Dört kapı kırk makam-Şeriat

24 Ağustos 2009

BİLİRMİSİN ŞER NEDİR?
NEDEN ATMAN GEREKİR?
ATARSAN İÇİNDEKİ ŞER’Rİ
OLURSUN BİR TARİKAT ERİ

Bir aydınlanma ve kâmil insan olma yolu olan “Dört kapı kırk makam”ın kurucusu Hacı Bektaşi Veli’ye göre şeriat; “Bir anadan doğmaktır”. Şimdi bu sembol diliyle söylenmiş bu sözü yorumlamaya çalışalım:

Her canlı doğum yoluyla zahir dünyaya gelir ve yaşamına dünyada devam eder. İnsan gibi diğer canlılar da doğdukları tabiatı bütün özellikleriyle beraber hazır bulurlar. İnsanlar ise kendileri seçmeksizin bir toplumda doğarlar ve o toplumun kültürel, ulusal, ananevi, geleneksel özelliklerini devralırlar. Milliyet, ırk, cins, dil, din hatta deri rengi gibi daha bir çok farklılıklar işte doğumla gelen bu aşamada bireyin hayatına girer ve onun bir parçası haline gelir. Birey artık kendini bu kapıda toplumdan devraldığı şekilsel farklılıklarla tanımlamaya başlar. Eğer, Hindistan’da doğmuş Hintli, Çin’de doğmuşsa Çinli, Afrika’da doğmuşsa Afrikalı, kutuplarda doğmuşsa Eskimo olarak kendini görür. Sadece kültür ve gelenek içinde yaşamaz, aynı zamanda o gelenek ve kültürün sorunlarını, görevlerini ve yaşam biçimini devralır. Örneğin, birey kan davasının olduğu bir ailede dünyaya gelirse, otomatikman kendiside bu meseleye tabii edilir. Kendi iradesi dışında gelişen bu olay, bir müddet sonra, kendi meselesi olmaya başlar.

Dünyaya ve kendimize dair ilk düşüncemizin oluşum sürecinde içinde bulunduğumuz toplumsal yaşam, gelenekler, örf ve adetler çok önemli bir rol oynarlar.

İnsanlar fiziksel açıdan olgunluğa erebilmesi için, çeşitli evrelerden geçerler. Bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, olgunluk vs… bu evrelerde insan birbirinden farklı özellikler ve olgularla karşılaşır. Kendini bekleyen bu süreçleri yaşar, bunun sonucunda da kendine göre dünyaya ve yaşama yönelik bir tutum ve düşünce geliştirir. Daha önce dediğimiz gibi burada toplumsal olgular önemli bir rol oynar.

Şeriat kapısı, toplumsal şartlanmaların en yoğun olduğu ve doğumla birlikte gelen insanın kendi özüne en yabancı kaldığı devirdir. Dünya yaşantısında olduğu kadar tanrı anlayışında da bir yüzeysellik ve şirk görülmektedir. Buna gizli şirk’te denir. Fakat, şeriat ehli bunun farkında değildir. Tanrı ona göre yerde yada gökte bulunmaktadır. İnsanlara oradan buyruklar yağdırmaktadır. Ölümden sonra sevap çoksa yani gökteki tanrının yağdırdıkları emirlere içtenlike itaat etmişse, hurilerle dolu cennete; günahları çoksa, cayır cayır yanacağı cehenneme gideceğine inanır.

Milliyetçilik, ırkçılık, cins ayrımı, ideolojik bakış, kısacası insan ayrımlarının ve savaşların olduğu şeriat kapısı sadece toplumsal alandaki sorunları yaratmaz, aynı zamanda bireysel yaşamı da tehlikeye düşürür. Çünkü, bir varlık olarak insanın en önemli yanlarından biri toplumsal bir yanının olmasıdır.

Hacı Bektaşi Veli bir sözünde “ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” der. Başka bir sözünde mürşidi, yani irşad ediciyi tanımlarken şöyle der. “Mürşit ilimdir”. Fakat bu ilim, bilim gibi okuyarak elde edilmez. İçsel ve ruhi yaşantı vasıtasıyla elde edilen bilgidir. Yani insanda iki çeşit göz vardır. Normal gözlerle okuyarak öğrendiklerimiz, bilimdir. Bilimden öğrendiklerimizi can gözümüzle yorumlayarak, beynimizde oluşturabilmek ise ilimdir. Bilim okuduğumuz anda beynimizde canlanandır. İlim ise daha sonradan düşünerek beynimizde görünendir.

Şeriat kapısındaki kişi aradığı soruların cevabını bulmak ve aydınlığa giden yolu aralamak için kendisine bir pir (pirini) bulur. Şeriat kapısındaki kişi ruhi dünyası, henüz karanlıkta olduğu için kendisine uygun bir pir seçmekte zorlanacaktır. Ancak pirlik makamına gelmiş bir usta kendisine gelen her talibi irşad edebilme yeteneğine sahiptir.

Bu arayışlar süresinde yeterli çabayı ve azmi gösterirse kişi, eninde sonunda kendisine uygun bir yol gösterici usta-pir bulur.

Bu aşamada, kişi şeriatı yavaş yavaş aşarken kendisini tarikat makamına doğru ilerlemiş olarak bulur. Hakka erişmenin yolunun, ancak köklü bir ruhi tekamülden geçtiği gerçeğini, idrak etmeye başlar. Kendisi için artık yeni bir doğumun başlamak üzere olduğunu anlar. Daha önceki doğumu ‘kan bağı vasıtasıyla doğmak’ olarak görür ve bu dünyadaki ikinci doğumun manevi-ruhi bir doğum olacağının bilincine varır. Ve sonu gelmez ruhi yolculuklarda ve içsel yaşantıda kendisine yol gösterecek olan bir usta aramaya başlar.

 -devam edecek-

3 Yorum

  • Sibel 24 Ağustos 2009, 11:32

    Sevgili İsmail arkadaşım, bu mistik literatürde “gezgin” diye bir kavram vardır, hiç duydun mu? Belki anlattığın duruma uygun düşer. Bir de derler ki aslında insanların dört kapıya ilişkin bedenleri zaten doğuştan vardır fakat aktive edilmemiştir. Özlenen odur ki; bu bedenler sırasıyla bir bir aktive olsun, eğer bir kaza gereği sırasız biçimde aktive olursa bunlardan biri insanı travmaya sokar, geri “normal” gerçekliğe döndürülmeleri bile bazen mümkün olmaz 🙁
    Kapılar konusu ve aslında “farklı gerçeklikler” konusu CC öğretisinde yani Toltec bilgeliğinde “birleşim noktası değişikliği” ile ilişkilendirilmiştir. Ben burada birleşim noktası kaymalarını ve değişikliğini uzun uzun anlatmaya çalışmıştım (bi kaç farklı başlıkta). Acaba arandığında bulunabiliyor mu? (çünkü bu sitenin arama sistematiğinde bi arıza olduğunu sanıyorum)

  • Ismail 24 Ağustos 2009, 10:56

    Peki bir insan şeriat kapısında (zahiri) yaşarken, hakikate doğru bir sıçrama yaparsa buna hazır olmayan bu zat bunu kaldırabilir mi? Yada geri dönerse nerede dir bu insan? Tarikatı yok marifetten biraz nasibini almış ama hakikat denizinde istemsiz olarak yüzmüş (şu nedenle yada bu nedenle). Bilen var mı bu sorunun cevabını? Ölmeden ölmüş, nefsinden kaza sonucu arınmış ama batiniden zahiriye geri düşmüş. Nedir bunun anlamı? Allah’ın sopası mı? yoksa verilen görev mi? Anlamayana ilim verilmez derler. Bu nedir o zaman. Belkide amaç bunu geri dönüp anlamlandırmaktadır. İyide insan sormaz mı ‘Niye Ben’ diye. Anlamsızlığın anlamı üzerine bir söylem belkide bu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir