Beste, aşkın kıvılcımıdır
esinti / 28 Mayıs 2014

İsmail Emre – Beste, aşkın kıvılcımıdır. Allaha yaklaştıran bütün kelâmlar makamla çıkar, makamsız gidilmez. Aşk böyle söyler. ölüm hâlinde veyâ hasrette kalmış bir insan, eli kulağa atıyor, bir beste veyâ makam tutturuyor. Kur’ânda makamla gelmiştir, yâni aşkla. Cebrâil, aklın aşka yaklaşmasıdır. Cebrâil, bir kudrettir, mânevî bir kudret… Adamın birinin merkebi kaybolmuş. Camide va’zeden Nasrettin Hocaya ricâ ediyor ki duâ etsin, cemâat da âmin desin de merkebi bulunsun. Hoca birisine bir yular getirtiyor ve cemaata soruyor: “Ey ahâli! içinizde hiç aşk mâcerâsı geçirmemiş varsa, meselâ, mala mülke, kadına kuşa, Allaha filân âşık olmayan biri varsa parmağını kaldırsın. Birisi ayağa kalkıyor: “Ben hiçbir şeye âşık olmadım” diyor. Nasreddin Hoca, eşeğini kaybeden adama dönüyor: “Al şu yuları da git bu adamın başına tak, senin eşeğin odur” diyor. Herif de mîrasyediymiş. Etraftan: Şu adama bir eşek parası ver de kurtul, yoksa seni sürükleyip götürür” diyorlar. Adam, bir eşek parası verip o kötü vaziyetten kurtuluyor. Nasreddin Hocanın hâlini bilmeyenler, bu fıkraları güldürücü bir hikâye olarak dinlerler. Halbuki Hocanın bütün sözleri tasavvufî ahlâkı ve tasavvufî hakîkatı anlatan birer kimyâdır. Korkusu olsa Timurleng’in karşısına çıkar mıydı? Evliyâ olmasaydı ona: “Ben zâten futa’ya kıymet biçmiştim, senin ne kıymetin var ki…” diyebilir miydi? ” Lâ havfün aleyhim ve lâyahzenûn:…

Aşkı anımsamak adına…
esinti / 01 Mayıs 2014

Her insan, özünde aşkın farkında. Nasıl olmasın ki, karanlıkta çakan bi ışığın farkında olmamak imkansız. Aşk yalnızca karşı cinse duyulan bi şey değil bunu çoğu insan bilir. Aşk, bir mıknatıs gibi seni -ilgini- talep eden, karşı konulmaz bütünsel bir esrikliktir. Hep o’nun içinde bulunmak isteriz biz insanlar ama ne çare ki belki aynı oranda olmasa da güvenliği de severiz. İşte bu ikincil tercihimiz hayatın realitesi haline gelir, onu alışkanlıklarımızla besler büyütürüz. Öyle büyütürüz ki aşk çok nadir çakar olur o bulutlar arasından. Ve biz bu durumda ne yardan ne serden vaz geçemeyenler ne yaparız? Tüm zamanlar boyunca yaptığımızı tekrarlarız, geçmiş bir aşkın küllerini deşeleriz, onun hissini şu ana getirebilmek için akla gelmedik icatlar yaparız. Tüm konular eski bi aşkı anımsamak üzredir temeline inerseniz. Hep nostalji hep nostalji! Oysa… Herkes bilir oysayı 🙂 Aslında ilkel çağlardan beri bu uygulama pek değişmiyor. Bakınız C. Caudwell, Yanılsama ve gerçeklik kitabında ne demiş: …kabile, bir kolektif coşkuya neden gereksinim duysun?Bir kaplanın ya da fırtınanın gelişini içgüdüsel olarak hissedecekler ve bu şartlı ve kolektif tepki doğuracaktır zaten. Bu durumda kolektif bir heyecan doğuracak herhangi bir araç gereksizdir; ama görünür ya da elle tutulur böyle bir neden yok da “olasılık” olarak varsa, böyle bir araç toplumsal…

Aşkınız kutlu olsun.
Carlos Castaneda , esinti , YENİ DÜNYA / 14 Şubat 2014

Biraz ateş biraz duman, ortada insan.  İmkan dahilinde olan. Lütfen önce şu adresten “imkân dâhilinde olan” nedir bir okuyun sevgili frekanslar, o zaman yaptığımız açıklamalar ve benzetmeler daha iyi yerine oturacaktır. http://sibelatasoy.com/?p=4301 Arabi’nin önerdiği “ortada olabilen insan”, mümkün varlık, bence “yeni dünya” literatüründeki “yükselmiş üstadın” ta kendisidir. Su anda insanlar tahterevalli gibi iki yana yatmış durumdalar. Yükselmiş usta, her iki yönünü de bilir, yani yaratanı ve yaratılmış olanı. Standart insan ise kendini yaratılmış olanla özdeşleştirmiş olduğundan çelişkiler yumağı olarak yasayıp ölür.  Çok kaba isimlendirmesiyle buna bilim ve din diyebiliriz ama keşke bu kadar basit olsaydı. Kimse dilinin söylediği tarafta bile değil maalesef. Yani hem sağlıklı bi kuşkuya (adem/gölge) sahip olacaksın hem de sağlıklı bir imana, eşit seviyede olacaklar bünyende. Bu da Carlos Castaneda’nın Yaqui bilgeliğindeki “inanmadan inanmaktır “işte! Bir savaşçının olmazsa olmazı. Arabi’nin aktarımından yola çıkarak; Tam olarak iman/Nur tarafına geçersen, imkanlı varlık olmaktan çıkıyorsun. Peki ne zararı var bunun? Çünkü Yaratıcı, bilinci büyütmek için bu illüzyonu kuruyor(en azından bize en yakın gelen sebep bu, tanrı kendini bilmek istemiş). Bilinci büyütmek için ise muhtelif realite düzlemlerine ihtiyaç var, ve onları kurup anlamlandıracak olan da Adem diye nitelendirilen “birey bilinci” yani şüphe. Şüphe (ayrılık bilinci) olmadan kıyas yapamazsın, anlamlar bulamaz onları…

Kime Hayransınız Oyunu
esinti , Rüya/Psikoloji / 13 Şubat 2014

Sizlere samimi bir soru sevgili frekanslar  Şu anda halen yaşamakta olan en beğendiğiniz, hatta hayran olduğunuz kişi kim? Onunla fiziken tanışmış, ya da karşılaşmış olup olmadığınız hiç önemli değil. Kişinin ismini açıkça belirtmek istemeyebilirsiniz, takma bir ad da verebilirsiniz ona, sadece o kişiyi biliyor musunuz? (soruda şu anda hayran oldugunuz kişiyi bulmanız rica ediliyor, sonsuza kadar hayran olacağınızı garanti etmeniz gerekmiyor ) İlgi gösterdiğiniz için teşekkür ederim. Simdi hayran oldugunuzu söylediğiniz kişinin en hayran olduğunuz üç özelliğini yazın lütfen. ** Ben de söyleyeyim bu arada dedim ancak hayran olduğum o kadar çok kişi varmış ki, bunların arasından nasıl seçim yapacağımı şaşırdım. En azından üç tane seç diye dayatıyorum kendime şu an 🙂 Beni affedin frekanslar kendi oyunuma uyamadım, çok kişiye hayranım. Kendimi zorlayarak dört kişi belirledim: 1.inception Filminin yönetmen ve senaristi olan Christopher Nolan. imkansızı başardığı için, bilgiyi görsel hale getirişindeki beceri,gülümseyişi. 2.Swamiji Nithyananda, guru: bitmeyen enerjisi, bilgiyi dünyadaki realiteye dönüştürme azmi, gülümseyişi 3. Neil Gaiman, yazar-çizer-senarist: aktarımındaki hafiflik ve olağanüstü beceri, çeşitliliğe rağmen tutarlılık,espri yeteneği 4.Gülşen Geniş, mimar on yıldır arkadaşım: alçakgönüllülüğü, yumuşaklığı,bakışındaki ve gülümseyişindeki güzellik. Dikkat! Kime ve hangi özelliklerinden dolayı hayran olduğunu bi yere not etmeden önce bu bölümü okumayın, eğlencenin ruhu kaçmasın 🙂 Hayran olduğumuz kişilerin…

Parıldama ya da Pırıltı
esinti / 13 Aralık 2013

AŞK, her yerden görülebilen bir ışıktır, boşuna adres öğrenmeye çabalamayın. Ve eğer  aşk bekleyebileceklerini verseydi, o huşu dolu parıltıyı yaymazdı. Resim oyunlarımda (ne kadar acemi olduğumu biliyorsunuz) beni en etkileyen glowing denen PARILDAMAyı yapabilmek beni mutlu etmiştir. Bolca Titanyum beyazına bi damlacık sarı ve bi damlacık da turuncu karıştırdığınızda elde ediliyor bu parlaklık, velakin aslının milyon kere düşüğü bi benzeme oluşabiliyor ancak. Oysa gözümüz bunun aslını görebilecek denli şahane bi teknoloji sunmuş bize, öyle ki o parlaklığı her gördüğünüz yerde göğsünüz derin bir şükran hissiyle doluyor, bu öylesine hayranlık uyandırıyor ki, oracıkta kendinizi ona bütünüyle sunma hissiyle dolup taşıyorsunuz 🙂 * AŞKa varınca kanadı kim arar. Yunus

Günlüklerden
Blog , esinti / 15 Temmuz 2013

 “Birçok Kuzey Avrupa ülkesinde toplu taşıma araclarına binilirken bilet gosterılmez veya bilet kutusu/okuyucu yoktur. Bireyin biletini dısardaki makinalardan alacagına inanılır ve arada spot kontrol yapılır. Bu sistem iyi işlemektedir ki yıllarca devam eder.” Ben buna özellikle Paris’te şahit oldum. Hatta gayet safdil biçimde bunu yolculara da sordum, “bu ücretsiz bir belediye hizmeti mi” diye..(acaba ben hep bilet alarak yanlışlık mı yapıyordum!) soruma gülüşerek cevap verdiler.. Aslında cevabı net öğrenemedim 🙂 Ve Paris şehrinin insanlara güveninin olduğuna ve ödemeyenlerin de haklı sebepleri olduğuna inandıkları sonucunu çıkardım. Aslında benim özlemim, bi şeyi yapmak için paran varsa onu harcamaktan mutlu olduğun, eğer yoksa aynı şeyi parasız yapabilmekten mutlu olduğun bir yaşam. İnsanlarda genel olarak şöyle bir kanı var; sanki parasızlık korkusu olmaz ise insanlar çalışmazlar, tembellikten ölüp giderler gibi. Ben buna katılmıyorum şimdilik;çünkü denenmiş değil, ayrıca mantığıma da uymuyor. Tam aksine parasızlık palası insanın başının üzerinde sallanmaz ise, her bir insanın sanatçı olacağını sanıyorum. Sanatçı dediysem, müzisyen,ressam vs anlaşılmasın. Yine şu anda yapılmakta olan işlerin çoğu yapılmaya devam edilir tek farkla; onların her biri bir sanat eseriymişçesine yapılmış olur; çünkü karşılığında para zorunluluğu olmadığı için zevk onun yerini alır. Geçenlerde Kavak Yelleri isimli eski dizideki Atakan karakterinin yine çok bilgece bi hamlesini gördük….

Kendini Begenmisligin Yitirilmesi- 2.ders
Carlos Castaneda , Eğitimler , esinti / 15 Nisan 2013

“Kendini fazlaca ciddiye almaktasin. Aklinca pek onem vermektesin kendine. Bunu degistirmelisin! Kendine verdigin o pis onem yuzunden, birazcik zora geldiginde hemen kacip gitmeyi dusunebiliyorsun. Herhalde karakter sahibi oldugunu dusunuyorsun boylece. Ama sacmaliktir bu! Zayifliktir, kendini begenmisliktir!” Dedi Don Juan ve ekledi :” Kendini begenmislik, tipki yasam oykusu gibi kurtulunmasi gereken bir baska seydir. Sen kendini dunyanin en onemli seyi sandigin surece, seni saran bu dunyayi layikiyla anlayamazsin. At-gozlugu takmis gibisin tipki, kendinden baska hic bi seyi gormuyorsun.” Daha sonra bitkilerle konusmayi getirir gundeme Don Juan, onlara ne dedigin degildir onemli olan, bitkilerle- ve belki hayvanlarla da- yuksek sesle, ecik secik bicimde konusmalidir, istersen sozcukleri uydur, buradaki onemli husus; bitkiyi begendigin duygusudur, ona bir esitin gibi davranmandir. Bitkileri toplayan her kisi onlari her koparisinda ozur dilemesi, ilerde bir gun kendi govdesinin de onlari besleyecegine iliskin onlara soz vermesi gerekir. Sonucta bitkilerle biz bas babasa geliyoruz, ne biz ne de onlar daha cok ya da daha az onemli degiliz. Gel konus su kucuk bitkiyle biraz, artik kendini pek onemsemedigini anlat ona. “Bizi saran bu dunya bir gizdir, biz insanlar obur seylerden daha ustun degiliz ki! Kucuk bir bitki bize comert davrandiginda, ona tesekkur etmemiz gerekir, yoksa bizi burdan bi yere -yeryuzu anliyorum-…

Tohum Islahı
esinti / 25 Ekim 2012

Hem kişisel hem de devlet eliyle tohum ıslahı yapılır. Bu ne zaman başlamıştır, ıslah nedir? Neden gereklidir? Gerekli midir? Bu konunun PAN ile bi ilişkisi var mı? * Dünyamızda diye sahiplendiğimiz insan yapısı her şey, erkeklerin dar görüşleri ve üstelik bu görüşe olan nerdeyse sınırsız inançları, inatlarının, korkusuzlıklarının (hekurasları) ve fiziksel enerjilerinin birleşiminden oluşan bir pakettir. Şüphesiz ki somut olarak ortaya çıkan bu insan yapısı şeylerin arasında sayısız bilinç seviyeleri var, bunların sebebini merak ettiyseniz, annelerine ve eşlerine bakmalısınız. * Anneyle bebek arasındaki kaynaşma-ayrılma-bağlanma ilişki modelinin izi bizde tüm yaşamımız boyunca kalır. Yeni girdiğimiz mahrem ilişkiler (gerçek aşk) ve onlardan doğan yeni ilişkilerde tekrarlanır. İlk füzyon (eriyip kaynaşma) halinde benlik diğer benlikle bir olur, ayrılırken her biri yeniden kendi bireyselliklerini kazanmak için savaşırlar ve bağlanırken her biri kendinin kendinden daha büyük yeni bir ortak gerçeklik içinde olduğunun farkına varır. Bu sebeple bazı ustalar, görmüş geçirmiş insanlar AŞK’ı böylesine yüceltmiş ve bizlere hedef olarak göstermişlerdir. Bu aşık olduğumuzda yaşadığımız o müthiş farklı boyuttan ziyade yukardaki SENTEZleme işleminin bir hayat boyunca mümkün olduğu kadar çok yapılabilmesi içindir. Aşkın kutsallığı işlevi itibariyledir.Aşk, aşkınlaşmak içindir. Bunu hatırlamakta yarar görüyorum. * Her zerre yeksan (tektir), her zerre raksan (dans eder). Sufi deyişi

İlerlemek zorunlu mu?!

Belki inanmayacaksınız ama son yılımın tek çelişkisi bu oldu/oluyor! Dünya tarihine bakıldığında evrim en bariz realite. Sanki evrilmek mecburi gibi görünüyor.  Üstelik sonsuzca devam edebilirmiş gibi görünüyor (bulunduğum noktadan bakıldığında); çünkü evrim, zamanı hiç takmıyor! Evrilmekten kaçmak mümkün değil mi?! Zaten benim “oyun kuramı” da sonuçta evrilmenin bizi bi yere götürmediği olgusu üzerine yapılanıyor. Kendi kuramımda oyundan kaçmak için yapılacak tek şeyin kendi etrafında dönmeyi bırakmak olduğunu söylemiştim. Bundan da hala hiç kuşkum yok! O zaman ne demeye evriliyormuşum gibi hissediyorum? Cevabı açık; demek ki kendi çevremdeki dönüş durmuyor! Çelişki burada başlıyor; evrilmek için hazırım. Yani Sibel denen makina şu anda buna hazır, biliyorum. Kıpırdamaya çekiniyorum. Ama üzerime sel suyu gibi geleni görmezden gelemiyorum. Mesele aslında şu; ben Sibel değilim. Ben evrilmenin gereksizliğini bilenim. Berbat bi durum! Ve yine biliyorum ki; bu ve buna benzer çelişkiler, Sibel’le aynı seviyeye geleceğimiz ana kadar bitmeyecek. Onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Daha berbat olanı da şu; ne yapacağımı bilmek için Sibel’e muhtacım!!! İronik değil mi? Sibel ne yapacağını fevkalade biliyor; zaten programı buna göre hazırlanmıştır. Evrilmenin anlamsızlığını bilen ben, kendi etrafında dönmeyi bırakamıyan Sibel yüzünden, onu evrilmesi için serbest bırakmak zorundayım. Serbest bırakmazsak, onunla sonsuza kadar ŞU AN da duracağız. Fakat bu çelişki de…