Öldüm de haberim mi yok?

Yaklaşık üç aydır rüyalarım çıldırdı! Yani şu manada farklılık var, çok kalabalıklar, tanımadığım ve bazen bir iki tanıdığım insanlarla DEVAM EDEN bir yolculuk ve uğraş içeriyor. Üstelik gün boyunca rüyadan sahneler aklıma geliyor ve onların tüm duygusunu gerçeklik olarak hissediyorum, ancak birkaç saniye sonra onun rüyalardan bi sahne olduğunu hatırlıyorum. Bu süreç sanırım homeopati tedavisine başladığım zamanla örtüşüyor ve ilginç bir şekilde tam da CC literatüründeki ÖZETLEME tekniğini anımsatıyor! Evet resmen bilinçaltımda özetleme yapılıyor. Ya da öldüm ve haberim yok! * Konu; zamanı yavaşlatmak! Barış bey yine güzel anlatmış, teknikleri, önerileri yapmış ve son beş dakikada ucuca birleştirilmiş bir klip sunmuş (benim favorim delikten geçen top), izlemek için tıklayınız Gelelim zamana 🙂 Zamanı yavaşlatmak bir başka deyişle kendini hızlandırmak anlamına geliyor.Zamanın değişik kozmoz bölgelerinde farklı akması da cabası. Bilimkurgulara epeyce malzeme çıkıyor bu yolla. Yine LUCY filmi geldi aklıma! O Beynini daha çoğunu kullandığında hızlanmıştı, yani zaman yavaşlamıştı ve böylece tüm detaylar göz önüne serilmişti! Belki de bilincin artması denen şey bununla alakalıdır. Gerçi ama iyilik/kötülük azizlik filan diye itiraz edecek olanlar olabilir fakat bilincin bu kavramlardan haberli olduğunu sanmıyorum. Sandığım yegane şey; varoluşun saçılmadan önceki birlik haline dönmek için doğal bir itkisi oluşu! Eğer buna iyilik diyorsanız, evet neden…

Bir kadını Öldürmek – Sibel Atasoy

“Gözlerinizi odaklamayı öğrendiğinizde her şey apaçık hale geliyor…”. Kitapta rekor sayıda tekrarlanan kelimeler var fakat okuyucunun keyfini bozmamak için kopya vermemeyi tercih ediyorum. “Bir kadını Öldürmek” kitabı, bir erkeğin, bir kadını öldürmek niyetini açık eden oldukça sarsıcı cümlelerle başlıyor. Kahraman, bu kadının nesi olduğunu söylemekte gönülsüz olmakla birlikte onun neden öldürülmesi gerektiğini ve öldüreceği kadının açık tarifini net olarak yapıyor.  Sonra sahneye öldürülmesi gereken kadın dahil oluyor. Müstakbel katil ile kurbanının ilişkilerine kısaca göz atma fırsatı buluyoruz. Fakat yazarın bu konumda rahat etmemizi planlamadığı bir gerçek. Çünkü bizi güncel ortamdan alıp erkeğin aşık olduğu kadınlara sürüklüyor. Bu, adeta kahramanımızın bir günah çıkarma seansı gibi. Onun kadınlarında nasıl var olduğunu ama daha önce her birinde nasıl ölmüş olduğunu seyretmeye başlıyoruz. Rakam bölümlerinin sonuna yaklaştıkça girişte karşılaştığımız ve öldürüleceğinden emin olduğumuz kadını gözden yitirmeye başlıyoruz. Neredeyse bu cürmün işleneceğine dair ön bilgimiz aklımızdan uçup gidiyor. Bu noktada yazar hafızamızı tazelemeye karar veriyor ve bizi aniden bölüm kırmızı ile yüzleştiriyor, ki burada gerçekten ölü bir kadın var! Bu kadının kim olduğuna dair en ufak bir fikriniz olmadığına şaşırıyorsunuz. En azından ben şaşırdım. Kitap, önceki deneyim acıları ve onların felsefi açılımlarını kapsayan havasından kurtulup bir polisiye havasına dönüşüyor. Dedektiflerin çabalarını izlerken onların hayatlarına da…

Oyun üzerine…
Felsefe ve Kuantum / 24 Nisan 2010

Insanlar toplumsal varliklardir ve tekil olamazlar. Bu nedenle sürekli diger insanlarla olan iliskisini degerlendirmelidir. Ilk caglardaki insanlar gibi balta girmemis, vahsi dogada yasamiyoruz ama yasadigimiz sehirler insanlarin sadece vahsiligini gizlemis durumda. Dogayi evcillestirmemiz kendimizi de evcillestirmemiz anlamina gelmiyor, hatta birbirimizden gercek benligimizi saklamak icin binbir türlü yöntemler ürettik. Tüm hayatimiz bu yöntemleri desifre etmek ve yeni yöntemler belirlemek icin geciyor. Bu öyle bir oyun ki, oyunun kurallarini bildikten sonra ögrendigimiz kurallar eskimis oluyor, cünkü insanlar bilinen birseyi tekrarlamaktansa, Dostojewski’nin degimi ile, kendi deliliklerini yapmayi yegliyorlar. Bu nedenle de hakikat devamli bir adim daha ögrendigimiz kurallarin ötesinde gidiyor. Bilinen kurallarin tekrarlanmamasi özgürlügümüzün ifadesidir. Hic kimse özgürlügünü herhangi kurallar ugruna feda etmek istemez. Kurallar ile özgür irade arasinda bir oyun süre gidiyor. Biri digerini yakalamayi basardigi zaman, denge dengesini yitiriyor. Eger kural agirlik gösteriyorsa iliskiler kristallesmis oluyor, her gün birbirini kovaliyor. yeni birseylerin de olusmasi imkansizlasiyor. Insanlarin degisiklige olan özlemi günün birinde su üstüne cikiyor. Diger taraftan özgürlükcü olanlar kisiler arasindaki bagi unutuyorlar, böylelikle özgürlüge sahip oluyorlar ama iliskileri sona eriyor, cünkü iliskiyi sürdürebilmek icin ortaklasa eylemlerin olmasi gerekiyor. Özgürlük ile kuralcilik arasindaki bu gidip gelis iliskileri de taze tutmaya yariyor. Oyun herhangi kaliplasmis iliskilerin devamini saglamak icin bir yöntemdir. Oyun “amacsiz”…

Spinozacılık
Felsefe ve Kuantum / 28 Haziran 2009

Spinozacılık    Bir Hayat Spinoza, çağdaş yorumcularından Antonio Negri’nin yazdığı gibi çağının bir “anomali”sidir. Üstelik, 17. yüzyıl Hollanda’sı gibi bir başka anomalinin içinde yaşamaktadır — din savaşlarıyla ve despotik-merkantilist rejimlerin iktidarları altında sarsılan Avrupa’nın “en özgür”, dolayısıyla en hoşgörülü diyarı… Spinoza, üçüncü kez de anomalidir –o dönemin Amsterdam’ında, bir kaç kuşaklık bir geçmişe sahip, muhtemelen ya ıspanyol ya da Portekiz göçmeni bir Yahudi ailesine doğmuştur. Çok değil 23 yaşında, dinsel ve ticari eğitim aldığı sinagog mektebinden, dahası cemaatten ve hayattan ihraç edilir. Başından geçen bir aforozdur –ve korkunçtur, çünkü hiç bir Yahudi genci, “doğal bir tüccar” olarak, onunla herhangi bir ticari ilişkiye giremeyecek, sokakta ona dört metreden fazla yaklaşmayacak, yazdığı hiçbir şeyi okumaya kalkışmayacaktır. Artık yalnızdır –Avrupa’nın en “özgür” ve “hoşgörülü” ülkesi Hollanda’nın sunduğu burjuva şanslarını tadabilen gruplardan Kolejlilere (Collegiantes) yaklaşır önce; ardından da Descartes felsefesinden etkilenen bazı entellektüel çevrelere… Amsterdam’ı, özellikle bir Yahudi fanatik tarafından uğradığı hançerli saldırının ardından terketmiştir –söylendiği kadarıyla, “hoşgörüsüzlüğün ne mene bir şey olduğunu” hep hatırda tutabilmek için, hançerle yırtılmış mantosunu da yanında taşıyarak. Tek geçim kaynağı öğrencilik yıllarında eğitimini aldığı “mercek yontuculuğudur”. Seyyardır ve pansiyon benzeri yerlerde yaşamaktadır. Bir dönem kendisini koruması altına alan Van der Ende adlı bir Protestan esnaf ve düşünürün kızı Margerita’ya…

Hologram ve Felsefe
Blog , Felsefe ve Kuantum / 14 Mart 2009

Alman Mistik ozanı Angelus Silesius bir epigramında der ki: “Ben o bildiğim şey değilim, ben de bilmiyorum neyim? Bir nesne mi, hayır o değil, bir noktacığım ve daireyim.” Kendini bilmek ya da tanımak, insanın değişmesi zorunluluğunun doğal bir uzantısıdır. Bu uzantıda insan evreni anlama konusunda yeni kavramlara kucak açmaktadır. İşte bunlardan biri: HOLOGRAM. Hologram sözcüğü ilk olarak 196O’lı yıllarda dünya bilim çevrelerinde duyulmaya başladı, 1980’lerde ise çeşitli alanlardaki kullanımı arttı ve ilgi alanı genişledi. Artık fizik ve kimyadan, psikoloji ve mistisizme dek bilimsel düşüncelerin içinde yer almaya başladı. En kısa tanımıyla Hologram, üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemidir. “Tam kayıt” ya da “eksiksiz mesaj” anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi Fotoğraf iki boyutlu bir tekniktir. Derinlik yoktur. Uzaklıkları ne olursa olsun, tüm cisimler aynı düzlemde yer alırlar. Hologram’ın fotoğraftan en büyük farkı, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil, o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kayıt edilmiş olmasıdır. Hologramın çevresinde dolanarak veya bakış açımızı değiştirerek sanki cismin çevresinde dönüyormuş gibi, onu çeşitli açılardan görebiliriz. Paralaks adı verilen bu özellik, cismin resminin 3 boyutlu olarak verilebilmesiyle sağlanmaktadır. Böylece iki boyutluluk sınırı aşılmış ve uzaklık yakınlık gibi derinlik kavramı da kaydedilen resimde yer almıştır. Yani resmin her yanı uzaklık farkı olmaksızın nettir. Hologramın en önemli…