Sarsılmış Hissediyor!

Evet sarsıldım çünkü Nuh filmini izledim. Beni sarmayacagini dusunerek vizyona girdiginde seyretmemistim, ustelik Russell Crowe’u da severim. Neyse ve bu sozleri yazarken ayni anda seyretmekte oldugum I Origins filmindeki kiz şöyle dedi: “tanri rolunü oynamayi seviyorsun degil mi?” Galaksiler aşkına!! Onu tam ben soyleyecektim nuh’a ve kız repligimi aninda çaldi! Fakat burada dehset bi ironi var, o bunu bilim adami rolu oynayan kocasina diyordu, ben de peygamber rolu oynayan Russel/Nuha demek üzereydim. Hayir hayir her sey bu kadar eszamanlı olamaz, hem ne geregi var! Hayir hayir önceden bileyim, ya da ben yaptim oldu, hem ne fark eder 🙂 Yaratımın ikili doğası, varlık alemi, hiçlik alemi gibi birçok insanı düşündürmüş konular var. Bizler insan olarak sadece belirli aralıkları algılayabilenleriz ve bu limitler değişse , artsa azalsa bile algımız her daim varlık aleminde olur (Bakınız BKÖ ve oyun kuramı), bu sebeple konuya pratik değerler açısından yaklaşmak kafidir. Bu başlıktaki ana fikir, tanrı rolü oynamanın tehlikeli olduğuna dair fikir birliğine varıp, kardeş kardeş yasamaya gönüllü olmak 🙂 Ayrıca şu da var, henüz lineer düşünce sisteminden çıkamamışken, paralel gerçeklikleri, çok boyutluluğu, sonsuz sınırsız şimdiyi yaşamıyor ve sadece hayalini kurmak için debeleniyorken tanrı konusunu önümüze koymak resmen yeni doğmuş bebeğin önüne ispatlanması mümkün olmamış bir matematik…

Etki Alanları
Oyun/Film felsefeleri , Urban Shaman / 01 Haziran 2015

Ana prensiplerin çoğu bize her şeyin birbirini etkilemekte olduğunu söylüyor, değişen yalnızca etkileme oranları. Geçerli gözlemler KU’nun güçlü, yakın ve rezonansı yüksek alanlardan etkilendiğini göstermektedir. İnsanın etki alanı olan Aura’nın Hawaiicesi HOAKAdır ve hem fiziksel hem de fiziksel olmayan alanlardan oluşur. * Morfik rezonans teorisi gerçekten işliyorsa, toplumlardaki ya da sadece bir insanın içindeki kritik kütlenin aşılması sonucu oluşan yeni davranış hatta belki yeni majör enerji kalıbı sebebiyle bir Bay Orr durumu meydana geliyordur, yani önceki davranış modelini sana ait bi şey olarak hatırlamıyorsun! O başkalarına(!) ait bi davranış şekli oluyor. İşte her zaman bahsettiğim faydalı “ayrılık yanılsaması”, morfik rezonansın bireysel ve kitlesel işleyişinden ortaya çıkıyor olabilir. Öylesine sahici bir kırılma oluyor ki artık daha öncesine ait kayıt KU’dan bütünüyle silinmiş oluyor. Bir majör enerji kalıbını oluşturan kimbilir kaç tane minör enerji kalıbı aynı anda depodan hiç olmamışçasına boşalıyor! Fakat KU deposunu bir an için bir bilgisayarın hard diski yani sabit diski gibi olduğunu düşünelim. Normalde bilgisayarımızda bulunmasını istemediğimiz programları/dosyaları silebiliyoruz, onlar artık bizim için yoklar ve hatta unutup gidiyoruz ancak silinen bu programların izi/gölgesi işin mütehassısları tarafından bulunabiliyor, geri getirilebiliyor (işin tekniğini bilmiyorum). İşte bu kayıtlara ben urban shaman konseptindeki atıl enkarnasyonlar ismini veriyorum. Bu konuya neden böylesine dikkat…

İnterstellar üzerine

İnterstellar ile daha derin incelemeler yapacağız tabi çünkü bunu bizzat üç saatlik sessiz sakinliği ile talep ediyor. İçinde iyi-kötü’nün olmadığı, tek bir savaşın yapılmadığı, uzaylıların(!) olmadığı üç saatlik bir barış filmi bu! Bence sadece bu özelliği ile tarihte daima hatırlanacak ve bir öncü niteliği kazanacak. İçinde iyi kötü olmayan, savaşılmayan film gişe yapmaz, para kazanmaz diyenler var. Bu arzuları tatmin olmuş dahi yönetmenler artık her şeyi yapmakta özgür olurlar diyorum ben de nacizane. Filmdeki vurgu; kendi kendimizin öğretmeni oluşumuza yapılmıştı, üç boyutlu gerçekliğin diğer boyutlarca desteklenmesi üstelik destekleyenin de üç boyutun ta kendisi olduğuna yapılmış. Zaman rölativitesi ile graviti anomalilerini ilişkilendirerek, BEN algısını enine boyuna genişleterek, kendilik kavramını baz almak yoluyla izah etmiş. Yani aslında temel olan kendini sevmek ve gözetmektir, böylece herşeyi boyutlararası etkilemektesin ve kucaklamaktasın diyordu bence. Filmde ilk etapta gözüme çarpan Vasalisa efekti oldu. Sevilen ANNE ölmüştü! Baba üzerine yığılan tozlara (medeniyet diye sunulan korku jenerasyonu) gömülmüştü. İşte burada tarih boyunca mitlerde yer alan kız çocuk baba ilişkisinin tozlardan yeniden dirilmesi mükemmel bir yeni fizik terminolojisiyle anlatılmakta. Oğulun ise muhafazakarlığa nasıl sarıldığını gördük filmde, tıpkı şu an dünyanın tamamında yaşamakta olduğumuz gibi 🙂 Bence önce Vasalisa’yı bi hatırlayalım: tıklayınız Dünya eski sevilen şimdi korkulan Baba Yaga’yı kucaklayabilecek…

Fredkin Paradoksu

“benzer ozelliklerdeki iki alternatiften birini secmek ne kadar zorlasirsa, seciminiz o kadar onemsiz olur.  hemen ornekleyelim; varsayalim onumuzde iki elma var, her yonden aynilar fakat birinde kucuk bir curuk var. secim cok kolay ve hizli olur ve saglam olani aliriz.  fakat elmalarin ikisi de sapasaglam, sulu, kutur kutur ise birini secmemiz daha uzun surecektir, ancak secimimiz de pek onemli olmayacaktir.  bu hemen hemen benzer tum secimler icin boyledir. “yapilacak bir suru is var once hangisinden baslasam” diye dusunuyorsaniz, ve iclerinden birisi belirgin bir sekilde one cikmiyorsa, biri otekinden daha onemli degil demektir. burada (minsky 1985, the society of mind) fredkin, boyle secimlerle vakit harcamayin, rasgele ya da belirleyeceginiz standart bir metodla birini secip yola devam edin demek istemistir.” Ekşi sözlük Bildiğim kadarıyla bu şahıs “evreni bir bilgisayar yönetiyor” olabilir demiş olan fizikçi Edward Fredkin dir.  Beğendiğimiz en önemli bilimkurguların da esin kaynağı olmaktadır kendisi, şu an 80 yaşında. Bildiğiniz gibi fizik matematik ancak çok erken yaşlarda atak yapılabilen dallar, yani artık bu amcamdan yeni bi şeyler gelmiyordur ama hayal dünyasına açtığı alan muazzam olmuş  89 yılındaki “Evren, Dev Bir Bilgisayar Tarafından mı Yönetiliyor?” Başlıklı makalesine de bakmak isteyebilirsiniz: http://www.yaklasansaat.com/haberdosya/2005_haberleri/haber7.htm

Somut ve Soyut arasında Barış

Bazı insanlar vardır çok yakından tanıdığım, hayatlarını uzun süre takip etme şansım olan kişiler, bunların sadece somut yönleri aktiftir ve bu doğrultuda çok iyi bir hayat sürmüş olanlar var. Zaman zaman kendim gibi soyut yönleri de aktif olan insanların bir hastalığa mı kapılmış olduklarını merak ettiğim olmuştur fakat sonra bu fikri geçerli bulabilecek yeterli veriye ulaşamayarak terk etmişimdir. Soyut alanlar somut alanları geliştirici ve dönüştürücü olarak son derece yararlıdır ama şuna özellikle dikkat çekiyorum, somuta dönüştüremediğiniz bir soyut becerinin insanı ölümle kurtulunamayacak bazı sonuçlara mahkum etme ihtimalleri de var. Don Juan’ın da bu konuda Castanedayı sayısız kereler uyardığını gördüğümde bu fikrim biraz daha güçlenmişti. Bazen gezegenimizin üzerinde yapılan tüm savaşların zannedildiği gibi iyi-kötü dualitesi ile değil somut soyut arasında geçtiğini zanneder gibi oluyorum. Hem de bu savaş, mMatrix ya da Terminatör gibi insanlarla başkaları (makinalar ya da başka varlıklar, uzaylılar) arasında değil bizzat bir insanın kendi farkındalıksız vecheleri arasında gerçekleşiyor. Belki buna yok canım senin söylediği psikoloji biliminin alanına giriyor diyebilirsiniz, o zaman ben de hangi şey insan bilimi alanına girmiyor o halde diye sorarım. Soyut alanı tehlikeli gibi göstermeye çalışmıyorum. Riskler hayatın hem somut hem de soyut yönünde vardır, bu yaşamın bir gereğidir. Somut alandaki riskler bana göre soyut alanı…

Haftadan Kalanlar
esinti , Oyun/Film felsefeleri / 22 Şubat 2014

“Doğal olan şeyler yemelisin.Meyve, yemiş, sebze…Güzel olan şu ki, bu şeyleri ihtiyaç duyduğundan fazla yiyemezsin. Bir şey doğal ise, sana her zaman tatmin verir, çünkü vücudunu doyurur. Kendini tamamlanmış hissedersin. Eğer bir şey yapaysa, sana asla doygunluk hissi vermez; ne kadar çok yersen canın o kadar çeker ve yemeye devam edersin. Bu, aklın tuzağa düşmesidir”( Osho )Yapay olan şeyler sadece yiyeceklerle sınırlı değil, Osho da bu farkındalıkla özellikle bu kelimeyi seçmiş olmalı. ** Livaneli’nin böyle güzel bir roman dili olduğunu bilmiyordum (Türk yazarların çoğu ile ilgi alanlarım uyuşmadığı için arada bi çok iyi kitabı da kaçırıyorum maalesef). Hiç bi şey için geç kalınmış değildir madem şimdi karşılaştım artık önceki tüm romanlarını okumak da farz oldu. Sadece dilinin güzelliği değil, yazarın yaşam derinliğinin de kitaba doğal bir akışla kaynaşmış olması okuyucu için ne büyük zevktir. Aynı gün başlanıp bitirilen nadir romanlardan olmuş. Kültür ve yaşam zenginliği, asla didaktik olmayan bir sadelikle okuyucuya yansıyor. Hem bir yazar hem de iyi bir okuyucu olarak bu günümden hoşnutum, teşekkürler Livaneli. Kardeşimin Hikayesi www.idefix.com ** Reward and punishment will never be proportionate in the presence of the Master. Because he is living intense energy, a small thing can give you the ultimate reward, a small…

Ego-Gölge Oyunu: Mentalist

Mentalist eski ve devam eden bir dizi, eğer takip eden varsa fark ediyordur mutlaka; Ego ve gölge durumu bu kadar iyi anlatılamazdı 🙂 Patrick, kendinde bulunan durugörü kabiliyetini şarlatanlık ve insanları kandırma diyerek reddettiği ve kendini -egosunu- hassas, iyi, hayattan beklentisi olmayan kişi pozisyonuna ittiği oranda, gölgesi olan Red John büyüyüp vahşileşiyor, kabiliyetleri ve bunu kötüye kullanma oranı artıyor. Bence bu dizi psikoloji bölümlerinde ders olarak okutulabilir, hem de zevkli bi öğret-öğrenme olur 🙂 Kendimi benden (ego) daha iyi kim bilebilir? GÖLGEm şüphesiz.

KAYIP Dizisi Hakkında Çıkarsamalar

Kanal D’de başlayan ve dün gece itibariyle üçüncü bölümünü izlediğimiz Kayıp dizisi benim Sır Mısır kitabı ile Danimarka Dizisi Forbidelsen’in bir karışımı olmuş. Aslında son 25 yıldır izlediğim üçüncü Türk dizisi oluyor; ilki yapımcılığını üstlendiğim 7 Numara dizisiydi. İkincisi yoğun bakımda televizyona bakmak durumunda olduğum esnada karşılaştığım Kavak Yelleri oldu (ki bu dizi çekildiğinden beş yıl sonra izlemiş oldum) ve üçüncüsü de Kayıp. Zengin ailenin çocuğunu kaçırma, kesik parmak, derin dondurucu numarası! Hepsi Sır mısırdan! Gönülsüz dedektif zaten esas eleman. Başka ne tesadüfler çıkacak meraktayım. Üç adım geri bir adım ileri randımanı ile çekilen standart türk dizilerine oranla biraz hızlı, umarım bu rehavete alışmış izleyici kitlesine ağır gelmez. İlaveten, izleyiciyi kahramanının önüne geçiriyor bazı yerlerde, bu tehlikeli ve az kullanılan bir yöntemdir yazarlar için. Çünkü kahramanın da biliyo sanıp hata yapabilirsin dikkat etmezsen, ki bugünkü bölümde böyle durumlar var. Yine de sanıyorum ki kayıp dizisi bugüne kadar ülkemizdeki en iyi polisiye dizisi. Castın çoğu başarılı seçilmiş (eldeki imkanlarla) Avukat-dedektif imiz; şaşkın ama zeki, iddiasız ama tecrübeli bir imaj çiziyor, çipil çipil bakışları pek hoş. Kaçırılan çocuğun babası ve annesi da rolünü Forbidelsen dizisinden çalışmış. En başarısız rol yazımı; polis amiri! Eğer böyle seviyesiz, kaba ve acemi polis amirleri varsa bile önümüze…