İkinci ses

11 Şubat 2009

Tabi şimdi “ikinci” oldu o ses. Sanırım küçükken ben oydum, yani ilk sesti benim için. Tam olarak hangi tarihte ya da hangi olayla “ikinciliğe” kaydı bunu hatırlayamıyorum, sanırım ilk gençlik yıllarında ikinciliğini farketmeye başladım. Onun söylediklerini hemen kimseyle paylaşamayacağımı artık öğrenmiştim. Deli ya da tuhaf karşılanmanın menfaatime uymadığını da fark etmiştim. Ayrıca hangi nedenle olursa olsun o kadar göz önünde olmayı/farkedilmeyi de istemiyordum o zamanlar. Çevremde bi garip şeyler vardı, insanlar bana göre son derece gereksiz şeyler yapıyorlar, sürekli boş ve anlamsız tekrarlarla konuşuyorlardı, üstelik bunu onlara söyleyerek kızmalarını ya da beni aforoz etmelerini göze alacak durumda değildim.

Böylece tamamiyle kendi iç dünyama gömüldüm. Deli gibi okurdum, düşünürdüm, ilişki mekanizmalarını çözmeye çabalardım, konuşamadığım için yazardım. Dıştan bakıldığında normal görünmek için çabalarım oldukça başarılı olmuştu, tam olarak normal denmese de biraz içe kapalı fakat sorumluluklarının bilincinde, başarılı sayılabilecek bir eğitim sürdüren, uyumlu ama asosyal bi kız imajı oluşturabildim. Yine de bunu başarabilmeyi anneme ve babama boçlu olduğumu şimdi görebiliyorum. Babam beni (hatta ikinci sesimi) gayet net olarak görebiliyordu, hep gördü ve beni saatlerce dinleyerek teşvik etti. Annem ise istese foyamı gözler önüne serebilecekken bunu yapmadı ve görmezden gelerek normal olma çabama katkıda bulunmuş oldu.

Daha sonraları bu imaj benim pek de kontrolümde olmayarak biraz farklılaştı; insanlar artık beni çok hırslı bulmaya başladılar, sanırım iş hayatındaki tesadüfi fakat bi o kadar da hızlı yükselişim, hala sosyal aktivitelerden kaçıyor oluşumu bu kez “içe kapanık” tanımından çıkarıp “kendini beğenmiş”e transfer etmişti.  Yaşım büyüdükçe, kendine güvenen, amansız iş kadını, herşeyi bilen ukala, duygu yoksunu sert biri olarak tanımladılar. Ki bence öyle görünmesi de normaldi galiba. Bu dönemlerde o ses çoktan ikinci ses olmuştu zaten. Üstelik zaman zaman takışmaya başladık, hep doğru söylüyordu ve bu sinirimi bozuyordu. Fakat yine de onu defetmek (buna gücüm yeter miydi şüpheli!) bir an bile aklıma gelmedi. Her zaman öylesine özgün, net, olgun ve hayal ötesi egzantrik şeyler anlatırdı ki, insan böyle bişeyi ters düşse bile feda edemezdi.

Bütün bu süreçlerde hala günde bir kitap bitirme hızımı devam ettiriyordum, fazlaca seçici değildim. Neden diye şimdi sorunca aklıma tek cevap geliyor, çok ama çok açtım, doyamıyordum bi türlü. Tarihi romanlar, sosyoloji, ekonomi, siyaset, bilim ve tabi polisiyeler en gözde konulardı benim için o yıllarda. Klasikler orta okul sıralarında çoktan bitmişti. İnsanların neyi önemsedikleri, neye ağladıkları ve güldükleri ilginçti benim için, açıkçası bu kitaplar ikinci  sesim için insana dair herşey gibi uzak bir sis perdesinden görünen muğlak, tuhaf şeylerdi. Aslında romanlar onu pek ilgilendirmezdi, onları kendim için okurdum. O diğer konuları severdi.

Sonra o kırılma anı geldi… Artık insanların beni gördükleri o tipten illet ettiğim yıllardı. Aslında o imajın bilerek bazen de bilmeyerek giymiş (giydirilmiş) olduğum bir palto, dış kabuk olduğunu herkese anlatmak işime gelmedi, daha doğrusu anlatamayacağım belliydi. Kimse belleklerindeki sibel imajını değiştirmeye niyet edecek denli beni sevmiyordu, belki de bunu yapacak vakitleri, enerjileri yoktu. Herkes meşgul bi de benimle mi uğraşsınlar (o zaman en sık tekrarladığım cümleydi sanırım).  Onları fevkalade haklı bulduğumdan, o kırılma anında hepsini kendi kabuğumla birlikte terk ettim.

Kırılma anı tam olarak ne zamandı onu da bilmek zor, fakat Richard Bach’ın sonsuza uzanan köprü kitabını okurken çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Onu benim gibi tuhaf bir yaratık olarak gördüğümden mi güç aldım, kimbilir. O güne kadar ben hala kendime “defolu mal” demeyi uygun buluyordum. Benim gibi başka birinin daha olması birden hani ne derler kanımı kaynattı 🙂

O sıralar, dünyadaki tüm kitapları okuyamayacağım, tüm filmleri seyredemiyeceğim gerçeği ile yüzleştiğim zamandır da. Bu benim için tam bir şok olmuştu. Denizden çıkmış balık gibi alık alık bakındım bir süre, çözüm çözüm diye dört dönüyordu zihnim. (İkinci sesim buna gülüyordu, hani bu zaten onun bildiği bişeydi de benim bunca geç aymamla alay ediyor gibiydi. Bu arada ikici sesim bana iş hayatında inanılmaz şeyler yaptırdı, müthiş keskin teşhisleri vardır, beni hep şaşırtmıştır. Resmen kulağımda sesi duyulur.)

Bulabildiğim çözüm şuydu; artık seçerek okuyacaktım ve ikincisi boş şeyleri terk edip süremi çoğaltacaktım. Ve aynen uyguladım. Çok az parayla yaşanabileceğini fark etmem iyi oldu, bu süremi beş on kat uzattı. Kabuğundan çıkmış bir civciv olarak yeni bir hayata başladım. Eskiden kalan bir tek alışkanlığım, tanıdığım yoktu. Aynı bir bebek gibi dünyayı aslında ilk kez öğrenmeye başladım. Bu dönemler ikinci sesimle çok daha iyi anlaştığımız, gönüllüce alışveriş yaptığımız zamanlardır. Herhalde on yıl kadar sürmüştür. O dönemde okuduğum kitaplar ikinci sesimin kendini bulduğu şeylerdi, aslında onların tümünü zaten biliyordu fakat bildiklerine verilmiş isimleri öğreniyorduk. Aynı zamanda uygulamadan da geri durmadık, önümüze geleni yaşadık, duygularımızdan dersler çıkarmak hem zorlu hem de zevkliydi.

Sonra bir kırılma daha yaşadık. O anıyı “kontrat bitti” öykümde anlatmıştım. O günden beri ikinci sesimle kendi sesimi ayrıştıramaz oldum. Bakalım bundan sonra ne olacak? Sürprizlere açığım (azıcık bi çekincem varsa da onun olmasına da takmıyorum), hedefe odaklanmanın, hedefi yakalamayı engelleyici şey olduğunun farkındayım.   O sebeple sürpriz olsun bizim olsun 🙂

Kırılma Noktası için Bakınız : http://sibelatasoy.com/?p=375