Bilinmeyene Açlık
Carlos Castaneda , Urban Shaman / 27 Mart 2019

Her zaman söylediğimiz gibi, düşünce duyguların yönlendirmesiyle oluşur, dolayısıyla “düşünüyorum öyleyse varım” diye sevinmek duygularım olduğu için varım anlamına gelir. Oysa duygular da inançlar ve kabuller sayesinde oluşan kimyasal bir süreçtir. O halde aslında Descartes, “inançlar ve kabullerim var demek ki yaşıyorum” demek istemiştir ki bu da özellikli bir durum değil tüm varlık alemi için geçerli bir durumdur. Bunun ötesinde, bilinmeyene açıklık, inançlar/kabuller ve sistemlerin keyfiliğini anlamak ve bu sayede uyanmak söz konusu olur. Eski yıllarda Descartesin bu çıkarımında belki bir kelime oyunu ya da, tercüme sorunu olabileceğini sanmıştım, çünkü aslında düşünceden daha kıymetli olan onun üzerinde aktığı ekran olmalıydı yani zihin! Zihni bir TV ekranı gibi düşünmüştüm ve o ekran sayesinde yaşanmış ya da yaşanacak şeylerin tekrar gösterimlerini (filmler vs) defalarca izleme şansına sahip oluyor, yaşarken duygu yoğunluğu sebebiyle farkına varamadığımız detayları görebiliyor daha yansız bağlantılar kurabiliyoruz. Yani SOYUT işlemler yapabilme kapasitesi elde ediyoruz, işte bu övülesi bir durumdur. Aslında tolteklerin özetleme tekniğinden tutun da bir çok şifalanma tekniği ve bizzat Don Juan’ın büyücülerin soyut alemle ilişki kurmasının önemine vurgu yapan beyanları, şifa işlemlerinin ve çok boyutlu algıya geçmenin alıştırmaları-adımları için oldukça önemli bir işaret denebilir. Çevrendeki her insan senin enkarnasyonların, önceki mi sonraki mi enkarnasyonların bu da önemli değil, malum…

Kız Kral ve diğerleri
Kurgulardan Haberler / 12 Kasım 2017

The Girl King Descartes’in fikirlerinden esinlenerek ülkesini yönetmeye çalışan İsveç Kraliçesi Kristina’nın gerçek hayatından uyarlanan bir yapıt. İsveç Kraliçesi Kristina 6 yaşındayken tahta çıkmıştır. Büyüdükçe bir yandan ülkesindeki muhafazakar düşünceyi değiştirmek için reformlar yapmaya çalışırken, bir yandan da özel hayatını yaşamasına izin vermeyen toplumsal baskıya karşı direnmek durumunda kalır. İlginç bir kesit gösteriyor bize yönetmen. Descartes lı sahneler özellikle ilgini çekti; kraliçenin ve asılzadelerin huzurunda bir cesedin kafatasını kesip pineal bezini çıkardı ve onlara ruh ve maddenin birleştiği organ olarak takdim etti! Film pineal bezinin mucidi olarak descartes’ı prezante ediyor! Ne derece gerçeği yansıtıyor bilmiyorum * Hail, Caesar (Yüce Sezar) Bence çok güzel bir film olmuş. Eleştirmenler ne demiş umurumda değil. Fakat (eyvah!) filmin ilk yarım saatini, boynu bükülü sessizce duran bir tomurcuğun aniden sarsılarak açılmasını bekler gibi beklemelisiniz. Biraz sabır çünkü ödül güzel geliyor. Ben çok güldüm bu filmde. Evet güldürüyor ama kolay yola kaçıp bel altına vurduğu için değil hatta orta ölçekli bir seçimle duygu sömürüsü yaparak da değil, gri hücrelerinizi harekete geçirerek güldürüyor. Bu çok nadir oluyor, ya da bana rastlamıyordu ama artık oluyor işte 🙂 Hele Simenon’un müfettiş Maigret’sini andıran tipiyle şu sinema yapımcısının rol tanımı müthiş, açıklaması hem zor hem gülünç. Coen kardeşleri kutlamak lazım….