Merak ettiklerimiz ve öylesine esenler

31 Mayıs 2019

Kimileri dijital oyunların çocuklar ve ergenler üzerinde olumsuz etkilerinden bahsede dursun bazı bilimsel araştırmalar da bu konuda kayda değer bir fark gözlenemediğini söylüyor. Gerçi belki saldırganlığa yol açmıyor ama günde üç saatin üzerinde bu oyunları oynayanların diğerlerine oranla olgunluk seviyelerinde dikkat çekici bir fark olduğu da bulgulanmış. Belki de bu onların yaşları ve değişen çağ itibariyle normaldir. Aslında kimse Z kuşağının ne olup ne olacağını kestiremiyor.
Araştırmacı Mirjana Bajoviç bu oyunları günde üç saatten fazla ve grup olarak oynayan gençlerin dış dünyadan kopma eğilimi sergilediklerini, bu sebeple yeterince fırsata(!) sahip olamadıklarını göstermiş. Söylendiğine göre Sanal ve şiddet içeren bir dünyada fazla vakit geçirmek oyucuları çeşitli sosyal deneyimleri geçirmeleri gereken zamandan çaldığı için, doğru ve yanlışı (!)  ayırt edebilecek algıyı geliştirmelerine engel oluyor. Peki bu şimdi gençlerin kusuru mu oluyor yoksa bu oyunların yaratıcılarının kusuru mu? ve üzerlerinde bir kontrol mekanizması olmadığından mı? Bence tıpkı ilaç ve yiyecek için uygulanan FDA gibi bir merkezden onaylanmalı bu oyunlar.

Bunun sonuçlarını görecek kadar yaşayabilecek miyim bilmiyorum. Ben de küçüklüğümden bu yana strateji oyunlarına meraklıyım ve muntazam oynarım. Hatta son yıllarda sorumluluğum azaldığından günde üç saate yakın oynuyor olabilirim. Ve biraz asosyalliğim var evet fakat bu durum yumurta-tavuk döngüsüne benziyor, acaba zaten asosyal olduğum için mi sanal ortama kayıyorum bu belli değil!

*

Siber Tarım” olarak adlandırılan henüz yeni denenmekte olan bir alan var, bu konuda ne düşünüyorsunuz? Aslında buna çevresel kontrollü tarım, dikey tarım ya da kent çifliği de deniyor. Amacı verilerin bir araya toplanıp kullanılmasını sağlayacak açık kaynaklı bir teknoloji yaratmak. Şimdilik Fesleğen bitkisi ile başlanmış, lezzeti inanılmaz artırıldığı gibi hastalıklarla mücadele etme konusunda çabalar sürdürülüyormuş.

*

Bilimde yanlışlanabilirlik ilkesi de aslında boş hipotez kavramından kaynaklanmaktadır. Bir bilinmezi açıklamaya yönelik hipotezimiz, yani bilimsel bir iddiamız, öyle bir doğaya sahip olmalıdır ki, onun ilk etaptaki otomatik reddiyesinden doğan “boş hipotez” (yani iddianın tersi) çürütülebilir (yanlışlanabilir) olsun. Çünkü eğer ki boş hipotez yanlışlanabilir değilse, bilimsel olarak test etmenin bir yolu yoktur. Bu durumda hipotezimizin kendisi de bilimsel olamaz. Halbuki boş hipotezin çürütülebilir olması müthiş önemlidir; çünkü unutmayın: Eğer ki boş hipotez çürütülebilirse; orijinal iddia ispatlanmış olur. Yine bir örnek verelim:

Eğer ki ortada, “Kanserin ilacı, kemoterapiden 10.000 kat güçlü olan limondur.” diye bir iddia varsa, bir bilim insanına düşen, kanserin ilacının limon olmadığını varsaymaktır. Bu varsayım, kanserin tedavisiyle ilgili boş hipotezimizdir. Daha sonra, bu boş hipotez çürütülmeye çalışılır.

Şimdi durup bir düşünün. Bu bilgi bizi nereye götürüyor? Boş hipotezi çürütme çabası, zaten bilimin ta kendisidir! Eğer ki amaç, limonun kanser tedavisi olmadığı varsayımını çürütmek ise, kanseri tedavi edebilecek yöntemleri çalışmamız, limon gibi besinlerin gerçekten de kansere faydalı olup olmadığını sorgulayıp, test etmemiz gerekir. Bu çalışmaların tamamı, zaten bilimin metodolojisinin ve günlük olarak yaptığı her şeyin ta kendisidir!

Not:Yazının bütününü ele aldığımda boşluklar olduğunu görüyorum ki bunlar çoğu kez hepimizin yaptığı/inandığı mutlak gerçekçilik kavramıdır. Yine de göz atmak isteyen olabilir

*

Başarısızlığın Temel Nedeni: Keyif Almayı Unutmak

Çocukları yetişkinlerden ayıran şey, ne onların bilgisizlikleri ne de becerilerinin eksikliği. Aradaki fark, onların muazzam keyif alma kapasiteleri.

Bırakın çocuklar öğrenmeyi çok sevdikleri için öğrensinler. İnsanların bilgiye olan açlığının ne kadar doğal olduğunu görmek istiyorsanız, iki yaşında konuşmaya çalışan bir çocuğa bakın. Ve sonra okulda, çocukların öğrenmeden duydukları bu doğal hazzı geliştirmelerine yardım edin. 

Tam da böyle bir anım var unutamadığım. Oğlum küçükken ona bi iş gezisi esnasında Sultanhamam’da tesadüfen gördüğüm bir elektronik matematik oyun kutusu aldım. O zamanlar daha Türkiye’de böyle şeyler yok. Matematiği ve strateji oyunlarını çok sevdiğim için gözlerime inanamamıştım. Neyse oğluma onu oyuncak olarak takdim ettim. O da oynuyor, ben de işten gelip elinden kapıyorum. Paylaşamıyoruz yani 🙂
Bir süre sonra yine bir iş seyahatine gittim ama önceden anneme tembih ettim sakın ona bu oyuncağın matematikle ilgili olduğundan filan bahsetme dedim. Dönüşte ne buldum dersiniz. Annem bir öğretmen olmanın alışkanlığı ile oyuncağı oğluşun eline tutuşturup bak bunu iyi öğren, matematik çalış demiş! O günden sonra bizimki o güzelim alete göz ucuyla bile bakmadı! Sadece ben oynadım.