Rüzgarlı bir gün…

17 Ocak 2009

Hava rüzgarlıydı, gökyüzü çok da karanlık olmayan bulutlarla kaplanmıştı. Kadın, kafeye geldiğinde denizin kıyısında açıktaki masaların hepsi boştu. İnsanlar az önce serpeleyen yağmurun etkisiyle içerilere kaçışmış olmalıydı. Gürültü ile çınlayan kapalı kısma şöylece bir göz attı. Nedense bugün içeride oturma havasında değildi. Hem rahmetli Duran Bey ona, yıllar önce daha gencecik bir kızken; “kurt dumanlık havadan hoşlanırmış!” Dememiş miydi?! Artık nesini görüp de yapmıştı bu tespiti bilinmez.

Boğazın hemen kıyısındaki masalardan birine doğru yürüdü. Sandalyeler ıslaktı. Gerideki garsonlardan birine seslenip kendisine bi yer kurulamasını rica etti. Suyun rengi tam Nil yeşili olmuştu, kabarıp kabarıp iniyordu. Arada minik dalgalar sivrilip beyaz köpükten başlarını gösteriyor, sabırsız bir kıpırtıyla çalkalanıyorlardı.

Hava rüzgarlıydı…

Çantayı yan sandalyeye bırakıp, kurulanmış sandalyeye oturdu. Kendisine menü getirmek için atak yapan genç delikanlıya, eliyle kalsın işareti yaparken, “bir filtre kahve lütfen” dedi. Aslında kahve filan içmek istemiyordu, hiç bi şey istemiyordu ama oturduğu sandalyenin kirasını vermeliydi. Üstelik filtre kahvenin fazlası da olmazdı. Yandaki masaya cesur bir genç kız geldi ve sandalyesini kadına ters çevirerek oturdu. Bu belirgin hareketiyle; “seninle dikkatimi dağıtacak kadar boş değilim, önemli bir şeyi düşünmeliyim şu an!” der gibi oldu.

Kadın onun arkasından yana sevencelikle gülümsedi. Herşeyin neden yapıldığını sormayı akıl ederseniz, hiç bişeyi size karşı tavır olarak algılayamıyabilirsiniz.

Determinizm üzerine kendisine onlarca mektup göndermiş olan arkadaşına gülümsedi. Sanki gözlerinin arkasında ikinci bir perde daha vardı ve orada başka ama birinciyle de ilintili başka bir film oynamaktaydı. İşte determinist arkadaşı, o perdede belirdiği için ona bakmış ve gülümsemişti o an.

Hava gerçekten rüzgarlıydı. İhtiyaten aldığı uzun portakal rengi şalı iyice boynuna boğazına sarmaladı. Deniz kokusu geliyordu buram buram, hatta arada rüzgarın sıçrattığı minicik bir damladan tuzunu da yalamak olasıydı. Olağanüstü bir andı. Dört yandan zevklerle sarmalanmıştı yalnız kurt. Aslında kurt büyümüş kadın olmuştu.

 Öykünün tamamı için bakınız: http://sibelatasoy.com/?p=122

Kendi yazdığım öyküleri ya da kitapları sonradan okuduğumda ilginç noktalar buluyorum(sanki ben yazmamışım gibi!)  insanın bilinçaltının sürprizlerle dolu oluşuna tekrar tekrar hayran oluyorum. (Belki rüyaların sunduğu sembollere -yorucu olmalarına rağmen, bunu dünyada görmeyen kimse kalmasın istiyorum. Onların sevinçlerine şehadet etmek kadar büyük bir mutluluk yok şu an- aynı sebeple düşkünlük gösteriyorum). Aslında sembolleri okumak diye bir ders olmalıydı eğitim sistemimizde, hem de ilk okuldan başlayıp üniversite sonuna kadar muntazaman yer almalıydı müfredatta; ama bu öyle bi müfredat ki, her sınıfta her ders yeniden düzenlenecek sihirli/teknolojik bir yapıya sahip olmalı. Öğrenirken öğreten, sürekli güncellenen, bir diğer değişle, her an kendini yeniden dölleyen bi şey?

Sembol deyince, az önce bir film izledim; stardust yani Yıldız Tozu

                             

Film başladığında çok önceleri kitabını okumuş olduğumu derhal hatırladım tabi; fakat o zamanki bakışımla beğenişim ile şu andaki hayranlığım arasında uçurumlar var dostlar. Film baştan aşağı sembollerle inşa edilmiş, görkemli bir yapı, hayır hayır, çok çelimsiz kalıyor bu kelime; adeta insanlığın gözünden varoluşa sunulan benzersiz bir sunak. Mükemmelsiniz siz: yazar Neil Gaiman, yönetmen Matthew Vaughn, yapımcılar, muhteşem oyuncular ve tüm emeği geçenler, teşekkürler, çok teşekkürler.

Yorum Yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir