Liderlik ve Güç

03 Kasım 2008

Önce liderlik ile başlayalım.

İşin başında çocuğun 0-4 yaş arasında edindiği kişilik, yani dünyayı bildik katı, görünür kıldırıldığı işlemde neredeyse hepimiz maalesef büyük hasar alıyoruz. Önce bu konuyu biraz açıklamama izin verin.

Çocuklarımıza lider olması, yöneten olması ve güçlü olmasını tavsiye ediyoruz, hatta tavsiyenin bile ötesine geçip bu konulardaki şahsi çabalarımızı (ki bu defoyu biz de kendi ana-babamızdan edinmiştik) onun gözü önünde sergiliyoruz. Bu durumda çocuk daha ilk baştan  lider ya da yönetici olmazsa hiç olacağını sanıyor, yani değersizlik ve değerlilik gibi onu sonra bütün hayatı boyunca etkisi altında tutacak çok güçlü bir dualiteye mahkum kılıyor.

Oysa bir şaman bunu şüpheyle karşılardı muhtemelen. Neden mi? İlki bu tür şeylerin Tin’in arzusu ile yönlendiğinin, bu konuda bizim göstereceğimiz çabaların devede kulak kalacağını bildiğinden (bunu kader kavramı ile de karşılaştırabiliriz), ikincisi değer ve değersizlik gibi birbirinin olmaması iki kavramın gülünçlüğünden, üçüncüsü liderliğin de diğer yüzlerce bişeylikten farksız olduğunu bildiğinden, dördüncüsü liderlik arzusunun kişisel aynanın kırılması zaruretini hasır altı edebilecek yanıltıcı bir rüyaya dalmayi sağlayabileceğini bildiğinden. Daha çok şey söylenebilir ama uzatmayacağım.

 

Şamanlar kişisel erk toplamanın peşindedir evet ama bugün anladığımız manada, dışımızdaki şeyleri kontrol edebilme arzusu/acizliği amacı ile değil, kişisel erkemizin bizi olağandışı gerçeklikle buluşturabileceği seviyeye çıkarılması için. Çünkü bizde günlük otomatik biçimde üretilen bir miktar erke,  ya gelecek ya da geçmiş kaygılarına ve buna ilaveten bizimle o an hiçbir hayati bağlantısı olmayan yararsız bilgi edinme çabasına akıtılarak, tüketilmektedir. Şaman bu durumdaki insanın nagual ile, sessiz bilgi ile temasa geçebilme şansının hiç olmadığını bilir.

Liderlik büyük bir erke gerektirir; ama aynı zamanda nerdeyse bir ayakabbı boyacısına gerektiği kadardır da! Bu durum sizce mantıksız mı?

Şamanlar her konuda önümüze dikmeye meraklı olduğumuz mantık kavramına da ihtiyatla yaklaşırlar. Bilgi biriktirme yarışımıza, korkudan geberme durumumuzu açık etmekten başka bişey olmayan bilgeleşme ya da melek olma arzumuza, kısaca içine can üflenmemiş herşeye karşı ihtiyatlıdırlar ya da basitçe gülüp geçerler.

İçine can üflenmiş edimler nedir öyleyse?

Bunu hepimiz anlarız da izah edilmesi nerdeyse imkansız, şimdi biraz çabalayacağım ama belli ki saçmalayacağım. Don Juan, bütün insanların her an saçmaladığını söyler ve fakat bir savaşçı saçmalamakta olduğunu bilir! Bu cümlenin kuantum düşünce açısından ne denli yerinde olduğunu açıklamak isterdim ama bu şimdiki konumuz değil.

Her hangi bir edimin içine can üflenmesi, kişinin o edimin ölüme karşı son savaşıymışçasına uğraş vermesidir.  Böyle olunca hiç bir şey, en basitinden en zoruna kadar, baştan savma olamaz. “Şimdilik böyle olsun, sonra bakarız” denemez; çünkü savaşçı için “sonra” yoktur. O sanki her yaptığını ölümden önceki son işi gibi algılar!

Aslında bu tür bir algılama biz batı kültüründe yetişmiş olanlar için son derece tuhaf hatta itici gelebilir; çünkü bizler AN’da konumlanmak için eğitilmedik, ya önce de ya da sonrada bulunmayı, plan program ve düşünce adına pek kıymetli sayarız. Duygulu/duyarlı insan gibi sayılabilmek adına kendimize epeyce rol yaparız. Oysa anda kalabilen savaşçı (bilgi adamı olma yolunda uğraş veren) sadece ve basitçe gerekeni yapar.

Yine biz batı kültüründe yetişmişler için “gereken” kelimesi son derece muğlak gelir, kime gereken, nasıl gibi sorularla bu kelimeyi rahatça işlevsiz kılabiliriz. Bütün bunları açıklığa kavuşturabilmek için sadece şamanizmde değil bir çok başka izdeş öğretide kavramlar derinlemesie öğretilmeye çalışır fakat yine de biz bunları zihnimizle öğrenmeye yatkınız. Kavramların arasındaki AĞ örüntüsünü kolayca farkedemiyebiliriz. İşte Yaqui kızılderili büyücüsü Don Juan Matus, öğrencisinin bu durumunu iyi bildiği için çok sistemli bir eğitim programı izlemiştir. Ben size burada her ne kadar kavramları açıklasam, hayattan uygulamalarla altını sağlamlaştırmaya çalışsam da daha burdan dışarı adım attığınız ilk anda hepsi kenarlara doğru uçuşur, gerektiği anda devreye giremezler; çünkü siz ve benim gibi standart insanlar için ÖLÜM’ü yardımcı olarak kullanmak imkansız gibidir, öğrenmedik, bilemiyoruz.

Standart insan kendine yardımcı olarak, hiddet ve kendine acıma unsurlarını kullanır, ki her ikisi de kibirin farklı görünüşlerinden başka bişey değildir. Oysa bir savaşçı, kendine tanık olarak Ölümü kullanmayı öğrenir.

 

Sibel Atasoy

11.09.2008-Beylerbeyi

 

-Şamanın Yolu konuşma metninden alıntı-

Yorum Yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir