Alışılmadık Olaylarla Karşılaşma
Carlos Castaneda , Urban Shaman / 22 Şubat 2016

“Alışılmadık olaylarla karşılaştığımızda hiç durmadan yinelediğimiz üç kö­tü alışkanlığımız vardır. İlki şudur: her ne oluyorsa ya da ol­duysa bunu görmezden gelir ya da hiç olmadı sayarız. Bu, bağ­nazların yoludur. İkinci olarak, olanı göründüğü gibi kabulle­nir, ne olup bittiğini biliyormuşuz hissine kapılırız. Bu da sof­tanın yoludur. Üçüncüsü de, olan biten bizi baskı altına alır. Çünkü ne görmezden gelebiliriz ne de kabullenebiliriz. Bu da aptalların yoludur. Bir de dördüncü yol vardır, en doğru olanı: savaşçının yolu. Bir savaşçı hiçbir şey olmamış gibi davranır, çünkü hiçbir şeye inanmaz, ama her şe­yi de görece değeriyle kabullenir. Kabullenmeden kabul eder, görmezden gelmeden görmezden gelir. Hiçbir zaman biliyor­muş gibi yapmaz, hiçbir zaman da hiçbir şey olmuyormuş gibi. Altına yapacak denli korksa bile denetimi elinden bırakmaz. Böyle davranarak takıntılarını, kaygıyı yok eder.” Carlos Castaneda Gezgin shamana göre, her şey uyanık, her şey canlı ve her şey cevapçıdır. Bu durum olayları ve varlıkları anlamak için öylesine etkin bir yoldur ki onu inanmaktan ya da kayıtsızlıktan öte bir konuma getirir.

Neye inanacağınızı seçin!
esinti , Felsefe ve Kuantum / 20 Mart 2015

Güzel bir sunum –tıklayınız-, en azından 20 dakikamı yararlı bir şey yaptığıma dair bir hisle tüketmiş/kazanmış oldum (Herkes gibi benim de zamanım en kıymetli şeyim). Aslında tam ve açık şekilde ifade edilmiş olmasa da konuşmanın sonlarında ortaya çıkan koku (sunumu yapanın sözcükle ifade etmediği ancak tezini oturttuğu esas), inanmanın bir seçim işi olduğudur. Nasıl yani diyebilirsiniz 🙂 Çok basit aslında; dış gerçeklikler (dış rüya), iç gerçekliklerin(iç rüya) vücut bulmuş – hem de her türlü madde yoğunluğunda (bunların sanal ve gerçek diye ikiye ayrılmadığını artık biliyoruz, bu sonsuz bir spekturum ) vücut bulmuş olduğunu bildiğimize göre, inandığımız şeyin uygun bir süre (öznel ne nesnel olanların gerçekleşme süreleri farklıdır doğal olarak) içinde görünür(!) olması kaçınılmazdır. O halde bizim özgür irade dediğimiz şey; neye inanacağımızın seçimidir basitçe. Bu prosesin insan tarihi boyunca yöntemleri ve uygulamalarını seyredip duruyoruz. Aslında olay tam olarak inanma da değil, inanmadığınızı düşündüğünüz şeylerdir de! Bu her zaman iki yönü kesen bıçaktır. Sihir(!), dikkatinizi neyin üzerinde tuttuğunuzdur. Dikkatinizi verdiğiniz şey, su vererek büyüttüğünüz her şey gibi büyür gelişir, sanaldan gerçeğe doğru ilerler ilerler ilerler. Bir de bakmışsınız görüyorsunuz! Süper, şeker bir konudur bu (Hepsi tam tekmil Urban Shaman konseptinde bulunabilir.) 🙂 Bu Özette (Her Şeyin Teorisi adlı kitaptan) görüleceği üzere…

Sevgili ağaçlar ve Sosyal Medya Olgusu
esinti / 06 Haziran 2013

Basit yaşa ki başkaları da varolabilsin. Gandi Evimin önündeki selvilerin ne kadar saf sevgi olduklarını, ne kadar sade varolduklarını, o mükemmel esnekliklerini, o mütevazi estetiklerini anlatmaya yetemiyorum. Hayranlığımdan gözyaşlarım pıtır pıtır dökülüyor. Sudaki aksi sedamız kadar berrak bunlar. Dün siz nesiniz böyle diye sordum, yankı dedi. Bugün uzun uzun sessiz hasbihal ettik, içime; onların bizim dünyaya paralel bi gerçeklikte bizim yankımız olarak bambaşka akıl hayal edilmez bi hayat sürdükleri doğdu. Bilmem gerçek midir ama ne fark eder. * Sosyal medyada pek çok provakatif- doğru olmayan bilgi de paylaşılıyormuş diyor komşular, amcalar teyzeler. Bunları söyleyenler doğal olarak tek yönlü kalıp medya kullananlar ve bu edindikleri bilgiyi de oradan alıyorlar. Bu arada tek yönlü çıkmaz sokak medyasında yayınlanan her kelimeyi de doğru zannediyorlar. Sosyal medya denilen paylaşım, karşılıklı ve yaşayan bir etkileşim içinde her şeyin olması gayet normaldir çünkü bu platformlar yaşamın sudaki aksi gibi. Eğer yaşamda her şeyin var olduğunu hele bir de tam yerli yerinde olduğunu düşünüyorsanız zaten “doğru olmayan bilgiler varmış!” size hiç de tuhaf gelmez Aslında mesele yine ve hep aynı: “biz muhakememizi sezgilerimizi işletip yorulmayalım evladım, bizim yerimize birileri bu işleri yapsın, koysun sofraya, rahat rahat zevkle seyredelim, yiyelim,içelim, şüphesiz güvenceyle teslim olalım bu sisteme, bu kişiye”…

Depolama-Biriktirme
esinti / 21 Nisan 2012

Aynı şeylerle beslenmeye alıştırılmış olanlar için depolama ihtiyaç halini alır çünkü mevsimleri dikkate almak zorunda kalırsın. Hanife A sebebini bilmiyorum ama bu bahsettiğin şey bana nedense manidar geldi..sanki birşeyleri hatırlatacakmış gibi.. Sibel Atasoy ah işte görmeye başlıyorsun sanırım. Bu böyle bi şeyin kokusunu almak gibi başlıyor 🙂 Hanife A aklıma ilk gelen “ben neyle besleniyorum, ağırlıklı yediğim şey ne?” oldu.( bildiğimiz anlamda yiyecek değil bahsettiğim elbette:)) Sibel Atasoy Yiyecekler de dahil, beslenme, izlenimler,yiyicek ve içecekler ve hava ile özetlenir Hanife A hep aynı şeyleri yapmak, aynı yerlere girip çıkmak, aynı insanlar ve insan gruplarıyla görüşmek izlenimlerle ilgili beslenme biçimimizi şekillendiren şeyler olabilir..ama izlenim geniş bir kavram..aynı manzaranın önünde iki farklı insanı farklı biçimlerde besleyebilir, bu da sanıyorum ki, algılarının farklı oluşuyla açığa kavuşabilir.. Sibel Atasoy neyle besleniyorsan ona benzemen kaçınılmaz gibi görünüyor bana 🙂

Beyninin Olgunlaşma Evreleri-10
Felsefe ve Kuantum , Kitap Özetleri / 09 Eylül 2011

Beynin işletim sistemi ile uğraşan bilim adamları “The brain can be called an anticipation machine, constantly scanning the environment and trying to determine what will come next.” şeklinde bir genelleme yaparlar (Siegel 1999, Freyd 1987). Türkçesi: Beyin, sürekli olarak yaşanılan ortamı araştırıp, biraz sonra ne olacağını saptamaya çalışan bir “tahmin yürütme makinesi” olarak tanımlanabilir. Bu genelleme, doğa ve dünyamızın sürekli bir değişim-dönüşüm sistemi içinde olmasının doğal bir sonucudur. Sadece beyindeki hücreler çevrelerinde neler olup-bittiğini araştırmak için uğraşmazlar, doğadaki her varlık, her atom, her molekül çevresinde kendisini etkileyebilecek kuvvet türlerini (çeşitli türlerdeki enerji yığışımlarını) algılar ve olasılık hesapları yaparak kendine bir yer ve yön belirler. Bir çekül bu nedenle bulunduğu sistemin ağırlık merkezine, bir mıknatıs manyetik kutba yönlenir. Biz insanlar sadece kendimizi akıllı ve bilgili görmeye şartlandırmışız. Şimdi son yapılan bir araştırma sonucunu aktararak, bitkilerle parazitleri arasındaki ilişkiye (bilgi oluşturmaya) dayalı karşılıklı taktik savaşlarına bir örnek vermek ve bitki dediğimiz varlığın ne derecede bilinçli davrandığını göstermek istiyorum. Nicotiana attenuata isimli bitkinin yapraklarını Manduca sexta adlı bir tırtıl yer. Geocoris pallidens adlı böcek ise o tırtıllarla beslenir. Bitki, tırtıllardan korunmak için, ısırıldığı anda “green leaf volatiles (GLVs)” adı verilen bir koku yayar. Ancak bitki bu kokuyu kendisini ısıran tırtılın ağzından çıkan salgının…

Düzen ile dengesizlik arasındaki köprü

Birbiriyle ilişki kurulmamış roller, bana rüya yaşantısını çağrıştırıyor. Orada da, her bölümü ayrı dizi filmler gibi birbirinden kopuk olaylar yaşarız. Tabi bazen bunları birbiriyle ilişkilendiren olaylar da olur ama genelde zaman-mekan ve kişilik devamlilığı kurulamaz. Hatta bu durum rüyayı çağrıştırdığı gibi ölüm sonrası yaşamını da andırıyor bana. Gidip geldin mi diye soracaksınız belki :))) Hayır, tabi şimdilik cevabım hayır ama öyle olabileceğini seziyorum. Hatta bir yazımda “ölüm sonrasını mı merak ediyorsunuz rüyalarınıza bakın” demişim! Öylece ağzımdan çıkmış, düşünüp de sonuca vardığım bişey değil. Bu dünyada “devamlılığın” ne kadar büyük önem arzettiğini hepimiz biliyoruz. Devamlılık koparsa dünya ile de bağınız kopmuş oluyor, hala bedenen bu dünyada olsanız bile. “Alacakaranlık bölge” kavramını kullanmıştım bir aralar, rüya ile devamlılık dünyası arasındaki köprü anları! Hatta Donah Zohar’dan alıntıladığım bir özetleme yapmıştım, şimdi arayıp onu buldum, sanırım konuya büyük ölçüde açıklık getiriyor: Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sansılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri…

Alışkanlık ve zevk
Felsefe ve Kuantum / 21 Mayıs 2009

Bu konularda sık sık yazıyorum ama demek ki hala bıkmadım 🙂 Donah Zohar şöyle diyordu – tamamı için bakınız: http://sibelatasoy.com/?p=854 – Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur   ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde  kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir. Son zamanlarda alışkanlıklarımızı kırmak adına ne çok öneri alıyoruz, fakat yukarıdaki paragrafta görüleceği üzere  her aşağıladığımız davranışın bir başka şeye neden hazırlamakta olduğunu bir kez daha hatırlamakta yarar var. Zevk ile bağlantısı ise açık; alışkanlıklar, zevk ve onu edinme imkanımızın  (enerji/para gibi) en küçük ortak böleni olarak ortaya çıkmaktalar, bu sebeple enerjinin minimum kullanılması açısından bir anlamda gerekli oluyorlar. İşin ironisi şu: 1. Biz zevk peşinde dolanan varlıklarız. 2. Eğer imkan olsaydı ve en büyük zevkleri edinebilseydik, onlar bir süre sonra alışkanlığa dönüşecekti zaten! 3. Öyle ya da böyle alışkanlıklardan aldığımız zevk aslında ANdaki his değil hafızadan çağırılan zevk hatırası olmaktadır. 4. Her an yeni bir…

Seçim ve Alışkanlık
Felsefe ve Kuantum / 28 Ocak 2009

Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sansılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu. Benim bu “olası düşünceler” (Ya da Don Juan’a göre bileşim noktası oynadığında geçtiğim ikinci dikkat alanları-Sibel’in notu) dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlıkbeni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü. Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız…

Alışkanlık ve Faydacılık
Blog / 04 Ocak 2009

28/1/2007 ·   Bu konuda kendi davranışlarım beni şaşırtıyor. Kendimi anlamakta zorluk çekiyorum. Stepler şöyle: 1.Bi şeyin alışkanlık olması için ondan zevk almam gerekiyor 2.Zevk aldığım şeyi bırakmak istemiyorum. 3.Bir şeyler beni değişiklik yapmaya zorluyor! 4.Alışkanlığı kırıyorum; ama canım çok sıkılıyor. 5.Yeni şey gözüme batar gibi oluyor! 6.Veeee… Daha ikinci bakışımda onu seviyorum. 7.Anında, o şey alışkanlığım oluyor. 8.Geride bıraktığım, bir zamanlar zevkten bayıldığım şey anlamsızlaşıyor.   Şimdi birden sekize kadar olan bu döngü, hayatımda defalarca böyle yinelenmiş. Anlamadığım şu; konum değiştirmeye bu kadar isteksizken, değiştirdiğimde eskisini anında unutuyor olmam. Bence bu hiç normal değil. Burada ciddi bir fizik kanunu işliyor gibi geliyor bana. Çoğu insanda bilmediğim bir sebeple deforme olmuş olan “bu kural” bende işliyor. Ya da ben normal değilim. Belki sadece nankörüm! 🙂 Neden bu kadar çabuk uyum sağlıyorum? Neden eskiyi bu kadar çabuk unutuyorum? Kabul ediyorum ki bu huy, hayatımı müthiş kolaylaştırdı. Eğer kolaysa demek ki iyi bişey olmalı. İyi bişey olsa diğer insanlar da yapardı?! Hımmm… Son cümleyi okuyunca, muhakeme anında refleks olarak kullandığım anahtarı buluyorum. Demek ki benim için kolay olan iyidir, ya da İYİ olan kolaydır! Buradan biraz daha yürürsek, insanların çoğu ile aramda, bi kolay/iyi tanımlama tersliği var gibi görünüyor. Bu nerden kaynaklanıyor? Neyse konudan uzaklaşıyorum….