Özgür Pencere -Röportaj

03 Kasım 2008

1. Anladığım kadarıyla bu kitap bir puzzle gibi. 2 kitap içiçe bir bütünü aktarmış. Birinin eksikliği diğerini algılamanın tam olması bakımından etkileyebilir ama tek ve çift bölümler kendi içlerinde özgür…

Bu kitabı yazarken 2 ayrı kitap yazarak mı yola çıktınız, yoksa herşey kendiliğinden mi gelişti?

 

Aslında kitap dört ayrı bölüm halinde ilerliyor. Tek ve çift sayılı bölümler büyük bir elips çiziyorlar, sonraki renk ve nota bölümleri de daha küçük bir elips oluşturuyor. Yani kitap, şematik bir bakışla yan duran bir sekiz gibi.

 

Tek ve çift sayılı bölümleri hemen hemen birlikte yazdım fakat çoğu zaman derin tereddütler geçirdim; bazen tek sayılı bölümleri yazmaktan vaz geçmeyi bazen de diğerlerini yok saymayı ciddi ciddi düşündüysem de her zamanki gibi bunlara karar vermek benim elimde değildi!

Bir çok defa da bu kitabı hiç yazmamam gerektiğini düşündüm. Yazarken onların ne derece güçlü olduğunu hissediyordum ve bu gücün ne tür enerjiler yönlendireceğini hesaplıyamıyordum.

Kitapta aktardıklarımı, yalnızca kendimin bilmesi yeterli gibiydi, onları kelime dizgileri haline getirmek haksızlık gibi geliyordu; çünkü bu yabani ve özgür bir ata koşum giydirmek gibiydi. Ki bu, yüreğime her zaman ağır gelmiştir.

 

Özetle ve samimiyetle şunu söyleyebilirim; yazmaya mecbur kaldım.

 

2. Farklı bir tarz deneyip, felsefi roman yazmışsınız. Bu farklılığa sizi götüren nedenler nelerdir?

 

Önceki romanlarımda YOLa çıkmak için cesaret biriktiriyordum. Niyetimi sarsılmaz hale getirmek için görünür bir çırpınış içindeydim. “Bir Kadını Öldürmek” ise yola çıktığımın resmidir.

Yani hiç bir şeye karar vermiyorum aslında, süreç beni götürüyor.

Bu zamana kadar yazdıklarımın her birinde (denemeler, şiirsiler, öyküler ve romanlar) arayış vardı. Onulmaz bir arayış! Kendimi var etmeye çabalıyordum. Onu (kendimi) her türlü bilgi içinde aradım. Her seferinde bir parçamı buluyordum ama bu yetersizdi.

Umutsuzluğa düşmek üzereydim.  Hatırlarsanız aynı şaşkınlık noktasına Jung da gelmişti, onca çalışmadan, binlerce hayata dokunduktan sonra;

 

“Kendime hayretle bakıyorum, düş kırıklığıyla, hoşnutlukla. Üzüntü, umutsuzluk… Kendimden geçmiş bir durumdayım. Bütün bunları bir araya toparlayıp hesabını çıkarmasını beceremiyorum. Gerçek değerimi, ya da değersizliğimi saptayamıyorum. Güvendiğim tek şey yok. Doğrusu hiçbir konuda kesin kanılarım yok. Doğduğumu ve varolduğumu biliyorum, o kadar, sanki sürüklenip götürülüyorum. Bilmediğim bir temel üzerindeyim. Tüm belirsizliklere karşın tüm varoluşun altında yatan bir sağlamlık; varoluş biçimindeyse süreklilik duyuyorum.”

 

diyordu tüm samimiyetini takınarak. Ve belki de bu yılgınlığın özürü olarak “yaşlı adam olma” kabulünü şu zarif cümlelerle sunuyordu

 

“Değeri ve değersizliği de görüp yaşamış, ömrünün sonunda kendi varlığına, sonsuzca bilinmeyecek olan anlama dönmeyi isteyen birinin üstün nüfuz gücüne sahip insan örneği. Gerektiğince gören yaşlı kişi arketipi sonsuzca gerçek. Bu kişi örneği her zeka düzeyinde görülebilir, ayırt edici özellikleri aynıdır hep; yaşlı bir köylü olabileceği gibi, Lao Tzu gibi bir filozof da olabilir; yaşlılıktır bu, bir yere varmış olmaktır.”

 

Hangi yerdir bu? İşte Nietzche’nin rüya görme tuzağı gibi;

 

“Eski insanlik ve hayvanlik, evet butun tarih oncesi ve o butun hissedilir (sensible) olan seylerin tum gecmisi bende siir yazar, sever, nefret eder, sonuclara varir,- ben birdenbire bu ruyanin ortasinda uyandim, ama yalnizca, sadece ruya gordugumu ve yikilmamak icin ruya gormeye devam etmem gerektigini kavrayabilmek icin uyandim; hani uykusunda yuruyenler asagi dusmemek icin ruya gormeye devam etmek zorundadirlar ya , ayni oyle.”

 

Ya da üstad Tagore’un çığlığı gibi bıkarsın yoldan da kendinden de;

 

“Tut götür beni artık

Elimden tut götür beni

Üstünde bıkkınlık getirdim

Seninle gezmekten ey yol!

 

Şimdi bırakıyorum kendimi

Kolum kanadım kırık

Aşkla bırakıyorum sana kendimi

Tut götür beni artık!…”

 

Sonra bir şey oldu! Geleceğim, umutsuzluk durumuma el koydu. Tüm arayış bir anda sona erdi. Bundan önce yazılmış ve bundan sonra yazılacak tüm bilgilerin ben olduğumu fark ettim. Galiba o zaman kendimi gerçekten ve ilk kez sevdim. Bunun için sebeplere ihtiyaç yokmuş meğerse. Bu saptayış, varoluşla aramdaki tüm engelleri akan duru bir su gibi temizledi. Artık hiç birşeyle aramda sınır kalmadı.

İçimde sonsuz bir huzur ve ifade edilemez sevinç var.

İşin bu kısmını peyder pey şimdi yazıyorum.

 

3. Karakterlerinizi belirlerken ve içlerinde oldukları özgürlük sınırlarını belirlerken olması gerekenler mi, olanlar mı kriterleri belirledi ve ortaya bu karakterler çıktı?

 

Yine cevaplanması zor bir soru J

Sadece bu romanda değil tüm yazdıklarımın içinde, o karakterlerin her birinde ben oluyor/oynuyorum.

Romana başlarken ilk karakterleri kendim belirlediğimi sanıyorum; ama süreç içinde bakıyorum ki karakterler beni eline almış sürüklüyor. Bazen hiç beklemediğim duvarlara çarpıyorlar beni. Size onların canlı olduğunu söylemekten başka ne diyebilirim ki!

 

4. Eleştirmen siz olsaydınız romanınızı nasıl yorumlardınız?

 

İyi ki değilim. Bir şey hakkında o kadar kısa eleştirirdim ki kimsenin işine yaramazdı. Tek kelimelik şeyler olurdu bunlar. Örneğin “sevdim”, “harika” ya da “anlamadım” gibi J

 

Ben yine de romanın yazarı olarak davranmaya çalışayım. Açıkçası bu kitabın, insana zamanla geçit vereceğini sanıyorum. Yani bir kez okunmakla, ya da bir anda kendini açık etmeyecek denli utangaç o. Teşekkürlerimle

 

Sibel Atasoy

18.06.05

2 Yorum

  • Sibel 05 Mart 2016, 13:46

    Eski yazıları -unutmuş olduğum- bana hatırlatıyorsunuz, teşekkür ederim

  • ..Endless.. 05 Mart 2016, 12:53

    “Lambam ateşini arzuluyor,
    Lirim parmak dokunuşunu hayal ediyor.
    Benim aç arzum yıldızlara bakıyor
    Seninle birleşmek için
    Uykusuz ızdırapta rüya görüyorum.”
    R. Tagore

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir