Metafizik Yenir mi?

03 Kasım 2008

Xasiork – Ölümsüz Öykü Kulübü” röportaj…
Metafizik yenir mi?
“weblebi.com Temmuz/2003”

Oylum Gölbaşı
xasiork@xasiork.com

Felsefe öcü müdür? Metafizik yenir mi? Mistisizm ne işe yarar? Fiziğin felsefelisi mi makbuldür yoksa felsefesizi mi? Bilim ve metafizik çelişir mi yoksa kardeş kardeş geçinebilir mi?

Tüm bu kavramlar hayatınızın ne kadar içinde ya da değil bilinmez. Belki siz de tüm bunları ‘mantık ve bilim dışı’ bulup burun kıvıranlardansınız. Belki de merak edip araştıranlardan. Belki de hiç ilginiz olmadı hayatınız boyunca. Cevabınız ne olursa olsun Sibel Atasoy’un romanlarına kayıtsız kalamayacağınız kesin. Çünkü yoğun bir görsellikle kaleme alınmış Sırıtkan Kırmızı Ay ve Venüs Bağlantısı romanlarının usta işi, heyecan dolu hikayelerinin içinde yepyeni fikirler ve sağlam bir hayat felsefesi bulacaksınız.

———————————-
Metafizik, mistisizm edebiyatınıza nasıl girdi?
Aslında yeni bir yazar olduğum için bu olaya metafizik, mistisizm hayatıma nasıl girdi diye bakmak lazım. Hayatıma 15 sene önce girdi. Her zaman çok okuyan ve çok da düşünen bir insandım. Yanlış anlaşılmasın, düşünmenin çok matah bir şey olduğunu söylemiyorum. Fakat elimden başka türlüsü gelmiyor. Çok düşünürdüm, araştırırdım, felsefeye de ilgim vardı. Küçüklükten beri de kendimi hep biraz tuhaf bulurdum. Genelde günlük yaşamımı sürdürürken insanlardan o tuhaflık duygusunu gizlemeye çalışırdım. Yaklaşık 15 sene önce seçtiğim, aldığım yüzlerce kitaptan bir tanesi beni çok etkiledi. Metafizik değildi aslında o kitap. Fakat benim düşüncelerime çok yakın, benim gibi tuhaf olan üstelik bu tuhaflığını yazmaktan da çekinmeyen bir insan olduğunu görmek beni çok rahatlattı. Yani o yalnızlık duygusundan bir an için ayağımı yere daha sağlam basar gibi oldum. Ve üstelik bu yazar dünyada milyon adet satmış bir yazardı. Böyle bir insan, böyle tuhaf bir insan dahi böyle olabiliyorsa demek ki böyle insanların sayısı benim sandığım kadar az değil, bu konulara ilgisi olan insanlar da olabilir diye bir fikir uyandı bende. Ondan sonra da hızla bu konuda tüketmeye başladım. Aşağı yukarı Türkiye’de yayınlanmış metafizik, mistik anlamdaki tüm kitapları istisnasız olarak okudum. Düşündüm, kendi kendime uygulamalar yaptım… Böylece kendi içimde bir olgunluğa doğru ilerliyordu o. Son üç senedir fiziğe ilgi duymaya başladım. Nedense okullarda hiç dikkatimi çekmeyen bir felsefi boyutu olduğunu fark ettim. Bu sefer de fizik okumaya başladım. Tabii ki özellikle fiziğin felsefe kısmını. Çünkü matematiksel kısmını alt bir eğitim almadan anlamak mümkün değil.
Hayatınızı değiştiren kitabın adı Sırıtkan Kırmızı Ay’da geçiyordu sanırım…
Evet vardı. Richard Bach’ın Sonsuza Uzanan Köprü kitabı.
Sırıtkan Kırmızı Ay’daki Sezen karakteri o kitabı arkadaşlarına verdiğini ve kendisinde yarattığı etkiyi hiçbirinde yaratmadığını söylüyordu. Bu sizin de başınıza geldi mi?
Tabii, o benim anımdır zaten. Aldım, hediye ettim kaç kişiye. Ama onlarda bendeki gibi bir etki yaratmadı. O zaman anladım ki bizim hayatımızın kitabı, filmi ya da sözü dediğimiz şeyler başkalarına da aynı anda etkili olacak diye bir şey yok. Herkesin kendine özel gelişim yolu var. O kendine özel gelişim yolunda her anlarında kendi titreşimine uygun bir şeyle karşılaşacaktır ve onu o etkileyecektir. Bu çok da güzel bir şey aslında. Bunu sonuçta anladım ama o günkü gençlik heyecanıyla bunu bilmiyordum.
Türkiye’de metafizik, mistisizm, parapsikoloji gibi konularla ilgili öykü ve romanlara sıklıkla rastlamıyoruz. Bu konuda duayenimiz yok. Bu, tamamen yabancı kaynaklardan beslenen bir edebiyat dalı Türkiye’de.
Aslında şöyle bir şey var, metafizik, mistik anlamdaki edebiyatın dünyada bile fazla örneği yok. Yani roman olarak örneği yok. Ama deneme, bilgi aktarımı, öğreti şeklinde anlatan kitaplar var. Bu, yurtdışında bile az kullanılan bir yöntem. Aslında daha fazla örneği olmasını çok isterdim. Onun için yazıyorum zaten.
Okur anlamında bu tür kitapların neredeyse fanatikleri var ama yazar sayısı çok az. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Bunun bir rast gelme olayı var. Yazarlık tabii ki belli bir kabiliyet gerektiriyor. Gerçi bu çok yazarak da elde edilen bir şey ama… Ayrıca bu çok zahmetli bir iş, karşılığında çok fazla bir şey almadığınız bir iş. Mesela bir kere yazarak para kazanamıyorsunuz. Burada büyük bir eleme oluyor. Yani insanlar hayatını kazanmak için başka bir iş yapmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla yazar olmak bana göre fedakarane bir şey. Ama diğer taraftan da yazarların birçoğuna bakarsanız görüyorsunuz ki bunu artık ellerinden başka bir şey gelmediği için yapıyorlar. Çünkü kendilerini ifade etmek istiyor, bunu sözle değil de yazarak daha iyi başardıklarını düşünüyorlar veya bundan keyif alıyor. Zaten yazar bu anlamda birçok insandan ayrılmış oluyor. Bir de bu yazarların hepsinin metafizik, mistik, felsefi öğelere ilgisi olup olmaması da önemli. Çoğu yazarın ilgisi olmadığı için bu öğeler yazarlıkla bir araya gelmiyor tabii ki. Bu konulara ilgisi olanların da yazmakla ilgisi yok. Yani tüm bu özellikler çok az kişide bir arada bulunabilir diye düşünüyorum. Tabii bir de şu var; yazarlar her zaman hem okuyucular hem eleştirmenler tarafından beğenilmek hem de tarih boyunca kalıcı olmak için biraz edebi bir şey yazma kaygısı içindedirler. Böyle olunca, saygı görmeyeceğini düşündükleri bir şeyi de kitaplarının içine fazlaca almaya cesaret etmezler. Bu zor bir şeydir. Benim hayatlarını okuduğum kadarıyla birçok bilimadamı (bunların içinde yoğunluklu olarak matematikçiler, fizikçiler, biyologlar var) kendi hayatları, kendi düşünce sistemleri içinde mistisizmi, doğu felsefesini araştırmışlardır, bilgileri vardır. Ama bunu kendi bilimsel açıklamalarında asla dile getirmezler. Çünkü bunun hafifseneceğini ve alay edileceğini bilirler. Bunun korkusuyla davranırlar. Bu durumun da yazarların bu konuya el atmamasıyla bir ilgisi olduğunu düşünüyorum.
Türk toplumu batıla, hurafeye inanmaya meyilli bir toplumdur. Eski mahallelerin hepsinde bir yatır, bu yatırların hepsinin de efsaneleri vardır. Ama toplumumuzda mistisizm, metafizik düşünce çok yerleşmedi. Sizce bunun nedeni nedir?
Bu, kritik bir cevabı gerektiren bir soru oldu. Çünkü bizde bunun çok rahat konuşulamamasının nedeni, İslam’da, Hıristiyanlık’taki gibi bir reform gerçekleştirilememesine çok bağlı. Yani ya bilim ya da işte mistisizm, metafizik gibi iki ‘ya’ arasında kalıyorsunuz. Halbuki Batı’da artık böyle bir şey yok. Yani onlar, o devrim daha önceden gerçekleştirilip bitirilmiş olduğu için artık pek çok şeyi, ki bunlar dinsel öğe dahi olsa ya da çok çok eskiden, hatta putperestlik zamanından bu yana gelmiş de olsa, bütün o öğeleri kullanabiliyorlar. Çünkü artık şöyle düşünüyor Batılı, ‘Ben meraklıyım, niye bu dünyada yaşadığımı merak ediyorum.’ diyor. Zaten Batı’da bilim de bunu araştırıyor, din de bunu araştırıyor, metafizik de bunu araştırıyor… Batılı bunların hepsini birer yol olarak görüyor. Katılmadığı yollar olabilir ama asla onları küçümsemez. Doğu felsefesinde de yolların çok çeşitli olduğu kabul edilir. Henüz Türkiye çok arada ve zihinlerde bu devrimi yapmadığı için, siz biraz metafizik bir kavramdan bahsettiğinizde mesela ‘Bir insanın aurası diye bir şey varmış, bu neymiş?’ falan dediğinizde hemen size deniyor ki, ‘Böyle safsata şeyler olmaz, bilim dışı şeyler bunlar!’ Yani duymak istemiyor, reddediyor ve sizi karalıyor. Dolayısıyla da bu konular çok fazla kişi tarafından açıkça dile getirilemiyor. Fakat ben çok yüksek oranda okunduğundan şöyle eminim; bundan 15 sene önce bu yolculuğa başladığımda, kitapçılarda gidip ‘Felsefe, metafizik, mistik konularla ilgili kitap arıyorum.’ dediğimde adam ‘Haa..’ falan derdi, merdivenlerin üzerine tırmanır, ta en üstlerde köşelerden ya da yerlerde sürünerek en diplerde bir yerden iki tane kitap bulurdu. Sonra bundan 4-5 sene kadar önce birden bire bu kitaplar kitapçılarda göz hizasındaki (ki bu çok önemli bir gösterge, göz hizası çok kıymetli bir yer, prime time gibi bir şey yani) raflara yerleşti ve başka bir sürü seçenek vardı. Eskiden bunu sadece Ruh ve Madde Yayınları yayınlamaya cesaret ederdi. Sonra Akaşa cesaret etti ve çok uzun süre sadece bu ikisi vardı. Şimdi ise birçok yayınevi bunları yayınlamaya cesaret ediyor. Çünkü okuru var. Bunun engellenemez bir trend olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bunu bir inanç sistemi gibi görmek de hata. Yani birden bire inanç sisteminizi ya da başka bir şeyinizi değiştirmiyorsunuz. Bu, farklı kanalı dinlemek gibi bir şey. Sadece tek bir kanalı dinlemenin bana göre bir esprisi yok. Ama tabii ki bunu tercih edenlere de saygım var.
İki kitabınızda da seçimlerin hayatımızdaki yeri üzerinde duruyorsunuz. Sizce ‘seçmek’ diye bir şey mümkün mü hayatta?
Seçimlerin insanın biraz elinde biraz da dışında olduğuna inanıyorum. Bu, ‘İnsanoğlu yüzde yüz özgür müdür?’ sorusuyla bağıntılı bir soru. Eğer bir seçim şansı varsa, insanlar seçim yapmak için özgürdür. Ben bu durumda buna ne evet ne de hayır diyemiyorum. Ya da hem evet hem de hayır diyorum. Yani bu anlamda cevap verebiliyorum. Neden? Çünkü seçim şansım var ama bu sınırsız değil. Neden? Çünkü benim doğum yerim, şartlarım, aldığım genler, aile çevrem, eğitimim, başımdan geçen olayların bende yarattığı değişimler, oluşumlar… Bütün bunlar çevremde beni sonsuzluktan ayıran bir dış çember oluşturuyor zaten. Bu çemberin dışı benim hiç ilgi alanıma girmiyor, hiç karşılaşmıyoruz onunla. Her kişinin kendi dış çember alanı var. Dolayısıyla da bunun dışında kalanlar seçim alanında değil. Seçim şansımız var evet ama sınırsız değil.

İki kitabınızdaki ortak bir diğer konu da tesadüfler. Siz tesadüflerin nedensiz olmadığına inanıyorsunuz sanırım.
Evet iki kitapta da tesadüfleri inceliyorum. Bunun üzerine çok düşündüm. Özellikle Batı’daki bireyselleşme, bilimin teknolojiyi bize sunması, pek çok konularda ilerlemiş gibi görünmesi, sanki insan her şeye hakimmiş gibi bir kanı oluşturdu. Sistemin sizden beklediği şeyleri yaptıysanız çağdaş bir kişi, bir birey oldunuz demektir ve eğer birey olduysanız her şeyi yapmakta özgürsünüz. Hayatınızdaki her şey sizin kontrolünüzde oluyor onlara göre. Ama ben bakıyorum hiç böyle olmuyor. Yani hayatta sınırsız sayıda karar alırız. Ama hani bir de sizin yolunuzu çok ciddi bir şekilde değiştiren kararlar aldığınız olur ve bunlar hayatınızda üç tanedir, beş tanedir. Ve bu kararların hiçbiri sizin gerçek kontrolünüzle alınmış değildir. Bunların hepsine tesadüf dediğimiz bir şey neden olmuştur. O zaman biz bunu nasıl görmezden geliriz? Hem her şey kontrolümüzde diyoruz hem de hayatımızın en önemli şeyleri tesadüfler tarafından oluşturuluyor. O zaman diyorum, her şey bizim kontrolümüzde değil. En azından bilinçli zihnimizin kontrolünde değil. Bilinçli olmadığımız bir sahanın etkisinde olabilir. İşte ben de tesadüflerin tesadüfen oluşmadığını iddia ederken, tesadüflerin bizim bilincinde olmadığımız bir saha tarafından yönlendirildiğini düşünüyorum.
Kitaplarınızda sıkça bir inanç sorununuz olduğundan söz ediyorsunuz…
Herhangi bir şeye inanmama gibi bir sorunum var gerçekten. Aslında öğretilerde bir şeylere inanamamak, hala arayışını sürdürmek, birçok şeyi duymayı gerektirir. Bir şeye inançla sarılmadığınız için rahatlıkla ve peşin hüküm koymadan birçok şeyi dinleyebilirsiniz, duyabilirsiniz, bir araya getirirsiniz. Daha ziyade sol beyni çalışanlarda bu böyle. Daha bilimsel ve Batılı bir tarz bu. Özenilecek bir tarz belki. Maalesef ben de biraz öyleyim. Fakat aslında bunu değil de bir yolu tercih etmek isterdim. Çünkü bireysel olarak büyümenin belki de diğer ismiyle tekamül etmenin yolu aslında bir şeylere inanabilmekten de geçiyor. Diyeceksiniz ki tamamen inançsız mısınız? Mesela şu anda burada ‘Bundan kesin eminim artık’ dediğim şeyler var. Belki yarın bunlardan emin olmayacağım. Ama şu anda nadir de olsa emin olduğum şeyler var. Bu da bu kadar inançsızlık içinde birazcık rahatlatıyor beni.
Eklemek istedikleriniz…
Her iki kitapta da aslında yapmak istediğim bir şey var ve bu çok iyi anlaşıldı. Bu kadar iyi anlaşılacağını tahmin etmemiştim. Çok dikkatli okurlar var demek ki. Bir okuyucunun merakını tatmin edecek tempolu, sarsıcı bir öykü ama bu öykünün altında da belki herkesi yormayacak biçimde yerleştirilmiş, bununla ilgisi olmayan insanları yormamak için çok daha inceltilmiş bir hayat felsefesi sunuluyor. Ve felsefeden, metafizikten, fizikten birçok alıntılarla sunuluyor bu. Bu iç içe geçişleri kendi içimde çok sorguluyorum. Bu sorgulamalarım kitaba yansıyor zaten. Mesela birinci kitap Sırıtkan Kırmızı Ay’da “Gerçekliğin mükemmel doğası bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.” diye bir söz vardı. Bu Paul Davies’in beni çok etkileyen bir sözüydü. Bunun üzerine çok düşündüm ve hala da düşünüyorum. Aslında her iki kitap da aşağı yukarı bu cümleden yola çıktı.

4 Yorum

  • Sibel 20 Nisan 2016, 09:09

    Çok doğru fakat kaçınılmaz:) Evrilmek mecburi

  • ..Endless.. 19 Nisan 2016, 14:31

    “Deneyim dediğimiz şey, yitirdiğimiz masumiyetimizdir.”
    William Blake

  • Sibel 07 Ağustos 2011, 21:12

    Yıllar ne çabuk geçiyor. Bu söyleşiyi yapalı sekiz sene geçmiş. O zamandan beri ilk kez şimdi okudum ve orada konuşan sibele şefkat duydum.. Köprülerin altından ne çok su akmış anlatılır gibi değil. Niye ona şefkat duydum dersiniz? Çünkü hala masummuş!

  • Nur 17 Kasım 2008, 17:01

    Beni çok etkiledi, bu yazınız.
    Sık sık ziyaret edeceğim.
    Teşekkürlür

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir