Ne sihirdir ne keramet

14 Ağustos 2009
 Günümüzün siyasetçi kuşağı ile, Harbiye ve Mülkiye kökenli gençlerin de, adını ve eserlerini ne kadar bildiklerini kestiremediğim Mahmut Yesari…
*   *   *
Mahmut Yesari’nin, kalem adamlarından birkaç satırlık anılar toplamaya meraklı Reşit Halit’in defterine yazdığı bir cümleyi hatırlıyorum:
Kafamdan çektiğimi düşmanlarımdan çekmedim; ne yapmalı ki kafasız da yaşanmıyor.
Mahmut Yesari, kara bir mizahın rüzgârıyla “yaşadığı ortam”dan değil de, kendi kafasından yakınıyor.
*   *   *
Onun yaşadığı dönemlerde de; yine “Kürt sorunu”, yine “Ermeni sorunu” vardı.
Sadece siyasal parti sayısı henüz 62’ye, İstanbul’un nüfusu da 15 milyona çıkmamıştı.
*   *   *
Kuşaklar boyu akagelen hayat ırmaklarının, 3 boyutlu anlatımları da vardır kalem adamlarının eserlerinde.
Örneğin Mahmut Yesari’nin “Tipti dindi”sini, bendenizin torunlarından bazıları da, yaşamıyor mu acaba?
*   *   *
21. yüzyılda “kitaplıklar” döneminin yerini, internet almış olsa da…
Merak edilmemiş bir konu, yahut kimlik nasıl aranabilir ki bilgisayarda?
*   *   *
Merak edilmeyen konular…
Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, Nijerya, Somali, Bogata’da yaşayanlar mı merak edecek; ölmüşlerin vaktiyle uyurken görmüş oldukları rüyalarla, bizim gördüklerimizin ne oranda bir benzerlik taşıdığını?
*   *   *
Kuşaklar boyu sürüp giden erotik rüyalar ve korku rüyaları…
*   *   *
Esat Mahmut, “Dağları Bekleyen Kız”ı 1934’te yazmıştı.
“Dağları Bekleyen Kız”, “Kürt Sorunu” ile ilgili bir roman değil miydi?
*   *   *
62 siyasal parti liderlerinden acaba kaçının haberi var ki, bizim yakın edebiyatımızda, o 200 yıllık sorunun nasıl işlendiğinden?
*   *   *
Peki neden, kendi edebiyatına karşı böylesine karanlık bir ilgisizlik?
*   *   *
Siyasetin ve sivil-asker üst düzey bürokratlığın getirisiyle, sağladığı yaşam olanakları; sanat ve edebiyatın getirisiyle, sağladığı olanaklara bin bastığından…
Tipik bir “gelişmiş” olmayan ülke tomografisi.
*   *   *
Böyle bir tomografinin bir başka özelliği de, bir türlü çözemediği sorunlar nedeniyle, çalkantılara sürüklenmesi…
*   *   *
Emile Zola’nın “Germinal”ini, lisenin son sınıflarındayken okumuştum.
Bendeniz için Zola, 5 kıta üstündeki 200 devletten her birinin başkentine anıtı dikilesi bir yazar…
*   *   *
Taraf’ın, gazeteyle birlikte hediye ettiği “Germinal” DVD’sini, bu kez başından sonuna, yeniden izledim.
*   *   *
Bir türlü “gelişmiş” olamayan ülkelerin, neden öyle bir türlü “gelişmişlerden olamadığı”nı merak edenler kazara varsa…
1885’te yazılmış olan Germinal romanının, yönetmenliğini Claude Berri’nin yaptığı, başrolünü de Gerard Depardieu’nün oynadığı DVD’sini izlesinler.
*   *   *
3 saat süren filmin, sadece başını 1 saat izlemeleri bile yeterli…
*   *   *
Dayım Cemal Kıpçak, Zonguldak’ta maden mühendisiyken; kömür madenlerine de inmiştim.
O nedenle 1885’te Fransa’nın kuzeyindeki maden işçilerinin çileli hayatını ve patronlarla burjuva yaşamlarına karşı nasıl direnmeye başladıklarını, Germinal’in DVD’sinde seyretmek; bendenizi tekrar maden ocaklarına indirmiş gibi oldu.
*   *   *
Kömür ocaklarının 2 belasından biri göçük, öteki de grizu patlaması…
*   *   *
Göçüklerin nedeni, maden direklerinin çürümesi ve zamanında değiştirilmemesi…
Germinal’de maden işçileri, madenin payandalarını değiştirmeyi savsaklıyorlar. Çünkü payanda değişimiyle uğraşırken, kömür çekemiyor ve az kömür çekince de yevmiyeleri düşüyor.
Göçük altında kalıp ölmeyi göze alarak, daha çok kömür çekmeyi yeğliyorlar.
*   *   *
1885’te Avrupa’da, nüfusun 3’de 1’i fabrika ve maden işçisiyken…
Aynı tarihlerde nüfusun 3’te 1’i “işçi sınıfı”nı oluşturmuyorsa; 1839’da Sultan Abdülmecit’in “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” ile “çağdaşlaşma”, bir görüntüden ibaret kalıyor.
*   *   *
Batı’da sınıfsal örgütlenmelerle gürbüzleşen demokratik bir gelişimin yerini; Şark’ta sınıf bilincinden yoksun yoksulların, “inanç” bayrağına sarılarak, “kışla” gölgesindeki “alafranga” yaşamlara karşı, “ben de varım” demeye başlaması alıyor.
*   *   *
Euro ülkelerinde bütün bu toplumsal ırmak akışlarının edebiyattaki izdüşümleri DVD’lere yansırken; buralarda da, ağır ve sert adımlı omuzlarda götürülen, kırmızı bayraklı cenazeler kaplıyor TV ekranlarını.
*   *   *
Mahmut Yesari ne demiş:
– Kafamdan çektiğimi düşmanlarımdan çekmedim; ne yapmalı ki kafasız da yaşanmıyor.
*   *   *
Yılda 100 milyar dolarlık bir volüm oluşturduğundan söz edilen, “uyuşturucu, silah ve gariban kaçakçılığı”na hiç mi hiç değinmeden; vatan millet aşkıyla tutuştuklarını iddia ede ede, ferah fahur yaşayanlar; kafalarından da pek bir şey çekmediklerine göre, acaba kafasız mı yaşıyorlar; kim bilir?
Çetin Altan -Şeytanın gör dediği
13 Ağustos Perşembe 2009
Not: Çetin Altan’ın keskin zekası bir tarafa, onda Jung’un bahsettiği “yaşlı adam arketipini” de görürüm sıklıkla. Onun yazdıkları, bahsettiği konulardan çok bir çeşit Çetin Altan gezisidir 🙂 Aslında hep öyle değil midir? Kafamızda gez gez dur!

Bir yorum

  • Sibel 14 Ağustos 2009, 19:01

    “Kafamızda gez gez dur” demişim ya, az önce yürüyüş yaparken başıma gelen ilginç olayı anlatmam şart oldu:
    Hızlı hızlı sahile doğru yürürken sağ tarafta “dikkat… fındık” diye bi tabela ilişti gözüme. Fındık diyarından yeni dönmüşüz ya birden dikkatimi çekti ve fren yapıp tabelayı yeniden okudum, şöyle yazıyordu: “dikkat! Özel araç çıkabilir” !!! Haydaaa… Fındık bunun neresinde, hani insan benzer bir harf ya da kafiye bulur da uydurur, bu nemenem bi uydurmadır, şaştım kaldım. Bi kaç dakika daha yürüdüm, kafam harıl harıl sebep arıyor, “fındık” kelimesini gözümle görmediysem bile kulağımla apaçık duyduğumdan eminim! düşün düşün veeee buldum tabi, çok komik hem de! Tam o anlarda elimle saçımı düzeltmiştim, burnuma elime sürdüğüm kremin kokusu gelmişti ve krem yoğun bir fındık kokusu içeriyordu!!! Demek ki o anda zihnim “fındık” demiş ama ben tabelada fındık okumuşum! Çok uzun zamandır gözümüzün aslında kör olduğuna dair yazarım, bu olay da kanıt gibi oldu 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir