Hedef Yanılgısı-16

19 Eylül 2011

Alt-sistemlerle üst-sistemler arasında geçekleşen hedef gösterme ve gösterilen hedefe ulaşama çabalarının nasıl olduğunu bir örnekle gösterelim.

Matadorların yaptıkları boğa güreşlerinde, matadorun elinde kırmızı renkli bir flama bulunur ve boğa bu flamaya saldıracak şekilde şartlandırılır. Bu tipik bir yanlış hedefe saplanma olayıdır. Bir boğa bir mücadeleden ölmeden kurtulursa ve yarışmalara devam ettirilirse, hedef saptırılması olayını da fark eder ve karşısındaki matadora öldürücü boynuz darbeleri vurur. Bu nedenle boğa güreşlerinde aynı boğa arenaya tekrar çıkartılmaz.

Bu eylemlerde, bir boğanın şu veya bu şekilde davranması, tamamen kendisine gösterilen hedefin yanlışlığına bağlıdır. Boğanın hücreleri, bedene gösterilen hedefe ulaşmaya çalışırlar. Hedef hatalı olduğu için boğanın tüm çabaları boşuna gitmiş olur.  Toplumlarda da insanlara gösterilen hedef aynen bu şekilde bir etki yapar. Günümüz dünyasında insanlara gösterilen hedefler arasında “daha rahat yaşam koşulları oluşturmaya yönelik toplumsal birliktelik” oluşturmak diye bir hedef yoktur. “Bir toprak parçasını (vatanı)”, bir siyasi veya dini görüşü savunmak gibi hedefler yaygındır.

Vatan veya devleti koruma, veyahut vatansever insan olma gibi bir hedef yanıltıcı bir saptırmacadır, çünkü devlet dediğimiz sistem tepede bulunanlarca parsellenmiş ve sahiplenilmiş sektörlerden (A-Bakanlığı, B- bakanı, X-Holding, Y-Holding, Telekom, Vodafon, Z-Fabrikası, vs.) oluşmaktadır ve oralarda çalışanlar bu sistemlerin ortağı değildirler. Hâlbuki doğal sistemde varlıkların bizzat sahipliğini üstlenmedikleri hiçbir şey yoktur ve de oluşturulamamaktadır. İşte insanlığın sorunlarının temel nedeni bu bilgisizliğindedir. Bu bilgi insanlığa verilmemektedir. İnsanlara aşılanan bilgi şöyledir: ‘doğadaki her şey varlıkların dışında bir güç sistemi tarafından oluşturulur ve sahiplik de ona aittir’. Bu görüş doğa-bilimsel verilere tamamen ters düşmektedir. Bu hatalı temel görüş aktarımı nedeniyle, insanlar da, kendilerine ait olması gereken toplumsal hayat sistemini sahiplenme bilincinden yoksun kalmakta ve toplumdaki tüm işlemleri hep ağa, şeyh, sultan, lider gibi kendileri dışındaki insanlara bırakmaktadır. Tepedeki bu insanlar da, halkın bilinçlenmemesi-uyanmaması için ellerinden geleni hep yapmışlardır ve yapmaktadırlar.

Vatan bir toprak parçasıdır, o toprak parçası üzerinde sadece insan değil, daha milyonlarca farklı canlı yaşar ve hepsinin karşılıklı etkileşimiyle ekolojik bir sistem ortaya çıkar. Dolayısıyla vatanın sahipliği diye bir şey, insanlara özgü olamaz.  İnsanlar kendilerini üzerinde yaşadıkları bir toprak parçasının sahibi görüp, onu istedikleri şekilde kullanamazlar. İnsanlık bu yanlışlığı yaptığı için, dağlarımız, denizlerimiz cehenneme çevrilmiş ve yaşanılmaz duruma sokulmuştur.

Bizlerin düşünce ve davranışları, bedenimizdeki hücrelerimiz tarafından belirlenirler. Peki, hücreler bu belirlemeyi neye göre yaparlar?

Cevap: bizlerin onlara göstereceğimiz hedeflere göre! Biz hücrelerimize futbolculuğu cazip gösterirsek, onlar futbolculuğa uygun davranışlara girerler; şarkıcı olmayı hedef gösterirsek, o yönde çabalayan insanlar ortaya çıkar. Bir toplumdaki futbolcu veya şarkıcı sayısının ise belli bir sınırı vardır. Dolayısıyla, milyonlarca nüfusa sahip olan bir toplumda insanlara gösterilecek hedef çok çeşitlilik arz etmek zorundadır.(sibelin notu: Richard Bach’ın Meraklılar romanı mutlaka okunmalı)

Diğer taraftan, her insan bedeni bir diğerinden farklıdır. Kiminin ses telleri şarkıcı olmasına uygunken, kimininki değildir. Bu nedenle, bedenlerin hangi mesleklerde başarılı olacakları genetik yapısallaşmayla da ilişkilidir. Dolayısıyla, her insan aynı tür meslekte aynı başarıyı gösteremez. Bu nedenle insanlar, hücrelerine gösterecekleri hedefleri (yani toplum hayatında üstlenecekleri hizmetleri) kendi hücrelerine “sorarak” kendileri belirlemek zorunadırlar.(Sibelin Notu: J.Searle-Zihnin Yeniden Keşfi kitabı mutlaka okunmalı Arka Plan Tezi’nin ruhuna varılmalı)

Bu gün gençliğimizin geleceklerinden umutsuz olmaları onları mutsuz kılmaktadır. Mutsuz olmalarının nedeni ise, yanlış gelenek-görenek ve yanlış temel eğitim sistemleri nedeniyle, kendilerine bir hedef belirleyecek şekilde hücrelerinin yönlendirilmemiş olmasındandır. Hedef vatansever olmak olursa, insanlar bir toprak parçasını sahiplenmek ve savunmak için çabalarlar. Hâlbuki hedef toplum-severlik olursa, alt-sistem üst-sistem ilişkisi ortaya çıkar ve insanlar toplum denilen yeni bir üst-sistem oluşturacak şekilde davranırlar. Vatanseverlik, bir üst-sistem oluşturmayı hedef olarak göstermez.

Dolayısıyla vatanseverliği hedef göstermekle, toplum-severliği hedef göstermek arasında büyük fark vardır. Vatanseverlik hedefiyle yetişenler devlet yönetimine geldiklerinde, doğadaki toprakları parselleyecek, daha büyük bir parsele ulaşacak davranışlara girerler. Burada bir toplumsal birlik-bütünlük oluşturma diye bir amaç veya hedef yoktur. Toprak parçası edinme amacı vardır. Bunun için halk savaşlara gönderilir. Halk devletin sahibi olarak görülmediği için bazı şeylerin halktan gizlenmesi, saklanması gerekmektedir. Bu nedenle devlet sırrı gibi konular ortaya çıkar. Vatanın sahipliği tepedeki yönetici kesime ait olduğundan bu sahiplik gereği, halktan gizlenmesi gereken konular oluştururlar. Hâlbuki toplum-severliğin hedef gösterildiği bir sistemde, toplumun sahibi bizzat halktır ve halk da sahibi olduğu sisteme zarar verecek bir davranışta bulunmayacağından, devlet sırrı gibi gizli-kapaklı konular oluşmaz. Günümüz siyasi çatışmalarının hepsi bu şekilde kökten çözüme kavuşur.

Toplum biz insanların oluşturacağı bir ortaklık sistemidir. Hücrelerimize bu temel görevi hedef olarak gösterirsek, çocuklarımız ve gençlerimizin her biri kendi genetik yapılarına uygun mesleklere yönelerek, en iyi toplumsal bağımlılık sistemini kesinlikle oluşturacaklardır, çünkü bu dürtü onların genlerinde mevcuttur!

Toplum hayatı, bileşenlerinin sahip çıkması oranında başarılı olunan bir sistemdir. Toplum oluşturulması gereken yeni bir sistemdir. Toplum oluşturmanın amacı ve doğada bir şeyin nasıl oluşturulduğu, nasıl sahiplenildiği bilgisi hücrelerimize otomatik olarak işlenecek şekilde verilmezse, insanlar toplum oluşturamazlar. Bu bilgi geleneklere işlenmiş olursa toplumsallaşma gerçekleşir. Ancak o zaman her çocuk, doğar doğmaz bu geleneksel bilgiyi kopyalayıp otomatik işletim devresi olarak yapısına aktarır ve insanlık ondan sonra bu yolda devam eder. Bu yapılmadığı sürece, toplumsal davranış gerçekleşmez. (sibelin notu: Her Şeyin Teorisi mutlaka okunmalı Spiral Dinamiğin özüne varılmalı)

Bir bedende tüm işleri yapan hücreler mi?    Evet!

Peki, hücreler bedenlerine sahip çıkıyorlar mı?    Evet!

Bir toplumda tüm işleri yapan halk mı?    Evet!

Peki, halk topluma sahip çıkıyor mu? ????

Neden? Çünkü halka doğadaki oluşumların, varlıkların dışında bir sistem tarafından oluşturulup-denetlendiği ve sahiplenildiği şeklinde bir bilgi verilmiş.

İnsanların kendilerini toplumsal (ve diğer doğal sistemlerin) sahibi olarak görmediklerinin en güzel delilini, insanların hayattaki davranışları oluşturur. Şöyle ki:

İnsanlar

-evlerine tükürmezler, kendi eşyalarına zarar vermezler,

-ama sokağa tükürürler, denizleri, dağları kirletirler, hırsızlık-soygunculuk yaparlar.

Toplumu kendisi oluşturan ve doğadaki tüm diğer varlıklara bağımlı olarak, onlarla birlikte doğal sistemi oluşturduklarının bilincinde olan bir insan, tamamen farklı davranmaya başlar.

Hedef “biz nasıl daha rahat bir şekilde yaşayabiliriz?” sorusuna yanıt bulmaktan geçer ve bu soru “toplum nedir? Nasıl oluşturulur”a götürür. Doğadaki tüm oluşumlar bileşenlerin (insanların) karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarına göre gerçekleştirildiğinden, bu temel prensibi öğrenen insanların başka türlü davranmaları beklenemez, çünkü sistem doğanın sahibine ait sistemdir.

Dolayısıyla, doğadaki oluşum mekanizması bilgisinin ana-babalarımızın geleneklerine işleyecek şekilde onlara aktarılması toplumsal sorunlarımızın çözümü için şart ve gereklidir. Doğadaki oluşum mekanizmasına uygun davranmak ve “toplumsal sistemi bir ortaklık olarak görmek ve sahipliğini üstlenmek”.

Toplumlarda yerleşik bir sürü geleneksel bilgiler vardır. Bu bilgilerin hangilerinin doğru (yararlı), hangilerinin yanlış (zararlı) olduğunu saptamak için, söz konusu bilginin yaşamınızı olumlu yönde mi, olumsuz yönde mi etkilediğine bakmak gerekir. Toplumlarda en yaygın bilgi olan doğadaki oluşturucu-yönlendirici güç sisteminin varlıkların dışında, yani varlığın dışında, üstünde, harici bir sistem olarak düşünülmesi olgusudur ki, tüm toplumlarda “tepeye bağımlı” sistem oluşumlarına yol açmıştır. Halbuki, beden-hücre ilişkisinde gösterildiği ve tümleşik sistemler teorisi (Theory of integrated levels) ilkelerinde ortaya konulduğu üzere, doğadaki tüm oluşum ve gelişimler tabana bağımlı olacak şekildedir. Dolayısıyla, tüm sorunlarımızın nedeni, doğa ve dünyadaki oluşum ve gelişimleri yanlış anlamak, yanlış yorumlamak ve bu yanlış sisteme göre toplumsal ilişkilerimizi düzenlemekten kaynaklanmaktadır. Çözüm formülü ise çok basittir: Her şeyi, doğadaki sisteme uygun yapmak; yani tabana dayalı örgütlenme ve yapısallaşmalara gitmek!

Böyle olursa:

►Devlet, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak amacına yönelik bir toplumsal birlik-bütünlük oluşturma işlemi olarak görülür.

►Bunun sonucu toplumun (devletin) iş ve meslek sahipleri arasındaki bir ortaklık sistemi olması gerektiği anlaşılır. Dolayısıyla yapısallaşması ve yönlendirilmesi tamamen iş-ve meslek dalları arası ilişkiler çerçevesinde olmak zorundadır.

► “Yönetimi veya iktidarı ele geçirme mücadelesi” artık söz konusu değildir, çünkü halk sistemin sahipliğinin bilincindedir ve tepe diye bir yetki ve bağımlılık merkezi yoktur;

►Halk toplum yaşamının, daha rahat ve huzurlu bir düzeye ulaşmak amaçlı bir ortaklık olduğu bilinciyle yaşadığından, sağ-sol, din, ırk, vs gibi gereksiz parçalanmalarla, rahat ve huzurunun ortadan kaldırılmasına karşı koyar.

►Bu sistemde her şey tabana bağımlı olarak oluşturulduğundan, tüm işyerleri, bizzat çalışanlar tarafından sahiplenilir ve işveren-işçi ayrımı gibi doğal olamayan durum ortadan kalkmış olur.

Sonuç: İnsanlığın tüm sorunları, doğadaki oluşum mekanizmasının tabana bağımlı olduğu gerçeğini bilmemesi, tam tersine, tepeye bağımlı olduğu şeklinde hatalı bir geleneksel bilgiye sahip olması ve ona göre davranmasından kaynaklanmaktadır. Çözüm yolu ise çok basittir: Doğadaki oluşum mekanizmasının nasıl olduğu konusunun toplumsal düzeyde işlenip, gelenek-göreneklere işleyecek derecede yaygınlaştırılması!

Yukarıda özetlenen teorik bilgileri yaygınlaştırmak, gençlere ve medyaya düşmektedir. Ancak, devletin (kamu mallarının ve haklarının) tepedekilerce sahiplenilmiş olması nedeniyle,  medya dediğimiz yazılı ve görsel etkileme sistemi de, çeşitli holdinglerin elinde bulunmaktadır. Bunun için, medyaya bu konuda sunulan yazılar hiç dikkate alınmamaktadır. Bu nedenle bu bilgileri yaygınlaştırmak ve geleneklerimize işleyecek şekilde halkımıza duyurabilmek, sadece ve sadece tabandaki halk içindeki akıl ve mantığı sağlam kişilere kalmaktadır. Bu konuda umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur, çünkü bilgi üssel (eksponansiyel) şekilde çoğalma özelliğine sahiptir. Bu konuya inanan her bir insan her ay bir başka insana bu bilgiyi aktarıp, onun da bu bilgiyi benimseyip-yaygınlaştırılmasına sağlayacak olursa, 24 ayda tüm Türkiye nüfusuna ulaşılmış olunur, çünkü 224 yaklaşık 66 milyon etmektedir. Geometrik artışın gizemini anlamak için satranç oyununu bulan kişinin, oyunu hediye ettiği Şah’tan, satranç tahtasındaki 64 karenin her birine 1-2-4-8-16 gibi 2nin karesi şeklinde artacak şekilde buğday tanesi isteği istemesi olayını düşünmek yeterlidir.

Kısacası, geleceğimizin düzelmesi ve gerçek bir toplumsal hayat sisteminin oluşturulması, tamamen insanlarımızın bu doğal sistem bilgilerini mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırmaya çalışmasına bağlıdır.

Bu temel hedefimiz olmalıdır. Bunun yansıra, mevcut sistemi de değiştirmeye ve düzeltmeye yönelik çabalarımız devam etmelidir.

Şöyle ki:

Bir ülkede tüm insanların durumlarının iyi veya kötü olması, sistem gereği, devleti yönetenlerdedir. Yani sınavda başarısız olan bir öğrenci de, bir şey çalarak hapse düşen kişi de, iş-bulamadığı için aç gezen kişi de, ruhsal sorunlar yaşayan biri de, açıkçası durumundan memnun olmayan tüm insanlar devlet aleyhine dava açıp, mağduriyetlerinin karşılığını talep edebilirler.

Çünkü, “Ağaç yaşken eğilmektedir ve ne ekilirse o biçilmektedir” Neyin ekileceğine ise devleti yönetenler karar verdiğine göre, durumu kötü olan herkes iki açıdan devlet denilen üst-sistemden şikayetçi olmak hakkına sahiptir.

1.şikayet konusu: Toplumsal Sorunlar:

“Benim bu şekilde düşünce ve davranış içinde olmam tamamen devlet denilen üst-sistemin, gelenek-görenekler ve yasalar-yönetmeliklerle beni etkilemesinin bir sonucudur. Benim yaşadığım ortamda gelenek-görenekler iyi olsaydı, yasalar-yönetmelikler doğadaki sisteme uygun olsaydı, ben o zaman bu durumda olmayacaktım, çünkü ben bir karıncadan daha aptal değilim. Tüm karıncalar kolonilerinde bir iş sahibiler ve her biri bir görev yaparak topluluklarında işlerin yolunda gitmesi için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Kurallarını veya yasalarını sizlerin belirlediği toplumumuzda ben bu toplumsal sisteme uyumlu davranmıyorsam, bunun suçu, sizin belirlediğiniz toplumsal sistem kurallarının, doğadaki sisteme uygun olmayan yönleri olmasındandır. Yoksa ben de bir karınca gibi doğal sistem kurallarına uygun olan bir sisteme uyum sağlardım ve hem kendim daha mutlu olurdum, hem yaşadığım toplum daha iyi olurdu.

2.şikayet konusu: Bedensel sorunlar:

Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistem içinde yaşıyoruz. Dinamik sistemli bu doğada her şey  “information & self-organisation = çevrendeki değişim dönüşümler hakkında bilgi edin ve o bilgilere göre örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği ilkelerine göre gerçekleşmektedir. Bilgi ise hep varlıkların iç bileşenlerinde (yani bedenlerimize ait tüm bilgiler bedeni oluşturan hücrelerimizde) kayıt altına alınıp-işlenmektedir. Bu konuyu daha basit olarak ifade etmemiz gerekirse, şöyle de söyleyebiliriz: Bir insan veya balık bedeninin, çevredeki değişen doğa koşullarını uyumlu olması, beden içindeki hücrelere duyu organlarından aktarılan verilere göre gerçekleşir; yani hücreler, gelen verilere göre yapısal-dokusal durumlarını değiştirerek, çevrelerine uyumlu olmaya çalışırlar. Bu nedenle organizmalar, çevrelerindeki renklere uyacak şekilde, renklerini ayarlayabilirler, vs. Yani özet olarak şu denilebilir: Bir bedenin yaşanılan ortam koşullarına uygun olması, onun içindeki hücrelerinin denetim ve kontrolü altındadır.  Hâlbuki tüm geleneksel hayat görüşlerinde, canlılığımızı “ruh” adını verdiğimiz ve doğru-dürüst bir tanımını bile yapamadığımız hayali bir kavrama bağlamışızdır ve bu bilgiyi duyu organlarımızla, hücrelerimize aşılamışızdır. Ruh, beden dışı bir güç sistemine bağlı bir canlılık olarak bilinir. Bu durumda bedenimiz içindeki hücreler şöyle bir değerlendirme yapmak zorunda kalırlar: “Değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşadığımıza göre, çevrede, bizim oluşturduğumuz bedenin içine girip-çıkabilen bir başka faktör ortaya çıkmış!”  İşte ruhsal sorunlarımız böyle başlar: Hücreler, kendi kontrolleri dışında hastalanabilecekleri, başarısızlığa uğrayabilecekleri gibi bir sürü korku içine girmiş, yönlendirilmiş olurlar. Dolayısıyla, bedenimle hücrelerim arasındaki doğal ilişki sisteminin bozulmasının tek suçlusu, doğal sistem mekanizmasını hatalı olarak insanlığa empoze eden devlet mensupları ve yöneticileridirler.

İnsanları etkileyecek ve yönlendirecek bilgileri oluşturmak ve düzenlemek, sistem gereği devletin görevin olduğuna göre, benim hırsız olmamın, başarısız olmamın, kanser olmamın, ruh hastası olmamın, vs. tüm suçu toplumsal sistemin kurallarını oluşturan ve belirleyen üst-sistemlerde, yani devlet yapısallaşmasında!!!

Devlet ise, şu farklı ayaklardan oluştuğuna göre:

¨ Cumhurbaşkanı

¨ Yasama organı (Tüm millet-vekilleri)

¨ Yürütme organı (Başbakan ve tüm diğer bakanlıklar)

¨ Yargı organları (Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi Üyeleri, Cumhuriyet savcıları ve hakimleri)

vatandaşların bu tüzel kişiliklerden davacı olabilmeleri gerekir. Dolayısıyla başta anayasa olmak üzere, yasa ve yönetmelikler vatandaşın hak aramasına olanak sağlayacak şekilde düzenlenmelidirler. Bunun yanı sıra, vatandaşın da toplumu sahiplenip, onu her durumda ayakta tutacak, geliştirecek şekilde olmasında aktif olarak görev alacak şekilde bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerektiği yasalarda belirtilmelidir.

Yönetici kadrolarının “her türlü dokunulmazlığının” kaldırılıp, her konuda hesap sorulur hale getirildiği durumu düşünün. Vatandaşlar her konuda tepedekilerden hesap sorup uğradıkları mağduriyet için kişisel tazminat davaları açacak duruma geldiklerinde, acaba yöneticiler ne yapabilirler?

Seçimlerde vatandaş bu temel isteği ön planda tutacak şekilde davrandığında, yönetime gelecek bir parti, yasalarda böyle bir değişiklik yaptığı anda, toplumsal sistemde tepeyi ele geçirme kavgaları son bulur. Halk kendi kendine bilgi edinip-kendi kendini yönetecek doğal sistem kurallarını ortaya koymaya başlar. Bu şekilde  “bilgi edin ve bu bilgilere göre örgütlen” şeklinde özetlenen doğal sistem hayata geçecektir.

Şimdiye dek tüm yasa ve yönetmelikler tepedekiler tarafından tepedekilerin çıkarları doğrultusunda hazırlanmıştır. Yani devlet denilen halkı yönlendirme mekanizması halk diye bir kesimin çıkarlarını dikkate alacak şekilde değildir. Halkın devlete (dolayısıyla yöneticilere, vs.) karşı hak arama kapıları kapatılmıştır. Ülkemizde halkın bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi yönünde en önemli girişim olan Köy Enstitüleri projesi tepedeki bazı güç sistemleri tarafından baltalanmış ve halkın bilinçlendirilmesi engellenmiştir. Geçmişimizle hesaplaşma ve topluma karşı suç işleyenlerden hesap sorulması çok önemlidir. Bu nedenle gerçeklerin anlaşılması ve toplumsal gelişmeye kimlerin engel olduğunun ortaya çıkarılması açısından, bu tarihi olayın soruşturulup, hangi güç odaklarının bu şahane girişimi baltaladığının ortaya çıkarılması önemlidir. Böylesine hayati bir konuda zaman aşımı gibi bir mazeret olmamalı, yasaların buna benzer gerçekleri ortaya çıkartacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.

İşte Anayasa kitapçığına konulması gereken en önemli konular bunlar olmalıdır: Devlet denilen sistemin ayaklarını oluşturanlardan halkın hesap sorabilmesi ve mağduriyetlerinin karşılanmasını isteyebilmelerinin sağlanması.

Daha kaç yıl geçer, bunu insanlar arasındaki haberleşme ve bilgi-akış hızı belirleyecektir.

Prof. İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-bitti-

8 Yorum

  • ibrahim 21 Eylül 2011, 08:01

    Blok ders gibi geldi bana 🙂

  • Sibel 20 Eylül 2011, 15:54

    İbrahim bey, okuyan ve onurlandıranlar var olsun. Bu arada “hiç bitmeyecek sandım!” beni çok güldürdü. Bu sıkıldığınıza mı işaret?

  • Turan 20 Eylül 2011, 15:03

    Sibel, ben yazari cok iyi anliyorum, insan bazi seyleri gercekten görmüyor. Ama kanimca bu sistematik olarak yapiliyor. Onun icin de hersey söylenmek istenilen sekilde verilmeye özen gösteriliyor. Bence burada anlatilmak istenilen bilimsel “teorilerin” hic bir dayanagi yok. Ben yillarca nöroloji üzerine kitaplar devirdim ama bu tür tabirlerle hic karsilasmadim.

    Kitaplar üzerine madem konusuyoruz, elimde su anda Gerald Hüther diye bir yazarin kitabi var. Kitap o kadar hos, o kadar güzel yazilmis ki sana tüm samimiyetimle tavsiye ederim. Almancadan cevirecek olursam, kitabin ismi söyle: Bizim ne oldugumuz ve ne olabilecegimiz.

  • Turan 20 Eylül 2011, 14:56

    “”Bizlerin düşünce ve davranışları, bedenimizdeki hücrelerimiz tarafından belirlenirler. Peki, hücreler bu belirlemeyi neye göre yaparlar?

    Cevap: bizlerin onlara göstereceğimiz hedeflere göre! Biz hücrelerimize futbolculuğu cazip gösterirsek, onlar futbolculuğa uygun davranışlara girerler; şarkıcı olmayı hedef gösterirsek, o yönde çabalayan insanlar ortaya çıkar.””

    Bu bir kisir döngü degil mi? Sayin Gedik hücrelerin bir ise yaramadigini bilmiyor galiba, hücreler pek önemli degildir. Önemli olan sey hücreler arasi baglantidir ve bu baglantilar da her insanin yaptigi deneyimler ile ya körelir ya da sabitlesir. Bu cok yanlis bir tanimlama….

  • Sibel 20 Eylül 2011, 14:53

    Bana öyle gelmiyor Turan, belki aslında bişeye bakışımız farklıdır, ben uzun zamandır kelime kelime görmediğimi fark ettim 🙂 Bu yazı dizisinin genel rüzgarı şu an ki algı düzeyine oldukça hitap edebilen bir tarzda yazılmış olup, hafifçe yukardan bi bakış da atabiliyor. Bu sebeple paylaşımı yapıyorum. Ayrıca onbinlerce yazı ve makale yazmış ve uyumadığı her anı düşünerek ve bağlantı kurarak geçirmiş biri olarak, benim de başıma gelen bir hadise vardır (beni sevenler bazen uyarırlar)düşünürken ve aktarırken bana gayet açık gelen bi ressmi aceleyle resmetmeye çalışırım çünkü az sonra o kaçar başka bi resim gelir. Bu telaş bazen resmin bi bölümünü tamamen pas geçirmiş olabiliyor, oysa ben tüm gördüğümü yazdım zannediyorum 🙂
    Ayrıca başka bi yazımda bahsettiğim gibi, ; 212. kattaki bi peygamberin ordan gördüklerini anlatmasının ikinci kattaki için hiç bi anlamı olmuyor :)))

  • Turan 20 Eylül 2011, 14:49

    “Tepedeki bu insanlar da, halkın bilinçlenmemesi-uyanmaması için ellerinden geleni hep yapmışlardır ve yapmaktadırlar.”

    Bu bana komplo teorisi gibi geliyor. Benim aklima yatmayan birsey var: neden herkes hic birseyi bilmiyor da bastakiler biliyorlar? Gercek denilen seyi sadece bir kac kisi mi biliyor? Hic zannetmiyorum…

  • Turan 20 Eylül 2011, 14:42

    Su sözler

    “”Boğanın hücreleri, bedene gösterilen hedefe ulaşmaya çalışırlar. Hedef hatalı olduğu için boğanın tüm çabaları boşuna gitmiş olur. “”

    ispatlanmasi istenilen su sözleri aciklayamaz.

    “Alt-sistemlerle üst-sistemler arasında geçekleşen hedef gösterme ve gösterilen hedefe ulaşama çabalarının nasıl olduğunu bir örnekle gösterelim.”

    Cünkü boganin hücreleri hedefi belirlemek bir yana, onlar hic birsey görmezler de. Bu cok yanlis bir tanimlama. Hayliyle belki de dogru söylenmek istenilen seyler aslinda önemsiz seylere takilarak insanin ilgisini dagitiyor.

  • İbrahim 20 Eylül 2011, 14:41

    İsmet Gedik’in yazıları bitmeyecek sandım. Hepsini okudum .Bitti-görünce rahatladım.:)
    Çok teşekkür ederim tüm yazılarınız için.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir