KAYIP Dizisi Hakkında Çıkarsamalar

02 Ekim 2013

Kanal D’de başlayan ve dün gece itibariyle üçüncü bölümünü izlediğimiz Kayıp dizisi benim Sır Mısır kitabı ile Danimarka Dizisi Forbidelsen’in bir karışımı olmuş.

Aslında son 25 yıldır izlediğim üçüncü Türk dizisi oluyor; ilki yapımcılığını üstlendiğim 7 Numara dizisiydi. İkincisi yoğun bakımda televizyona bakmak durumunda olduğum esnada karşılaştığım Kavak Yelleri oldu (ki bu dizi çekildiğinden beş yıl sonra izlemiş oldum) ve üçüncüsü de Kayıp.

Zengin ailenin çocuğunu kaçırma, kesik parmak, derin dondurucu numarası! Hepsi Sır mısırdan! Gönülsüz dedektif zaten esas eleman. Başka ne tesadüfler çıkacak meraktayım.

Üç adım geri bir adım ileri randımanı ile çekilen standart türk dizilerine oranla biraz hızlı, umarım bu rehavete alışmış izleyici kitlesine ağır gelmez. İlaveten, izleyiciyi kahramanının önüne geçiriyor bazı yerlerde, bu tehlikeli ve az kullanılan bir yöntemdir yazarlar için. Çünkü kahramanın da biliyo sanıp hata yapabilirsin dikkat etmezsen, ki bugünkü bölümde böyle durumlar var.

Yine de sanıyorum ki kayıp dizisi bugüne kadar ülkemizdeki en iyi polisiye dizisi. Castın çoğu başarılı seçilmiş (eldeki imkanlarla) Avukat-dedektif imiz; şaşkın ama zeki, iddiasız ama tecrübeli bir imaj çiziyor, çipil çipil bakışları pek hoş. Kaçırılan çocuğun babası ve annesi da rolünü Forbidelsen dizisinden çalışmış. En başarısız rol yazımı; polis amiri! Eğer böyle seviyesiz, kaba ve acemi polis amirleri varsa bile önümüze ilk gelen örnek böyle olmamalıydı. Kendi hafiyeni zeki göstermek için polisi aptallaştırmana gerek yok, bu başka yöntemlerle daha adil ve şık biçimde yapılabilir. Ayrıca yazarlarımızın düşleyebildiği sanatçı-ressam kimliğini de zayıf buldum, madem motosiklet kullanıyor deyip kurye-teslimatçı profili çizmek gerekmezdi.

Diziler, toplumlar için en büyük eğitim öğretim aracıdır. Evet bu kadar iddialıyım. Diğer her şey dizilerden sonra bir sıralamaya tutulabilir. Bu önermeden yola çıkarak dizi filmlerin kurgu kalitesinin bir toplum için hayati olduğunu ve bu konuda birebir seyredilme oranları ile ilişkilendirilebilen  seçme-başarı derecelendirilmesinin hata olabileceğini rahatça söyleyebilirim.

Eğer başarıyı yalnızca seyredilme oranına bağlı olarak alırsanız,talebe göre arz yapıyorsunuz demektir ve eğitimden söz edilemez. Ve bundan da öte her neviden gelişme düzeyindeki elmaları aynı çuvala koyuyorsunuz anlamına da gelir. Bu toplumdaki farklı algı düzeylerini ve zevkleri de şüphesiz yok saymak anlamına gelir. Uygun adım yürüyen ve değişmeyen bir yapı arzu ediyorsanız bu yöntemin bi sakıncası yok tabi. Ben şahsen çeşitlenmekten hoşlananlardanım.

Bir program Türkiye’de az seyrediliyorsa hemen önce gece yarısına sonra sabaha karşı bir saate alınıp ilk sezonu bitiremeden yayından kalkıyor. Yani ben az seyredenlerden biri olma şansını bile yakalayamıyorum. Üstelik yayından kalkan bu dizilerin içeriklerine bakılmaksızın üzerlerine yapışan etiket ise “başarısız”.  Şimdi sen bu tür diizilerin yazarı yapımcısı olsan bi daha aynı tarz bi şey çalışır mısın? Boşa kürek çeker misin? Öyle yetenekli insanlar tanıyorum ki bu sektörde resmen hasta oldular.

Ezcümle yine geliyoruz ülkede demokrasinin tam işler hale gelmeyişine; çünkü azınlık haklarına riayet edilmiyor.

Yapımcılık öyle bir hal aldı ki on yıldır ne ben söyleyeyim ne sen sor. Kaynağının nereden geldiği belli olmayan devasa paralar, hayatında tek kitap okumamış insanların kontrolünde bu piyasaya arz ediliyor. Ve Türkiyenin en yetenekli sanatçıları, yazarından, oyuncusuna, tekniğine kadar hepsi bu muazzam parayı elinde tutanların emrinde, onların boyunduruğunda inim inim inliyor. Üstelik iş bununla da kalmıyor bu seçkin yetenekli insanlarımız gün be gün kendi seviyelerinden (kullanılıp parlatılmadığı için) aşağı düşürülüyor. Biraz ağır konuştuğum için özür dilerim, bilerek söyledim çünkü bu sahadaki tüm bu seçkin insanlar için üzülüyorum. Tüm bu yeteneklerden mahrum bırakıldığım için kendime de üzülüyorum.

Gelelim neden alternatif bir medya oluşamadığına 🙂

Cehaletin hüküm sürdüğü yerde öne çıkmak için muazzam bir insan sevgisi ya da muazzam bi hırs lazım. Bu da çok az sayıda kişide var. Eğer fransız devrimi kendi başını bile kesebildiyse varın düşünün artık Robespierre’i unutmadık.  http://tr.wikipedia.org/wiki/Maximilien_Robespierre

Kapitalizm iki yanı keskin kılıç.

Bir seviyeye kadar İki yönden de gelişim sağlanabilir görünüyor; Biri tek vücutluk, diğeri çeşitlilik. Demokrasiler çeşitliliği desteklemek üzere icad edilmişler. Tekvücutluk bir seviyeden sonra iş görmüyor çünkü o kadar büyüyor ki, bu devasa yapısı yüzünden kaosun bir numaralı hedefi haline gelip Babil kulasi misali devrilip un ufak oluyor. (Konuyu biraz dağıtmış olabilirim)

Başarılar Kayıp dizisi.

Yorum Yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir