Sıçrama Taşları
Felsefe ve Kuantum , Kitap Özetleri / 08 Aralık 2011

Sıçrama taşları, göz görgüsü! Sonsuza kadar durmadan akacak olan o nehri geçmek için sıçrama taşlarına ihtiyacımız var. O taşlar ki, iridirler ve suyun akışına heybetle direnirler. Onlar öylesine güçlü olmasaydı güvenle basamazdık üzerlerine. Taşlara basa basa, taşlara bağımlılığı atlarız aslında. Ey insan! Sen olarak kalmaya devam ettiğin sürece her ihtiyaç duyduğunda ayağının önünde bir taş bulacaksın. Kendi gelendir onlar. Akan su kendi engelini sürükleyerek kendi getirir. Akan suya dikersen gözünü; çeker seni, akıp gitmek yokluğa karışmak istersin. Taşa dikersen gözünü; durup soluklanmak, hesap çıkarmak istersin. Bir kurtarıcı gibi heybetle dikilir ayağının dibinde. Ne kadar şanslı olduğuna inanmak istemezsin, sevinçle alkışlarsın kendini. Bu taşlar bazen de acı verir, kabus olur; eğer kıyıda değilsen ve hızla akan nehrin içinde kontrolsüzce sürükleniyorsan. Bir sırtına çarpar, bir böğrüne! Ne zaman nerede rastlayacağını bilemediğin için sakınamazsın da onlardan. Birinin ağrısı geçmeden diğeri gelir. Taşların hikmeti kıyıya çıkıldığında anlaşılır. Nehri enine katetmeden boyuna ahkam kesilmez. Önce, bir kıyıya tırmanırsın güç bela. Oynaşırsın bir süre. Pek büyük şey başarmış olmanın keyfini çıkarırsın. O kıyının girdisini çıktısını öğrenirsin. Sonra sıkılınca döner nehre bakarsın. Evvelce kaburgalarını deşmiş olan taşlar bir başka görünür şimdi gözüne. Birinden diğerine sıçrayarak alt etmek istersin nehri. Onu yenmek karşı kıyıya geçmek gibi görünür sana….

Parçalamak ne için?
esinti / 02 Kasım 2011

Ama bir anlamda Atlantis zamanında, hepimiz biraz saf ve deneyimsiz olarak, hepimiz Ruhun çocukları olarak oynadığımız o büyük oyunu oynarken dedik ki, “Hadi şunu alıp havaya uçuralım.” Çocukken bunu yapmadınız mı? Küçük kamyonlarınızı ve oyuncaklarınızı alıp parçalamadınız mı? Bu çok eğlenceliydi! Bu inanılmazdı! Bum – parçala! Ve ne oldu? Eh, o zaman daha büyük ve daha güzel bir oyuncak geldi. Oynayacak daha büyük bir oyununuz oldu. Diyor Tobias (tıklayınız)… Bilim de hep parçalıyor, Felsefe de. Sebep ne peki? Sebep bileşenleri tanımak, daha da sadeleştirirsek; MERAK! Peki tüm parçalamalar merak saiki ile mi? Değil galiba, yok etmek amacı ile kızgınlık ve nefretle de parçalarız bazen. O halde parçalamakta niyet önemli galiba? Peki “Kızgınlıkla” yok etmek isteyen neden kızmış olabilir? ** Özgürlük nedir biliyo musun (bu yaşa geldim, öğrendiğim ve hala bu fikirde olduğum şey); bi seçim yaptığında seçmediğini kesin biçimde öldürmektir. Eğer seçmediğin olasılık hala aklında kalırsa, tüm hücrelerini gizli gizli değil alanen zehirler ve hızla ölüm yolcusu olursun. not: Kesin biçimde öldürmek ise yakmak ile mümkün gibi görünüyor. Hani denir ya “gemileri yaktım”! Yani geri dönüş ümidini ortadan kaldırdım anlamındadır bu. ** İnziva sedece geçici bir süre için sessizlik ve doğanın natural (artı eksi yük taşımayan doğallığı) ile arınmak, bi…

Kadınlarla ilgili
esinti / 23 Ekim 2011

Küçük bir kızken ve büyürken, kadınların nasıl olup da bu kadar acımasız olabildiklerine şaşırıyordum. Özgürlüklerini tamamen kaybetmiş erkeklerin yürek paralayıcı durumlarına üzülüyordum. Fakat yine de yerine oturmayan bi şey vardı, kadınlar neden bu kadar kötüydü(!), yani durup dururken?! Sonradan bunun bir ödeşme olduğunun farkına vardım. Her şey yerli yerine oturdu 🙂 “uslandırılmış” kadınlar kaybettiklerinin acısını misliyle çıkarıyorlardı, tabi bilinçli değiller muhtemelen, ama psişeleri her şeyin farkında. Böylece köleleştirilen kadınlar efendilerini köleleştirdiler. Ne büyük bir öç alış! ** Eğer ihtiyacınız olmayanları istemezseniz ihtiyacınız olan şeyler size gelecektir. Ama pek az kimse bu tamamen tutkusuzluk haline erişebilir. O çok üstün bir durumdur. Özgürlüğün hemen eşiğidir. (Maharaj) Neden ihtiyacımdan fazlasını istiyorum? diye soruyoruz. Açgözlülük, hepimizin ve son bin çağların en büyük handikabı! Birazcık geri çekildiğinizde onu her yerde iş başında görebiliyorsunuz. Ama yerinize geçince yine de kendinizi onun parıltısından alamıyorsunuz. Dün genç bi arkadaşımla konuştuktu buna benzer bişeyi; içimiizde bi boşluk var ve onu neyle dolduracağımızı bilemiyoruz. Çoğumuz parayla doldurulacağını çünkü paranın herşeye dönüşebileceğini düşünüyor, kimi cinsellikle, kimi dinle ve türevleri, kimi çocuğu ile (en korkuncu da bu sanırım) doldurmaya çalışıyor! Velakin dibi delik bi şey neyle doldurulabilir ki! :(( ** Peki çözüm ne? varsa eğer ve rahatsızsak bundan? Ben kendi çapımda şöyle…

Zihnin Ötesi
YENİ DÜNYA / 29 Ağustos 2011

Enerji savaşının insanlığın çoğu için gerçekte meydana geldiği yer, zihindir. Zihin. O ille de büyük savaş meydanlarında olmuyor; zihinde oluyor. İnsanlık, içinde bulunduğu, uzun zamandır içinde bulunduğu zihinsellik çağından çıktığı muazzam bir evrimden geçiyor. Gerçi (süre) tartışılır, ama nereden baksanız 800 ila 2.000 yıldır çok zihinsel bir dönemdeydi. Bunun ötesine geçiyor, ve kendi kişisel deneyiminizden bildiğiniz gibi, bu zorlu (bir süreçtir). Kendi zihninden nasıl çıkarsın? Zihnin, enerjiyi kontrol eden ve yöneten ve tüketen o şeyin, muazzam miktarlarda enerji talep eden ve tüketen o birimin, zihnin ötesine nasıl geçersiniz? Bedenin değil, zihnin. Kitle bilinci şu anda bundan geçiyor. Öyle hemen durulmayacak, ama er ya da geç kitle bilinci zihnin ötesine evrimleşecek. Siz bunu şu anda yapıyorsunuz. Bir süredir yapıyordunuz. Zihnin ötesine girdiğinizde… zihnin ötesinde ne var? Zihnin ötesinde ne var? Bağıra çağıra söyleyin. Farkındalık ve bilinç hepsi zihnin ötesindedir. Sezgi. Artık şeyler hakkında düşünmeniz gerekmez, onları sadece bilirsiniz. Artık denemeniz ya da gayret etmeniz gerekmez. Şimdi, bununla kastettiğim, şeyleri anlamaya çalışmaktan vazgeçmenizdir. Şeyleri organize edip planlamaktan vazgeçin. Gayret etmekten vazgeçin. Şimdi, bu, yataktan çıkmayacaksınız anlamına gelmiyor, tabii istemiyorsanız başka. Ama ona karşı itmekten vazgeçin. Şu zihinsel eylemi (aktiviteyi) durdurun. Dırdır eden o kuşku içinize girdiğinde, beyin enerjisi tüketimi devreye girdiğinde, o…

Step and skip!
Felsefe ve Kuantum , Kitap Özetleri / 13 Aralık 2010

Every meaning is like a single stone that you step on when you are crossing the river. It’s just to step on, not to stay on. Step and skip! Be light and lithe. Don’t stare at it, or your foot will wobble. The running water takes your soul. And you fall again. I would say that it doesn’t make any difference, if there wasn’t, inside of you, the desire to get out of the water. Focusing on freedom doesn’t bring it about. Sibel Atasoy 2004 Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir. O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil. Basın ve sekin! Hafif ve kıvrak olun. Gözünüzü ona dikmeyin, ayağınız titrer. Akan su içinizi alır. Ve yine düşersiniz. Eğer içinizde çıkma isteği olmasaydı fark etmez derdim! Özgürlük ona odaklanmamaktır. sa Bir Kadını Öldürmek kitabından

Oyunun mükemmel maddesi…
Felsefe ve Kuantum / 31 Mart 2010

Oyunun mükemmel maddesi ve manası, insanın bilerek ya da bilmeyerek  ilgisiyle şekil alır ve sonsuzca sürebilir. Şimdi hemen bunu unutalım. Çünkü Yeryüzü yani dişi cinsi, deşifre edilmekten nefret eder. Ve onun gazabına uğramak istemeyiz. Bilecek ancak bilmediğinize kendinizi ikna edeceksiniz. Görecek, görmemiş gibi yapacaksınız. İsterken istemiyor gibi olacaksınız. Kendin olmadan kendin olmayı başarmalısınız. Yani İKİ arada BİR derede kalınız. (BKÖ’den alıntı)

Oyun Kuramı neden oyun kuramı?
Felsefe ve Kuantum / 14 Mart 2010

Altı sene önce tüm düşünenlerin, teologların ve bilim adamlarının yaptığı gibi ben de dünyanın ve evrenin ne olduğuna dair bir metin yazdım. Gerçi bu sadece bir düşünce dizgesinin sonucu değildi. Şüphesiz tüm hayatım boyunca gözlemlediğim, okuduğum ve yaşadıklarımın bir bileşkesi vardı ama ondan daha çoğuydu. Bir gece, iki saat içinde hiç hesapsız ve plansız bir akıştı o metin. Ben bile bazı yerlerini çok daha sonra anlayabildim. Son derece yetkin bir arkadaşıma okuttum. O da benim kadar hayret etti. İsmine oyun kuramı demiştim. Şüphesiz Prof. Nash’ın herkese duyurduğu oyun teorisinden haberliydim ve fakat onunlla ilişkisizdi bu isim. O arkadaşım bana bu isim benzerliğinin ilerde sorun yaratacağını belki değiştirmek isteyebileceğimi nazik bir dille hatırlattı. Onu ciddiye aldım, düşündüm taşındım, bazen farklı başlıklar koydum bilgisayarda uyuduğu odaya.. Ve fakat hiç memnun olmadı, onları sevmedi ve olabildiğince çabuk silkelenip attı üzerinden o isimleri. Sonra ben de kendisine hak verdim, çünkü kendisi “OYUN” kavramını matematiksel isim eşinden daha çok hak ediyordu. Oyun kuramının kısmen açılımı Bir Kadını Öldürmek kitabında ele alındı. Fakat hala o derece örtük bir anlatımdı ki, bunu değil anneanneme (Feynman’ın kulağı çınlasın!) üst düzey entellektüellere bile anlaşılır kılmak zordu (imkansız değil, anlayan anladı). Son derece zeki, becerikli ve hatta nerdeyse herşeyi bilen ( emekli…

Bir kadını Öldürmek…
Felsefe ve Kuantum / 04 Mart 2010

Evet uzun süredir bunu planlıyorum. Belki bazılarına en azından profesyonellere çok kolay gelir ve hatta kimse benim şu andan itibaren anlatacaklarıma inanmak istemeyebilir. Olabilir, taş düştüğü yerde ağır. Ben zorlandım. Hayır hayır geçmiş zaman kullanarak kurtulabileceğim bir sorun değil bu; z.o.r.l.a.n.ı.y.o.r.u.m. Bekara karı boşamak kolay derler. Bana gülenleri görür gibiyim. Gülün gülün! Ben de size güleceğim, zamanı geldiğinde. Bu kadın neyim mi olur? Boş verin şimdi bunu. Konu kesinlikle bu değil. Belki… Belki ileride bunu da söylerim. Neyse önemli olan gerçekten kahrolası yakınlık derecemiz değil. Sorun onun ne derece belalı biri olduğu! Ve neden bu sebeple öldürülmesi gerektiği. Onu çok uzun zamandır tanıyorum. Evet bu cümle şu an için doğru ama belki bir saat ya da bir hafta sonra yanlış olacak. Çünkü onu takip etmek çok zor. Bir balık gibi kayar avucunuzdan. Bir an tamam dersiniz işte bu! Siz daha keyfini çıkaramadan başka sularda yüzmeye başlar Allahın belası! Kadın milletinin tamamı böyle midir? Bilemiyorum. En azından benim öldürmeye zorunlu olduğum kadın tamı tamına böyle. Kızgın olduğumu düşünüyorsunuz, belki de onun karım olduğunu ya da lanet patronum olduğunu sanıyorsunuz. Fark eder mi? Yoksa sizde de mi var bir tane? Her neyse ben planıma dönmeliyim. Zaman geçiyor. Hem de hızla geçiyor. Ve…

Ustalık konusu

Bir önceki konuda aklıma gelen pasajı buldum:  Bireyselleşmiş olan ruh, oyuna tekrar döndüğünde (yeni bir bedende can bulduğunda) çok önemli bir kaza olmazsa artık bu konumunu hep devam ettirecek demektir. Taa ki “usta” oluncaya kadar.  Dünya oyununda öğrenci ile oyuncu arasında ne gibi farklar var?  Bu farkları yazmaya zahmet etmeyeceğim. Kısaca, öğrenci kendini usta sanır, oyuncu ise bi bok olmadığını bilir; fakat olma ümidindedir diyebilirim. Usta ise ümidini bile kaybetmiş olandır. Çünkü ümidin en büyük engel olduğunu bilir.  Go oyununda usta olmak için oyuna kendinden bir şeyler koymak gerekirmiş. Yani artık önceden hazırlanmış göze hoş gelen şekilleri kendince değiştirebilen, tesuji yapabilen, usta sınıfına giriyor. Usta artık, oyun atlamaya adaydır tabii belli zamanlarda gelen asansörü yine de bekleyecek. Yani hasat ya da kıyameti. Ustalığında kendi içinde dereceleri var. Zaten her iki ucun arasında sayısız kademeler, kademelerin altında sayısız alt kademeler var. Eğer buna girecek olursak kendimizi kaybederiz. Size anlattığım her şeye, aslında gündelik hayatınızın içinde ve belki bir günde yüzlerce kez şahit oluyorsunuz. Örneğin, öğrenci-oyuncu-usta sınıflaması için olimpiyat oyunlarını bir gözden geçirin. Olimpiyat için milyonlarca insan hazırlanmaya başlar; ama yalnızca bir tanesi madalya alır. Altın madalyalı bir sporcunun ne zaman gezgin olduğunu, nasıl alt oyunların etkisine kapılabildiğini ve nasıl derecesinden düştüğünü,…