Radikal Kitap Eki -haber

03 Kasım 2008

Kim bir kadını öldürmek istememiştir ki?!

“Bir Kadını Öldürmek” kitabında birçok açıdan yenilikler var. Yazar hem içerik hem de aktarım şekli açısından farklı yöntemler deniyor. Kitabı okuyup bitirdiğinizde belki bunun farkına varmayabilirsiniz, ancak bana öyle geldi ki Sibel Atasoy gözlerinizden beninize ulaşarak onların odak noktasıyla oynuyor.

Aslında bu işlemi yaparken bir art niyeti de yok, çünkü ne yaptığını net biçimde size söylüyor;

“Gözlerinizi odaklamayı öğrendiğinizde her şey apaçık hale geliyor…” Kitapta rekor sayıda tekrarlanan kelimeler var, fakat okuyucunun keyfini bozmamak için kopya vermemeyi tercih ediyorum.

“Bir Kadını Öldürmek” kitabı, bir erkeğin, bir kadını öldürme niyetini açık eden oldukça sarsıcı cümlelerle başlıyor. Kahraman, bu kadının nesi olduğunu söylemekte gönülsüz olmakla birlikte onun neden öldürülmesi gerektiğini ve öldüreceği kadının açık tarifini net olarak yapıyor.  Sonra sahneye öldürülmesi gereken kadın dahil oluyor. Müstakbel katil ile kurbanının ilişkilerine kısaca göz atma fırsatı buluyoruz. Fakat yazarın bu konumda rahat etmemizi planlamadığı bir gerçek. Çünkü bizi güncel ortamdan alıp erkeğin aşık olduğu kadınlara sürüklüyor. Bu, adeta kahramanımızın bir günah çıkarma seansı gibi. Onun kadınlarında nasıl var olduğunu, ama daha önce nasıl her birinde ölmüş olduğunu seyretmeye başlıyoruz.

Rakam bölümlerinin sonuna yaklaştıkça, girişte karşılaştığımız ve öldürüleceğinden emin olduğumuz kadını gözden yitirmeye başlıyoruz. Neredeyse bu cürmün işleneceğine dair ön bilgimiz aklımızdan uçup gidiyor.

Bu noktada yazar hafızamızı tazelemeye karar veriyor ve bizi aniden “Bölüm Kırmızı” ile yüzleştiriyor ki burada gerçekten ölü bir kadın var! Bu kadının kim olduğuna dair en ufak bir fikriniz olmadığına şaşırıyorsunuz. En azından ben şaşırdım.

Kitap, önceki deneyimlerin acıları ve onların felsefi açılımlarını kapsayan havasından kurtulup bir polisiye havasına dönüşüyor. Detektiflerin çabalarını izlerken onların hayatlarına da göz atıyorsunuz ve zanlının izlerinin zamanı ve mekanı aşar biçimde ilişkiler kurduğunu fark ederek şaşırıyorsunuz. Doğaüstü diye tanımlanabilecek bazı olayların ve kişilerin yalnızca fantastik filmlerde değil aramızda, an be an bizimle olduklarını bildiriyor bize Atasoy.

Kitap, özünde kahramanımızın deneyimlerinin samimi olarak dile getirilişi ve bu deneyimlerin sonucunda varılan felsefi sonuçları anlatıyor. Ölü olarak bulunuşuna şahit olduğumuz Füsun Güneşli, yaradılışın tarifini yaptığı bir OYUN teorisi kurmuş. Kitabın değişik safhalarında bu teoriyle burun buruna geliyoruz. Ayrıca kitap, bizi GO oyunuyla yaşam arasında bir ilişki kurmaya sevk ediyor, hatta zorluyor. Oyun oynamayı hiç sevmeseniz bile, gidip bir GO takımı almak geliyor içinizden.

Ezelden günümüze ulaşan felsefi, bilimsel ve metafizik mirası borçlu olduğumuz, nice değerli zihinler var; gerçekliğin özüne dair ne söylemişlerse, her biri diğerini tamamlamış… Kitabı okuduğunuzda bu mirasla da tanışmış oluyorsunuz.

Bir de, kitabın çok-boyutlu kurgusu var tabii. Kitabın tanıtımında belirtildiği şekliyle:

İşte size, yedi boyutlu bir kitap… Ne kadarını isterseniz, o kadar verecek. Nasıl okursanız, öylece yeniden yazacak kendisini, sadece sizin için…

Yazar da, kitabı okuyucuyla beraber yazdığını söylüyor zaten:

“Lütfen bunları yazarken sizden farklı mekan ve zamanı kullandığım kabulünden kurtulun.

Belki bu satırları siz on sene sonra ve dünyanın başka bir yerinde okuyacaksınız ve size sadece kelimelerle ulaştığımı sanacaksınız. Oysa bu doğru değil.

Burada her an birlikte bir işlem gerçekleştiriyoruz. Siz okurken ben yazıyorum. Her şey aynı anda aynı yerde oluyor. Ben aslında sizin aklınızdan geçeni yazıyorum…”

Sibel Atasoy, bulmacaları ve oyunları seviyor. Önceki kitabı Venüs Bağlantısı‘nı hatırlayan okurlar bileceklerdir; orada romanın başlarında verilen beş bilinmeyenli bir mantık kurmacası vardı. Yazarı tanıyan bir arkadaşım, bunu gördüğünde dayanamayıp gece yarısı onu aramış ve “Bu bulmacanın gerçekten işlerliği var mı?” diye sormuş. Yazar da ona “Evet, o bulmaca gerçek; istersen bulmacayı çöz, romanı okuma. İstersen romanı oku. İkisi aynı kapıya çıkıyor!” demiş. Bulmacaları çok seven arkadaşım, kendisiyle epey cebelleşip sonunda romanı okumaya karar verdiğini söylemişti.

“Bir Kadını Öldürmek” kitabında da buna benzer bir taktik var. Kitabın şematik görünümü, yatay durmuş bir 8’i – ya da, ¥ (sonsuz) simgesini- andırıyor. İlk kırkdokuz bölüm tek ve çift sayılar olarak tamamen ayrı ilerleyen bir elips çiziyorlar. Yani isterseniz tek sayılı bölümleri okuyun, anlam kaybına uğramayacaksınız. Ya da tam tersi. Bu iki kol birbirini hiç engellemiyor ama yine de birbirlerini mükemmelen tamamlıyorlar. “8”in ikinci elipsini renk ve nota bölümleri oluşturuyor. Bunlar da birbirlerini incitmeden yol alıyorlar. Önemli olanın ‘oyun’ değil, oyundan süzülen ‘farkındalık’ olduğunu sezmişseniz; “nota” bölümlerini bir daha okuyun derim; bir oktavlık mesafeye sonsuzca yayılan, hem HER ŞEY, hem BİR‘in bitmeyen senfonisini duyabilirsiniz.

Kitabın üzerine kurulduğu temel fikir, “dişi ve erkek kutuplaşması” olmuş. Erkek-kadın ilişkilerine, her birinin kendi iç oluşumundaki bölünmüşlüğe ve cinselliğe bir başka yönden dikkat çekmeye çalışıyor. Bazı bölümlerdeki sarsıcı ifadeler, yazarın deyimiyle “yoğunluklu dişi enerji” kullananları kızdırabilir. Oysa kadına karşı kullanılmış gibi görünen bu sert ifadeler teolojik ve felsefi düzeyde kadının yüzyıllardır yerden yere vurulmasının gerçek sebebini araştırmaya cesaret eden bir girişime öncülük ediyorlar. Dinlerin ve birçok öğretinin görünen yüzünde “kadın” deyince, etiyle buduyla fiziksel kadını anlamıştık. Acaba gerçekten kastedilen bu muydu?! İşte Atasoy bu gizli kapaklı, eksik anlaşılmış alanlara el atıyor. Okuyucuyu kendi cinsiyeti üzerine düşünmeye itiyor.

Sibel Atasoy’un ilk kitabı “Sırıtkan Kırmızı Ay” ile başlayan serüven, Venüs’ü ziyaret edip yoluna devam ediyormuş gibi görünüyor. İlk kitapta yazarın işe önce kendi “gerçeklik” tanımını yerle bir etmekle başladığını; sonra ikinci kitapta, boşalanın yerini alacak yeni gerçeklikleri aradığını ve fakat “Bir Kadını Öldürmek” ile arayıştan vazgeçtiğini seziyoruz. Sanki o, bize “aramaktan vazgeçince bulacağımızın” müjdesini vermek istiyor.

Kitabın kapağı da oldukça ilginç. Kapaktaki kadın figürü, genç ressam ve heykeltıraş Betül Bozkurt’a aitmiş. Kitabın içeriği ile böylesine bütünleşen bu etkileyici kapak için Altın Kitaplar’ı kutlamak lazım diye düşünüyorum.

Yorum Yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir