Küçük anılara devam

28 Aralık 2011

Konu başı için tıklayınız

Babam çok ikna edici konuşur ve örnekleri çok etkileyici olurdu. Müthiş bir dinleyiciydi. Kendisini ziyarete gelen köylüleri saatlerce -sanki dünyanın sekizinci harikasıymış gibi-dinleyebilirdi. Bu bana ilginç geliyordu. Ben okumayı öğrendiğim andan itibaren tarih ve sosyolojiye merak sarmıştım (bu babamın da çok iyi olduğu konulardı), daha sonra bilim ve siyeset gündemime girdi. Bireysel konular çok daha sonra fark ettiğim alanlar oldu, yani psikoloji, mana alemi vs 🙂

Ben arada roman da okurdum, babam bunu pek de desteklemezdi ama bişey de demezdi. Sonraki yıllarda durup durup bana “kefken, büyük taarruzu oku” derdi. Ona göre hayat hakkındaki herşey kurtuluş savaşımızda gizliymiş.

**

Beş yaşından sonra hep anadolunun köylerinde kasabalarında dolaştık. Yani hep toprakla ilişkim vardı. Yediğim meyvelerin çekirdeklerini çöpe atmazdım, hemen kapıdan çıkıp en yakın toprağa gömerdim. Oralarda ağaç çıkacağını sandığım için kendimi mutlu hissederdim. Sonra oradan taşınmış olurduk hatta üzerine üç kez daha taşınmıştık olurduk. Babam bi seyahatten elinde kocaman bi madlen çikolatayla döndüğünde aynı zamanda bana bi de havadisi olurdu; “kefken biliyo musun, senin felanca yerde diktiğin ağaç büyümüş, altında oturanlar vardı,hatta bana şeftalisini ikram ettiler, senin yerine yedim, şahaneydi”derdi. Ben de inanırdım. Tabi biz televizyon, internet çağı çocuğu değildik, her söylenene inanırdık, üstüne üstlük ben iyice saftım. Çok sevinirdim. O babamın her dönüşünde müjdesini verdiği meyve ağaçlarımın hülyasını kurardım geniş geniş tebessümlerle.

**

Üç-dört yaşlarındaydım. Annem her gün bana bi çiğ yumurta yedirirdi ve ben çiğ oluşunu sevmezdim ama mecbur edilirdim. Bi gün mutfakta yumurtayı kırıp elime verdi ve sonra içeri geçti, ben de fırsat bu fırsattır diye onu çöp tenekesine attım. Az sonra annem döndü, inceleyici gözlerle bana baktı sonra çöp tenekesine baktı ve ordan dökülememiş (maalesef) yumurtayı çıkarıp yeniden elime tutuşturdu.  O, böylesi en doğrusu diye biliyordu. Bilim dinine inanırdı (hala öyle). Üstelik bütçesi günde tek yumurta almaya yetiyordu ve bunu benim için kullanıyordu (sonradan söylemişti).

**

Çikolatayı çok severdim, hala severim (bitter). Babamın her hafta getirdiği o kocaman şahane çikolatanın her bir bölümünü kırıp birini verirdi annem bana (devasa çikolatalardı onlar, beş bölümden oluşurdu, şimdilerde yok). Ben de yavaş yavaş minik kesiklerle dilimin üstünde, ağzımın damağımın her noktasına değdirerek eriterek, zevkle yerdim. Babam yavaş bitsin diye böyle yiyor derdi. Oysa ben itiraz ederdim, gerçek lezzeti ancak öyle alınıyordu. Çikolata dişlerle çiğnenerek yenmez, hala aynı fikirdeyim.

**

Babam köylerine 20 km uzakta olan bi ilkokula yürüyerek gidip gelerek okumuş. Bi gün yine yorgun argın okuldan eve dönerken açık arazide bi çok köpeğin saldırısına uğramış. Köpekler havlayarak ona koştuklarında o hemen yere çömelip okul kitabını eline alıp okumaya başlamış. Köpekler durmuş ve onun ikişer metre çevresinde daire şeklinde sıralanarak beklemeye başlamışlar. Babam da beklemiş. Karanlık çökmüş. Sonuçta köpekler sıkılıp dağılmışlar ve babam yoluna devam etmiş 🙂 Liseyi de üniversşteyi de evden kaçarak ve ekstra zor şartlarda okumuş. Belki de evimizde bu kadar şahane bi kütüphane olmasının bi sebebiydi bu, kimbilir.

**

Küçükken ziraat mühendisi olmak istemiştim. Hayallerimde bir at sırtında rüzgar yelelerimizi uçururken bi köyden diğerine at koşturduğumu görürdüm. Biraz daha büyüddüğümde kuaför olmak ilginç gelmeye başladı, hem estetikti hem de yaratıcıydı. Ortaokuldan sonra bi meslek hayali kurmadım ama mühendis olacağım kesin gibiydi sanki.

**

Küçükken uzun ve harika,hatta büyüleyici rüyalar görürdüm, hepsini de hatırlardım. Hatta babam “kefken renkli sinemaskop rüya görüyor, hem de uyanıp aynı rüyaya devam ediyor” dye dalga geçerdi. Annem ise uzun uzun anlattığım rüyalarımın artık bi yerinde bunalıp “aman bu ne sibel, rüya mı film mi anlatıyosun” derdi. Neşahane rüyalardı onlar.

Günler böyle geçip giderken bir gün, tam olarak kaç yaşımda maalesef hatırlayamıyorum, şu muhakemeyi yaptım: gerçek hayat hangisiydi, her gece rüyalarımda yaşadıklarım mı (çünkü onlar gündüz yaşadıklarım kadar gerçekti), yoksa gündüz yaşamakta olduğum mu? Bunu bir kaç gün ciddi ciddi düşündüm. Sonunda mantıklı bir sebep bularak gündüz yaşamımın gerçek olduğuna karar kıldım, ve ondan sonra da belki yirmi yıl bunu bir daha sorgulamadım. Bulduğum sebep basitti: gündüz rüyam gerçek olmalıydı çünkü her sabah kaldığım yerden devam ediyordu, yani bir sürekliliği vardı, demek ki gerçek olan buydu! 🙂

Peki şimdi ne oldu da (aslında son yirmi yıldır) yeniden hepsinin rüya olduğuna karar kıldım?
Sanırım, burda her sabah güneşin doğuşu ile başlayan, istikrarlı rüyanın, bütün insanlar tarafından desteklendiğini, çünkü bu rüyayı ortak olarak gördüğümüzü anladım. 🙂

**

Yorum Yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir