (Quiet American) kitabı 1958 yılında Joseph L. Mankiewicz tarafından filme çekildi. Genç Amerikalı Pyle’ı, Audie Murphy,  Orta yaşlı İngiliz Fowler’ı,  Michael Redgrave ve Vietnamlı dilber Phuong’u da Giorgia Moll canlandırdılar.  Sessiz Amerikalı’nın konusu kısaca şöyledir: 1952 Saygon, Vietnam savaşı sürüyor. Yardım kuruluşları adına orada bulunan Alden Pyle adlı bir Amerikalı London Times gazetesi için çalışan Thomas Fowler’la arkadaş olur. Fowler Vietnamlı metresini adama tanıştırınca aralarında üçlü bir ilişki başlar. Gizli sırlar ortaya dökülür ve sonu ölümle biter.     İki emperyal ve Phuong Thomas Fowler, eski, deneyimli ve biraz da yorgun bir emperyaldir. Alden Pyle, genç, çocuksu, hevesli yeni emperyali sembolize eder. Fowler Phoung adlı yerli bir kadında sembolleşen üçüncü dünyayı Pyle’la kaptırmamak için ahlaki bir…

Bunu kendime ben yaptım
Felsefe ve Kuantum / 05 Nisan 2009

Dövüs kulübünün ilk kurali, dövüs kulübü hakkinda konusmamaktir. Walter’a düstügümü söylüyorum. Bunu kendime ben yaptim. Prezentasyondan önce, patronumun karsisina oturup, konusmanin neresinde hangi slaytin girecegini ve video gösterisini hangi arada yapmak istedigimi anlatirken, patronum “Sen her hafta sonu kendine ne yapiyorsun böyle?” diye soruyor. Birkaç yara almadan ölmek istemedigimi ve artik piril piril bir vücuda sahip olmanin önemi olmadigini söylüyorum. Su orijinal kirmizi arabalari görüyor musun, 1955’te ilk satilmaya hazirlandiklari günkü gibiler, ne yazik. Dövüs kulübünün ikinci kurali, dövüs kulübü hakkinda konusmamaktir. Ögle yemeginde garson masaniza gelir ve geçen haftaki dövüs kulübünden dolayi gözleri dev bir pandaninki gibi simsiyahtir. Çünkü onu geçen hafta gördügümüzde kafasi betonla, markette çalisan iki yüz pound’luk bir çocugun dizi arasindaydi ve çocuk garsonun burnuna art arda, tüm çigliklarin içinde kolayca duyulabilecek düz ve sert sesler çikaran yumruklar atiyordu, ta ki garson dur diyebilecek kadar nefes alip, agzindan kan püskürtene kadar. Garsona hiç bir sey söyleyemezsiniz, çünkü dövüs kulübü sadece dövüs kulübünün basladigi ve bittigi saatler arasinda vardir. Fotokopi dükkaninda çalisan çocugu bir ay önce görmüssünüzdür ama ya fotokopilere üçlü delik delmeyi yada kopyalarin arasina renkli seperatör koymayi unutan bu çocuk, dövüs kulübünde kendinden iki kat büyük olan bir muhasebecinin cigerlerindeki havayi bosaltip, onu yumruklariyla bayiltirken,…

Düşünce Okundu mu?
YENİ DÜNYA / 03 Mart 2009

ABD’li bilim adamları beyindeki düşünceleri yüzde 80 oranında okuyabilen bir tarayıcı geliştirdiler. BİLİM dünyasında heyecanla karşılanan gelişme, Nashville’deki Vanderbilt Üniversitesi tarafından kaydedildi. Nature dergisinde yayımlanan gelişmeye göre, altı gönüllüye baktıkları resimlerle ilgili ne düşündükleri soruldu. Kişilerin beyinlerinin monitör görüntüleri sayesinde ne düşündükleri belirlendikten sonra cevaplar alındı ve MRI beyin tarayıcının yüzde 80 oranında düşünceyi okuyabildiği görüldü. Daha önce de California Üniversite’sinde benzer teknikler geliştirilmişti. Bilim adamları tarayıcının yüzde 80 oranında düşünceleri okuyabilmesinin insanlık için çok önemli bir gelişme olduğunu, ancak hastanın rızası dışında, kötü emeller için kullanılma ihtimalinin de “korkutucu” olduğunu söylediler. Özel sırların açığa çıkması, gizliliğin kalmaması gibi rahatsız edici unsurlarla birlikte, beyin okuma tekniklerinin pek çok suç olayını açığa kavuşturacağı da vurgulanıyor. Kendiliğinden yapabilmeye başladığımız bazı işlevler hemen ardından teknolojiye yansıyıveriyor, bazen de tam tersi oluyor. Son yıllarda telepati empati yetenekleri oldukça gelişti. Yukarıdaki beyin okuma tekniğinin biraz daha gelişmişi Minority filminde denenmişti, oldukça da ses getirdi. İster doğal yoldan isterse teknoloji yoluyla olsun gizli bişey kalmaması fikri insanı korkutuyor belki, açıkçası bu bence sorun değil; fakat bir başka soru da; “peki  yanılma payları ne olacak?” olmalı. Yanılma payı, yani sıklıkla bahsettiğim KAZA olasılığını nasıl dikkate alacağız? Bu ihtimali minimize edebilecek (minimize çünkü yokedilmesi bence imkansız ve bu imkansızlık…

Donnie Darko
Blog , Oyun/Film felsefeleri / 15 Şubat 2009

80’lerin sonunda geçen öyküde, Donnie Darko adında 16 yaşında bir genç, bazı gerçek olmayan görüntüler görmeye başlıyor. Özellikle de tavşan kostümlü bir adam beliriyor sık sık. Çevresiyle uyum sorunu yaşayan genç, ailesinin ve okulun kendisi için çizdiği yoldan ayrılıp, esrarengiz misafirinin izinden gidecektir… Yönetmenin ilk filmi olan Donnie Darko, 2001 Sundance Film Festivali‘nde gösterildi. Filmin son derece başarılı web sitesi ise En İyi Web Sitesi ödülü aldı. David Lynch‘in izinden giden genç yönetmen, yıllarca konuşulacak bir film ortaya koydu. Kaçırmamak da yarar var..! Yıllar önce görmüştük bu filmi, o sıralar xasiork Ölümsüz Öyküler Kulubü’nde pek çok genç arkadaşımızla irdelemeye çalıştık. Gerçekten de bir iki kez izlemekle içinden çıkılamayan Lynch filmlerini anımsatıyor. Aynı zamanda “burada bişey var” diye bir iç tepi de uyandırıyor ve sizi üzerine gitmeniz için tahrik ediyor. Genç yönetmenin, Linch’i iyi tahlil etmiş olduğu belli. İnsanın tepesine bi uçak motoru düşmez kolay kolay ne de olsa! Nerden aklıma geldi şimdi durduk yerde? Ah bi bilsem!

Whale Rider
Blog / 13 Şubat 2009

Az önce Whale Rider – Balinanın sırtında filmini izledim, mükemmeldi. Seyretmeyenlere tavsiye ediyorum. Withi ihimaera nin romanindan yonetmen niki caro tarafindan senaryolastirilarak cekilmis olan bir Yeni Zelanda filmi. Balina tarafından oraya getirildiklerini düşünen bir kabile, onun şaman şefi ve torunu Pai’nin duygu yüklü öyküsü ve şamanik ritüellerinin kızılderili  ve Aborjin benzerlikleri seyredilmeye değerdi. Birbuçuk saat gözümü kırpmadan nasıl geçti anlayamadım.  Kabile şefi Koro’nun erkek ikizleri ölünce, Koro, kızı Pai’yi geleceğin lideri olarak görmek istemez. Pai olgunlaştıkça, Koro, kabile için bu talihsiz durumun kızının doğumuyla başladığına dair kendini ikna eder ve kabilesindeki insanlara, oğullarını kendisine getirmesi ve yeni liderlerini bu çocukların içinden seçeceğine dair bir çağrı yapar. Pai, Koro’yu çok sevmektedir; ancak bu yüzyıllardan beri süregelmiş geleneğe bir son vermek için onun karşısında durması gerekmektedir. Son zamanlarda kıyılara vuran balinaları hatırlatan görüntüler de vardı filmde, gerçi oradaki sebebi belliydi, Pai bilmeden çağırmıştı onları. Acaba reel dünyada neden kıyılara yaklaşıp ölüm riskini göze alıyorlar? Çıkardıklar seslerle dünyamızla ilgili bazı denge işlemlerini gerçekleştirdiklerini de okumuştum bir yerde. Gerek balinalar gerekse yunuslar bence hala gizemini tam çözemediğimiz varlıklar. Bu konuda daha çok bilgisi olanların bizimle paylaşması için çağrı yapıyorum, belki sesim ilgili kişilere ulaşır. 🙂

Exit–>Kadınlar
Blog , YENİ DÜNYA / 29 Ocak 2009

Az önce BOY A isminde bir film izledim. Öyle büyük bir hüzün dalgası kapladı ki içimi, ağlamakla filan geçmedi. Aslında her yer buna benzer dramlarla dolu, sadece dinlemekle ya da izlemekle yetinebiliyorum, çaresizim.  İnsan olmak ne büyük onur ve aynı zamanda ne dehşet verici bişey. Haksızlık, duyarsızlık, kıskançlık, peşin hüküm, sürü psikolojisi ve hepsinden de kesif olanı umursamazlık sanırım, üstümüze yığılmış ağır iri siyah bir kütle gibi. Düşünüyorum dinliyorum bu çaresiz durumdan hala tek çıkış görüyorum: Kadınlar; çünkü doğurma kapasitesi onlarda ve nerdeyse tüm insanlığı yetiştiren onlar. Ya kadınlar tedavi edilmeli, ya da erkekler çocuklarına sıfır yaşından en az on iki yaşına kadar bilfiil kendileri bakmalı. Ya da dilerim… Yok yok bunu söylemek istemiyorum. Bunun yerine şöyle düzeltiyorum dileğimi; lütfen sorumluluğunun bilincinde olan kadınlar artsın YENİ Dünya’da. Bu sorumluluğu neden kadınlara yüklediğimi anlamayanlar olabilir, onların öyle değişik bir biyolojileri var ki, oturdukları yerden çevrelerindeki tüm oluşu idare edebiliyorlar, üstelik kendileri ne yaptıklarını bilinçli olarak bilmiyorlar! Bunu farkedeli on yıl olmuştur sanırım; fakat her gün olayın vehametini daha bariz şekilde görüyorum. Doğrusu onlara neden mazlumu oynadıklarını da soracak durumda değilim; çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Hani deyim yerindeyse taş bağlı köpek salınık. (Beş yıl önce Bir Kadını Öldürmek kitabını yazarken anlayabildiklerimi yansıtmaya çalışmıştım, yine…

2 saat vaktiniz var mı?
Blog / 19 Ocak 2009

Sanmıyorum fakat yine de belki benim gibi boş gezenin boş kalfası(!) biri çıkıp izleyebilir aşağıda linkini vereceğim filmi. Film; dört ana bölümden oluşmuş: 1) Musevilik ve Hristiyanlığın gerçeğe dayanmadığı, nasıl, nereden ve hangi amaçla yürürlüğe konmuş olduğu. 2) 11 Eylül saldırısının gerçeğe dayanmadığı, nasıl, nereden ve hangi amaçla yürürlüğe konmuş olduğu. 3) Bu büyük planların perde arkasında kimler olduğu ve özellikle Dünya bankacılık sisteminin hangi amaçla kurulup, hangi hedefe koştuğu (birinci, ikinci dünya savaşları, Vietnam, Afganistan ve Irak savaşlarının arka planındaki amaçlar). 4) İyi dilekler! Seyretmeye vakti olanlardan bazıları, “canım ben de yaparım bi film, koyarım internete, aslı astarı nedir bilinmedikten sonra ne faydası var, uydurma şeyler bunlar, kanmayın” diyerek bizi ikna etmek isteyebilir. Fakat ben bu yorucu ve üzücü seyirden sonra sadece şunu söylüyorum; bunların hepsi aynen benim düşündüğüm ve hissettiğim şeyler. İşte adres:  http://video.google.com/videosearch?q=zeitgeist+the+movie&emb=0&aq=1&oq=Zeitgeist#emb=0&aq=1&oq=Zeitgeist&q=zeitgeist%20turkce&src=2 Her ne kadar Türkçe seçeneğin adresini verdiysem de, sayfa ilk açıldığında gelen video doğru olmayabilir, sol üstte “Türkçe alt yazılı-1.55.51 zamanlı” olanı seçmelisiniz. Not: Çok eskiden beri illuminati diye bir oluşumu bilirdik, gerçi filmde bu isim yer almıyor fakat işaret edilen hedef belli.