Masallar ve Mitler

26 Kasım 2010

Masallar ve Mitler

Masallar, mitler ve rüyalar aynı kumaştan biçilmiştir. Üçü de bilinçdışının ürünüdür. Campbell’e göre rüya kişiselleştirilmiş mit; mit ise kişisellikten arındırılmış rüyadır.
Mitolojinin simgeleri (ister ele gelir görüntüler, ister soyut düşünceler biçiminde olsun) en derin dürtü merkezlerine dokunup onları harekete geçirir, eğitim görmüşleri ve cahilleri aynı biçimde etkiler, yığınları, uygarlıkları harekete geçirir.
Bir mitin genel olarak bütün insanlıkla ilişki derecesi, bir düşün özel olarak onu gören bireyle yakınlığı kadardır.
Gördüğü düşü anlamlandırabilen kişi, “öz” kendisini daha iyi tanır. Bir mitin saklı anlamını kavrayabilen birey de, yaşamın hepimizden yanıt istediği evrensel ve tinsel sorularla ilişki kurar (Johnson).

Rüya benzeri oluşumlar niteliği ile binyıllardan damıtılarak günümüze ulaşmış mitler, ortak bilinçdışının bu ustalık ürünü eserleri, temelde rüyalar gibi ele alınabilir, yorumlanabilirler.

Bilinçdışının dili “resim dili”dir; her ne kadar sözelleştirilmiş olsa da, mitlerde konuşan resimlerdir. “Kişisel resimlerin” “ortak resimlerle” netleştirilmesi ve derinleştirilmesi, Jung’un rüya yorumlarında da kullandığı güçlendirme tekniğinin de temelini oluşturur.
Bilincin işlevi, gerek birey, gerekse tür olarak insanın bu resimleri ayrıştırması, tanımlamasında ve bireysel çekirdekle bütünleştirmesinde kendini gösterir. Duygu yükü yüksek, kapıp sürükleyen resimlerden, coşkusallıktan arınmış, yeni kavramlar için kullanılabilecek tarzda tarafsızlaştırılmış fikirler oluşur.

Mitler, “eski/köhne”, henüz “aydınlanma çağını” yaşamamış “rasyonelleşememiş” insanoğlunun, naif-çocuksu tarzda dünyayı anlama ve kavrama biçimi değildir. Bilimselliğin, akılcılığın güneşi üzerlerine vurunca kaybolacak yanılsamalar ve saçmalıklardan öte gerçeklikleri vardır. C.G.Jung’a göre mitler, öyküleştirilmiş “temel varoluş örnekleri”, yani evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıplarıdır ve her insan için anlamlı mesajlar taşırlar.
‎”Mitsiz” ya da mitdışı yaşadığını zannedenler, köklerinden kopmuş kişilerdir: “Bu kişiler ne geçmişle, ne kendi içinde yaşattığı analar-atalar kültü ile ne de içinde bulunduğu zamanın insanlığıyla gerçek bir ilişki içindedir.”

Mit kahramanı, erkek ya da kadın olsun, kendi kişisel, coğrafi ve tarihsel sınırlılığının dışına/ötesine çıkmayı başarabilen ve tüm insanlık için genel geçerliliği olan duygu, düşünce ve davranış şemalarını şahsında yaşayabilen “evrensele yayabilen birey” dir. Mitlerde “bireysel olan” evrensel olanla çakışır. “Mitojen/mitolojik” atalarının mitlerinde, birey kendi kökenini bulur. İnsanlığın soyoluş serüveni, insanın birey oluş öyküsünde bireysel düzeyde tekrarlanmaktadır (Jung ve Neumann).

Mitoloji kahramanlarının taşıdığı (ve temsil ettiği) bilinç,
1.Önce kaosun (mutlak bilinçdışının) içinden çıkarak yaratılır;
2.Ardından, -henüz- çelimsiz bir çocuk olarak emekleye emekleye anne kucağından (Ana Tanrıça ve temsilcilerinden) uzaklaşır;
3.Gençliğin gücü, direnci ve “deli”kanlılığıyla ayakları üzerine dikilir.
4.Zorlu süreçlerden –hatta sembolik düzeyde ele alınması gereken ölümlerden- sonra “olgun/dingin kahraman niteliğiyle, yengilerinin kazanımına dayanarak, kendi hükümranlığını kurar;
5.Tinsel özdeşimle ölümsüzlüğe kavuşur.

Mitolojik olgularda, bilincin taşıyıcısı olan öznenin, kendisini ve nesneleri tanımlaması, iki kutup arasında yaklaşma, uzaklaşma ve “kavrama” denemelerinin sonucu olarak aktarılır. Bu iki kutup, başlangıçtaki ayrışmamış, karmaşık bütünlükten (Uroboros) çıkan, bazı özgün nitelikleriyle birbirine zıt görünen dişil ve eril ilkelerdir. Soyoluş gelişimindeki karşılıkları, taşıdıkları işlevleriyle anne ve baba; birey oluş sürecinde ise doğa ve tindir.

Deli Dumrul’un Bilinci kitabından özetle alıntıladığım bu bölümün bize Clarissa Estes’in öykülerle ilgili çarpıcı tanımlarını ne kadar anımsattığını fark etmişsinizdir. “Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Öykü ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir.” Diyor C. Estes (Yazının tamamı için tıklayınız: ).

Duyarlı benliğin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarak hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür. (İnsan Bilinci Projesi  ) Ken Wilber)

Her dalga aşar ve içerir. Oyun Kuramında  bu kavram “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır. Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir.

Birinci kat bilinç düzeylerinin hiçbirinin kendi başlarına yapmadığı, diğer düzeylerin varlığını bütünüyle değerlendirmektir. Onların her biri kendi dünya görüşünün doğru ya da en iyi perspektif olduğunu düşünür. Zorda bırakılırsa olumsuz tepki gösterir; ne zaman tehdit edilse kendi aletlerini kullanarak çıkışlar yapar.  Bütün bunlar ikinci düşünce katıyla değişmeye başlar; çünkü bu evre gelişimin iç evrelerinin bütünüyle farkındadır. Bir adım geriye gider, büyük resmi kavrar ve bu durumda ikinci düşünce katı çeşitli düzeylerin tümünün oynadığı gerekli rolü değerlendirir. İkinci Bilinç Katı herhangi bir düzeye dayanarak değil, bütün varoluş spiraline dayanarak düşünür.

Duyarlı benlik düzeyinin, farklı kültürlerde var olan çeşitli farklı sistemleri ve çoğulcu bağlamları kavramaya başladığı yerde, ikinci düşünme katı bir adım ileriye gider ve çoğulcu sistemlerle bağlantı kuracak ve onlara katılacak zengin bağlamlar arar ve böylece bu ayrı sistemleri alır, onları holistik spirallerin ve entegral ağların içine katmaya, dahil etmeye ve birleştirmeye başlar. Başka bir deyişle ikinci düşünce katının görelilikten holizme ya da çoğulculuktan entegralizme gitmeye yararı olur.

Bilinç bin yıllar içinde bir mucizeyi gerçekleştirmiş, “olmayan” bir alanda kendisini var etmiş, ana bütünden uzaklaşabilmiş ve onu tanımlayabilmiştir. Bu tanımlama hiçbir zaman “tam” olmayacaktır. Ana Tanrıça, dünyevi oğluna “peçemi hiçbir zaman kaldıramayacaksın” der. (Campbell)

Sibel Atasoy

26.11.10 – Beylerbeyi

2 Yorum

  • Sibel 15 Aralık 2010, 11:38

    Öykü, şiir ve mitler, “zihin” ara yolunu kullanmadan içselleşebilme sihrine sahipler.

  • Turan 15 Aralık 2010, 11:28

    Sibel,

    cok seylere deginmissin ama ben sadece bir kismini alintilayip yorumlamak istiyorum:

    “”en derin dürtü merkezlerine dokunup onları harekete geçirir, eğitim görmüşleri ve cahilleri aynı biçimde etkiler, yığınları, uygarlıkları harekete geçirir.””

    Bu olgular cok iyi ögretim yöntemilerdir de. Yani “resimsel” ve mitolojik anlatilan seyler insanlarin kafasina daha yatkin geliyor…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir