SİBEL ATASOY İle Yaptığımız Söyleşi

12 Mart 2017

Sevgili Sibel Atasoy ile yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşmak istedim çünkü; hepimizin hayat içinde soruları ve bilinmezlikleri var! Bu sözsel gezintiyi paylaşırken belki merak ettiğiniz soruların cevabını bulabilirsiniz…

 

Neslihan Yazıcılar:

İlk romanınız ‘Sırıtkan kırmızı ay’ da zamanda yana doğru zarif J bir atlayış var. Son roman Laniakea’da ise sadece zamanın değil mekanın ve gerçeklik algısının da değiştiği başka bir evrene geçiyor kahramanımız.

İlk romanınızdan son romanınıza kat edilen bu yolun referanslarından söz edebilir misiniz?

Sibel Atasoy:

Laniakea’yı yazarken hatta bittikten sonra bile bu söylediğiniz benzerliğin farkında değildim. Tuhaf değil mi? Farkına vardığımda çok şaşırdım, gerçekten de her iki romanın kahramanlarının başına gelen olay bir şekilde benzeşiyor, adeta onları saran atmosfer sihirli denebilecek bir kazayla değişmiş. Aynı zamanda her iki romanın kahramanı bu sıra dışı sıçramayı yapabilmelerini oldukça acı veren gerileme/kayıplara borçlular, öyle ki her ikisi de eski algının gerçekliğine dönebilmenin müthiş çabasını gösteriyorlar fakat değişim süreci başladığında bunun mümkün olamadığı anlaşılıyor. Böylece sonraki kabul ve keşif aşamasına geçilebiliyor.  İki roman arasındaki uzunluğun on beş yıl olduğunu düşünürsek bu süreye bir insanın iki esaslı değişiminin sığabileceğini görüyorum. İlk değişim muhtemelen Bir Kadını Öldürmek kitabımda olmuş diyebiliriz.

İlk ve son kitaptaki en bariz fark, ilkinin kahramanı kendi atmosferinde 5 kişiyi etkiler biçimde dönüşürken, son kitapta Serap, ülkesinin hatta dünyanın değişimini özellikle 2037 yılı sahneleriyle apaçık ilan ediyor. Yine ilk kitapta dönüşümün kişisel ve duygusal nedenleri olduğunu görüyoruz fakat Laniakea tam bir kaza! Gerçeklik algısı, tüm dışsal ögelerin içsel yansıması olarak toptan bükülüyor! Bu terim fantastik edebiyatın ve büyücü diye nitelendirilen yüksek bilinçli şahısların gösterebildiği bir şifa mucizesidir diyebilirim.

Neslihan Yazıcılar:

Bir kadını öldürmek demişken, o romanınız tercihe bağlı olarak birden fazla düzlemde okunabilen bir roman olarak dikkatimi çekmişti. İsteyen aynı anda iki roman hatta iki düzlemi birleştirerek bir üçüncü romanı da okuyabiliyor.  Bu kurgunun bir nedeni var mıydı? Yukarıda bahsettiğiniz ilk değişim bu kurguyu zorunlu mu kılmıştı?

Sibel Atasoy:

Bilinçaltımda neler olup bitiyor bunu pek bilemiyorum, belki de şartlar böylesi değişik bir kurgulamayı gerektirecek şekilde hizalanmıştı. Bir Kadını Öldürmek kitabı benim evrenin o gün itibariyle (2004) görebildiğim bir fotoğrafını çekmiş olan, Oyun Kuramı adını verdiğim beş sayfadan ibaret bir akış ile başladı. Böylece kitabın tek sayılı bölümleri deneyimsel, çift sayılı bölümleri kuramsal bir dizin içinde sürdüler. Bu yazım sitilinin başka bir örneği olduğunu sanmıyorum. Bir kararla böyle yapmadım, öyle olmasına izin verdim.  Annemin de sıklıkla söylediği gibi acayiplikler herhalde benim ayrılmaz bir parçam J Örneğin Venüs Bağlantısı kitabımda da isterseniz kitabı okur, isterseniz en başta okuyucuya sunulan Einstein’ın beş bilinmeyenli denklemi yöntemiyle kurduğum bulmacayı çözersiniz, her iki türlü de katil kimmiş anlaşılır! J

Neslihan Yazıcılar:

İnsanın yaşadığı kaba, sert ve acımasız gerçeklikten daha iyi ve sevgi dolu bir evrene kaçışı olarak da okunabilir mi Laniakea?

Sibel Atasoy:

Evet belki bilinçsizce daha iyi bir evren özleminden doğuyor olabilir fakat yazar olarak benim her iki romanda da böyle bir beklentim yoktu. Gerçekten de her iki kahramanım sadece alabora olan gemiden nasıl sağ çıkabileceklerinin insanüstü çabası içindeler.

Neslihan Yazıcılar:

İnsanın daha iyi, daha adil ve yaşanılası bir dünya arayışı yüzyıllardır sürüyor. Bunun için politik, sosyolojik sistem önerilerine yöneliyor insanlar. Laniakea’yı okuyunca böyle bir dünyanın zaten var olduğu hissine kapılıyor insan. Gidenler yere işaretler bırakmış olabilir mi? Hangi izleri takip ederek oraya varabiliriz acaba?

Sibel Atasoy:

Güzel bir noktayı işaret ettiniz. Aslında insan uygarlıklarının, henüz bilimsel anlamda teyit edilmemiş olsa da dünyada görmezden gelinemeyecek izler bırakarak en az 4 kez yok olmuş ve sıfırdan-mış gibi yeniden belirmiş olduğunu anlayabiliyoruz. Belki biliyorsunuz aslında kitaplarımdan çok daha fazla miktarda arayış makalelerim var benim, binlerce binlerce, abartmıyorum. İnternet ortamını dolduruyor ya da kirletiyorlar fakat bunlar öylesine engellenemez şeyler ki, her gün her saat benden çıkıyorlar. İşte onların bir kaçında ‘Gidenler ve Dönenler’ diye bir denemem olacaktı , bu sorunuzla şimdi onu hatırladım.

Size o bahsettiğiniz işaretleri –masaldaki pirinç tanelerini- geri dönüş yolunu bulmak için sağa sola fırlatanların da yine kendimiz olduğunu söylesem sanırım şaşırmazsınız, içsel olarak bunu hatırlayan bir yanımız olduğu açık. Yıllar önceden beri ciddi ciddi sorduğum bir soru vardı; “Evrilmek mecburi mi?” Cevabı bulmak için çok çalıştım ve cevap koca bir EVET. Evren devasa bir mekanizma, hem güzelliği hem de canavarca yanıyla sürekli kendi üzerine dönerek evriliyor. Bunun izleri hepimizin DNA’larında kayıtlı olmakla kalmıyor, kitlesel olarak paylaşmakta olduğumuz bilinçaltında da tüm detaylarıyla mevcut. Fakat parçaları birleştirmek yine ‘şimdi ve burada’ iyi bir dedektifin katkısını gereksiniyor.

Neslihan Yazıcılar:

Lemurya şamanlığından söz edebilir misiniz?

Sibel Atasoy:

Bildiğiniz gibi Lemurya diye bir uygarlığın varlığı tıpkı ondan daha yeni olan Atlantis gibi bilimsel olarak tartışmalıdır. Fakat işaretlerin bu günden yorumlanması sonucu çok da hakikat gibi geliyor bazılarımıza ve dünyada böyle hisseden çok sayıda insan ve topluluk var.

Son otuz yıldır kazandığımız Kuantumsal değerlendirme yetisi bizi gerçekliğin yalnızca şimdi ve burada oluşturulduğuna, bilincin sonsuz şimdide yaşadığına ikna etti. Yani biz artık eskisi gibi şimdi geleceği yaratmakta diyemiyoruz, aynı zamanda şimdi geçmişi de yaratıyor diyebiliyoruz. Zaman okunun tersine işleyebilmesi bazılarını hala tedirgin ediyor, şiddetli bir karşı duruş var ama tıpkı kahramanlarımın itirazlarına benziyor bu şikayetler, tam olarak aynı şartlara geri dönüş yok. Sürekli evrilen Bilinç var ve o sonsuz.

Bu cümleden olarak Lemurya bir zamanlar var mıydı sorusu ve tartışması çok da anlamlı değil, görünüşe bakılırsa biz onu şimdi yapılandırıyoruz! Ve öylesine gerçek ki bu yapılandırma, her gelen yeni günde kanıtları bulmaya başlayacağız. Lemurya Şamanlığı demek ne derece yerinde olur onu da bilemiyorum; çünkü her iki kavram da yapım aşamasında J

Neslihan Yazıcılar:

Laniakea kahramanı kadın bildiğimiz koskoca, gerçek bedeniyle bir rüya evrenine düşüvermişti. Ve aslında her ne kadar bildiğimiz gerçekliğe geri dönmeyi başarmışsa da o artık oraya ait gibi geldi bana.  Nitekim bu dünyada ona bir yer bulabilmek için baya uğraşmışınız yazar olarak.  Olması gerekmiyor ama bunun bilimsel olarak bir izahı var mı?

Sİbel Atasoy:

Biz gerçeklikten bahsettiğimizde onun somut olduğunu varsaymak eğilimindeyiz fakat şu an dünyada mühimsenecek düzeyde insan topluluğu gerçeğin somut ve soyut katmanlardan oluştuğuna ikna olmuş durumda. Laniakea’da Serap’ın fiziksel ya da somut bedeniyle soyut bir gerçekliğe savrulmuş olması bence dünyanın evrilmekte olduğu yeni duruma uygun bir gösterge olmuş. Yani bunu şimdi görebiliyorum J Yazarken bunların hiç birinin farkında değildim. Ve haklısınız şimdi düşününce geri dönen kahramanımız Harmonia’nın artık yalnızca somut bir gerçeklikte yaşamadığını soyut gerçeklikleri de içine katmış olduğunu söyleyebilirim. Bazı Doğu öğretilerinde, bilgeliğin en son ve en zor fiziksel bedene indiğini söylerler. Bu durumda önceki sorunuza bağlantılı olarak Lemuryanların, bilgeliklerini fiziksel bedene taşımaya zahmet etmediklerini, belki gereksiz bulduklarını belki de üşendiklerini söyleyebiliriz. Onlar zamanlarının çok büyük kısmını ışık bedenlerinde geçiriyorlardı J Fakat anlaşılan o ki ışığın (farkındalığın) fizik bedene indirilmesi artık farz olmuş.

Tüm bu olanların bilimsel izahı var tabi fakat bunu sadece anlatabilmek değil anlayabilmek için de kuantum fiziği, psikoloji ve sosyoloji üzerine birleştirici bir çalışma yapmış olmak gerekir. Tabi böylesi bir bütünlemeyi yapmış olarak dünyaya yeni gelenler,  çocuklar ve gençler var. Onlar bu bilgiye hücrelerinde sahipler ve siz daha söylemeden ne dediğinizi anlarlar fakat çoğu da bizim eski somut dünyalılarımızca hasta olarak görülmekte şu an. Kozmik dönüşüm devirlerinde bu hep olmuştur yani normal görülebilir. Hatta önceki dönüşümlerde böylesi kişilerin çoğu işkenceyle öldürülmüşler.

Carl J. Calleman’a göre Maya Tun Takvimi son derece ilginç döngülere sahip. Yazar bu döngüleri dünyadaki bilinç geçişleri, dinler açısından incelemiş; olaya, dünyanın sonu olabilecek felaket senaryoları üretmek yerine anlamak için bakmak isteyenlere öneririm. “Sol-beyin yarıküresinin-eril-  hakimiyeti sona erdiğinde, lineer zaman deneyimi de sona erecektir.” Der Calleman. Bunu dünyanın sonu gelecek biçiminde anlayıp senaryolar üretenlerin yanıldıkları 2012’den geçmekle kanıtlanmış oldu. Maya bilgeliğinde sona erecek olarak bahsedilen olgunun; dünya yaşamı değil ‘sol-beyin hakimiyeti’ olduğu anlaşılmalıdır.

Az önce söylediğim kuantum-psikoloji örtüşmesini en iyi yapanlardan bir olan Fizikçi Danah Zohar’ın kitaplarıyla uzun seneler önce tanışma fırsatı bulduğum için kendimi çok şanslı hissederim. Neyse ki Dünya’da 360 derece değerlendirme yapabilen bilim insanları ve kurgucular var, her devirde olmuş, hepsine yolu aydınlatan ışıldakları için minnettarım. Tabi bu konuları baz alan çok sayıda disiplini uzun yıllardır çalıştığımı da eklemek isterim.

Neslihan Yazıcılar:

Gerçek dünyaya döndüğünde kendisiyle aynı DNA’ ya sahip yani aslında düpedüz kendisi olan diğer bedenini , bir ağacın ardına saklanıp izliyordu ya… Müthişti… Trajikti… Çarpıcıydı. Ben o bölümü yolculuktan dönen bir insanın yolculuğa henüz çıkmamış halini izlemesi olarak okudum. İsteyen okuyucu buna bir kişilik bölünmesi bir tür şizofreni olarak da bakabilir, isteyen de tasavvufi bir metafor olarak ‘bir ben vardır bende benden içeri’,  siz nasıl bakıyorsunuz?

Sibel Atasoy:

Yazarken beni de en çok sarsan sahnelerden biri olmuştu hatta hemen öncesinde vermesi gereken ölümcül kararları sanki ben burada vermek zorunda kaldım, çok sancılı bir süreçti. Söylediğiniz sahne metaforik olarak kişideki ‘gözlemcinin’ uyanması aşamasıdır. Gözlemci hepimize Allah tarafından, yaradılıştan verilmiş bir hediye olmakla birlikte, onu 0-5 yaş arasında toplumsal gerçekliğe dahil olmak uğruna feda ederiz, yani gözlemci yanımızı uyuturuz. Aksi takdirde başta annemiz babamız ve kıymet verdiğimiz kişiler bizi sevmez, kabul sunmaz, çirkin ördek masalı gibi sonraki yıllarda başımıza neler gelecek bilemeyiz. Akıl hastaneleri, hapishaneler vs gibi toplum dışına itilme tehlikesi, içimizdeki Gözlemcinin kendisini dayatmasına izin vermez, o çok ama çok şefkatlidir; gün gelip kendisini çağıracağınız günü sabırla bekler; çünkü o bilincimizin ölümsüz olan kısmıdır. Dünya zamanı onun için değildir.

Şüphesiz ki eski disiplinlerde her coğrafyanın bu durumu vaaz eden bilgeliği bulunmaktadır, tasavvuf ya da sufizm diyelim, dünyaca tanınan ve el üstünde tutulan disiplinlerden biri.

Neslihan Yazıcılar:

Sizin son yıllarda pek bir moda olan ve herkesin bir tarafından tutmaya çalıştığı ve bütünü göremediği ( körlerin fili tanımlama hikayesindeki gibi)  bu ‘şamanik yolculuk’ ta bilimden beslendiğiniz çok açık. Kuantum fiziğiyle romanlarınız arasındaki ilişkiyi açabilir misiniz?

Sibel Atasoy:

Söylediğiniz konuya ilginin dünya çapında artmış oluşu insanların birdenbire doğanın dışına sürgüne gönderilmiş olduklarını fark edişleri ile mümkün oldu. Bu noktada Maya döngülerini gülümseyerek hatırlamamak mümkün değil  J Doğanın dışında değil onunla bir olduğumuz fikri ve zikri ani bir deprem gibi hepimizi sarstı ve aslında bu sarsıntı beynin sağ-küresinin yani dişil yanın uyanıp kendini göstermesi olarak da özetlenebilir. İşin şamanik yolculuk olarak isimlendirilmesi ise henüz bir serap bana göre; fakat en azından yolculuğa adım atılması, insanların bilinçli benliklerinde bir opsiyon olarak gündeme gelmiştir. Ben böyle görüyorum.

Kuantumla romanlarımın ilişkisine gelirsek, bunu son derece sade biçimde, yazarın neyle beslendiğine bağlı olduğunu söyleyerek cevaplayabiliriz.  Yazar, tıpkı diğer mesleklerden her insan gibi, somut ve soyut olarak gündelik gıdasına bağlı çıktılar verecektir. Tencereye hangi malzemeleri, hangi ayarda koyduğunuz ve içine kattığınız ilgi-yani sevgi- ile dengesi, sonuçta tabağınızdaki yemeğin hem niteliksel hem de niceliksel kalitesini ortaya koyar. Bu kaçınılmaz değil mi?

Neslihan Yazıcılar:

Beslendiğiniz kaynakları, zengin referanslarınızı ve bilgilerinizi paylaşacağınız bir tür ‘rehber kitap’ ‘el kitabı’ yazmayı düşünür müsünüz?

Sibel Atasoy:

Bu şimdiye kadar hiç aklıma gelmedi, kaynaklarımı her gün onlarca yazımda hiç sakınmadan paylaşıyorum, sosyal medyada ve özellikle kendi web sitemde hepsi detaylarıyla mevcut. Zaten paylaşma duygum hem çok zevkli hem de bunu mecburiyet gibi hissedişim yorucu; fakat aynı zamanda üretebilmek için yegane dürtüm olduğunu gözlemlediğim için de kaçınılmaz. Başka –bilincinde olduğum-bir beklentim yok. Ayrıca sanırım farkındalığın düz metinler yolundan ziyade her çeşitten kurgular; hikaye, masal, dans, film ve çeşitli performans sanatları içinde aktarılabildiklerine, ancak bu şekilde somut dünyanın gerçek malı haline gelebildiğine dair eski söylemleri onaylayan bir yapım var.

Neslihan Yazıcılar:

Lanieka’da  kadının Hawai’de hiç tanımadığı insanların arasında artık bambaşka bir kimlikle yaşamaya başlaması aslında modern insanın yalnızlığını aidiyet hissinin giderek yok olduğunu ve herkesin aslında hep bir ‘mülteci’ hep bir ‘sığınan’ olduğunu da çağrıştırıyordu. Bunları yazarken acı çekiyorsunuz diye hissettim. Sahi nasıl yazıyorsunuz… yazma serüveninizi paylaşır mısınız bizimle…

Sibel Atasoy:

Son yıllarda yoğun biçimde ilgilendiğim Lemuryan Hawaii şifa sistemi olan Huna Bilgisi gerçekten de hayatımın göz kamaştıran sayfalarından birinin daha açılmasını sağladı. Tahmin edebileceğiniz gibi hayatım somut ve soyut birçok yolculukla dolu. Size Hawaii şamanlığı hakkında saatlerce anlatmak isterdim J İşte bu his bana her gün yazdırıyor ve belki Anayurt Lemurya üçlemesinin ikinci kitabını da yazdıracak. Bu disiplin ya da öğretinin 7 temel direği var, hiç olmazsa sadece bunu söyleyeyim ve belki siz sorunuzun cevabını burada bulabilirsiniz J

7 Prensip:
İke: Dünya düşündüğün şeydir.(Görme)
Kala: Limit yok. (Arınma)
Makia: Enerji dikkatin odaklandığı yere akar. (Odaklanma)
Manawa: Şimdi gücün bulunduğu andır. (Huzurda olma)
Aloha: Sevgi, birlikte sevinçle büyümektir. (Şükran)
Mana: Bütün güç içerden gelir. (Yetkilendirme)
Pono: Doğrunun ölçüsü etkinliğidir. (Rüya dokuması)

 

Ve evet dönüşüm çabaları insanı acıtıyor; çünkü değişmek isteyen bir yanımız ne derece güçlüyse, bilinmeyenden korkup eskiye yapışıp kalmak isteyen yanımız da o denli güçlü. Eski ve yeni algı noktalarımız arasında ileri-geri defalarca gidip geliyoruz, doğal olarak bu iniş çıkışlar çok sancılı oluyor, şüpheye düşürüyor, devam arzunuzu ancak dibe vuruş ivmesinden alabiliyorsunuz. Castaneda tabiriyle, en büyük danışmanınız ölüm oluyor. Ben bu uzun hayat yolculuğumda defalarca “ya istiklal ya ölüm” diye bağırmışımdır, hem de hançeremin tüm gücüyle, tam ve keskin biçimde emin olarak;  “ya istiklal ya ölüm”! Bence uğrunda çabalamaya değer tek şey özgürlüktür J Fakat bunun ne olup olmadığına dair de saatlerce konuşmamız gerekir.

Neslihan Yazıcılar:

Burada sözü edilen özgürlük kavramı da bilinen anlamlarının ötesinde ve üstünde galiba… Birazcık ipucu…?

Sibel Atasoy:

Her insanın kendi yaradılışı, gelişim yolu ve tabi farkındalık düzeyi itibariyle peşinde koştuğu ve hayatının değişik dönemlerinde özneleri değişen, özgürlük tutkusu ile yönlendiğini biliyoruz. Anneden özgürleşme ile başlayan bu hikaye, ekonomik özgürlük, ifade özgürlüğü, cinsiyet özgürlüğü,  edimlerinde karar özgürlüğü vs gibi birçok merhaleden geçer.  Bütün özgürleşmeler tamamlandığında sıra en zoruna gelir; alışkanlıkların tutsaklığından arınmış, seyyal ve ne yapacağı önceden kestirilemeyen özgür bir varlık haline gelmek. Özgür olmak;  evrenin ve dünyamızın esrarengiz, harikulade, ürkütücü, gizlerle dolu ve kavranılamaz olduğuna aymaktır kısaca.

Neslihan Yazıcılar:

Laniakea bir üçlemenin ilk kitabıydı. Sabırsız okuyucularınız ikinci kitapla ne zaman buluşacaklar acaba?

Sibel Atasoy:

Evet Anayurt Lemurya üçlemesinin ilkiydi Laniakea. Hayatımda ilk kez bu kitap için uzunca bir hazırlık dönemi geçirdim, yaklaşık birbuçuk yıl, günde ondört saat çalışarak tüm bilgilerimi güncelledim. Bunun sebebi ilk kez kitabımın birine Bilimkurgu-fantastik etiketi koyma arzusu duymuş olmamdı. Bir sınıflama yaptığınızda onun sorumluluğu altına girmiş oluyorsunuz. Neden bu arzuyu duydum sebebini bilemiyorum. Belki de gençlerin ilgisi çekebilmek istemişimdir çünkü bu kitap hem kişisel hem de kitlesel köklü bir dönüşümün manifestosu ve bunu gerçekleştirecek olanlar da çocuklar ve gençlerdir doğal olarak, onlar bizim ileriye doğru uzanmış dallarımız, tazecik filizlerimiz. Umarım onlara içlerinden zaten bildikleri şeyleri hatırlatmaya katkısı olur.

İşin içine bir yıla yakın da yazma süreci dahil olduğunda biraz yorulduğumu itiraf ediyorum. Bu sebeple kendime dinlenmek için bir yıl hediye ettim. Sanırım yakın zamanda yazmaya başlayacağım, artık hazırlık da gerekmediği için kısa sürede okuyucumla buluşmayı umuyorum.

Neslihan Yazıcılar:

Kitaplarınızın piyasada bulunmadığından şikâyet eden arkadaşlarım oldu? Sanırım Laniakea’nın yayın şeklinde bir farklılık vardı, öyle değil mi?

Sibel Atasoy:

Evet hem Laniakea hem de bir önceki kitabım ‘Yeniden Doğanlara ’yı yeni bir teknikle yayınladım. Bu kitapları yalnızca internet kitapçılarından satın alabiliyorsunuz. Hem daha hızlı hem de ucuz elde ediliyor. İnternet alışverişi yapmayanlar için D&R mağazalarına sipariş edip getirtmek de mümkün oluyor. Bu sistem Dünyada giderek yaygınlaşıyor, en büyük avantajı kitabın sonsuza kadar ulaşımı var, yani baskısı tükendi sorunu yok J Malum artık eskiye oranla çok fazla kitap basılıyor ve bu kitaplar sayıları azalan kitapçıların sınırlı raflarında yer bulmakta çok zorlanıyor. Eskiden de okuyucularım kitaplarımı bulmakta zorluk yaşardı, ben yayınevinde kitaplarımın olduğunu bilirdim ama onlar yurdumuzdaki ekstra karmaşık dağıtım ağını aşıp kitapçı raflarına ulaşamazdı. Ulaşabilen ertesi günü satıldığı için sonraki gün kitap yine bulunmazdı. Adeta kozmik şaka! Şimdi artık bu karmaşanın içinden uzaklaşabildiğim için rahatım.

Neslihan Yazıcılar:

Yazdığınız tüm romanlar son derece sinematografik… sinemaya uyarlanmasını ister misiniz?

Sibel Atasoy:

Gerçekten de kitaplarım için okurlardan gelen en popüler geri dönüş, “okurken film gibi seyrettim”, peki ne zaman sinemada seyredeceğiz?” olmuştur. Sanırım görsel bir yazar olmamdan kaynaklanıyor.

Birkaç ay önce bir yapımcı Sırıtkan Kırmızı Ay’ı film yapmak istedi. Bu beni çok sevindirdi, galiba artık okuyucularımın isteği yerine geliyor diye düşündüm. Kitabın senaryolaştırma süreci bitti. Muhtemelen yakında hayata geçecek.

Neslihan Yazıcılar: Bir yazarın izleğinden hayata bıraktıklarını sizlerle paylaşmanın keyfiyle, Sibel Atasoy’a bu keyifli röportaj için çok teşekkür ediyorum.

 08.01.2017 – Beylerbeyi

Alıntı kaynağı

Yorum Yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir