YENİ İle Ne Yapabiliriz?
Felsefe ve Kuantum , YENİ DÜNYA / 13 Ocak 2009

Evet daha öncede söylemiş olduğum gibi şu anda OYUN Evrenleri ile ilgili konuşuyoruz. Yani YENİler OYUN içlerinde olur. O halde ne yapacağız bu YENİyi?! Atsan atılmaz satsan satılmaz! demiştik en son (bakınız-Konu başı: http://sibelatasoy.com/?p=731. OYUN’a karşı çok dikkatli olmak lazım, şaka yapmıyorum, yukarda söylediğim herşey başınıza bir bir gelebilir, o sebeple fevkalade incelikli bir plan kurmanız lazım 🙂 Burada Gurdjieff’i anmadan geçemiyeceğim, demişti ki: “İnsan hapishanededir ancak bunun farkında değildir. Farkına varan her aklı başında kişi hapisaneden kaçmak ister, kaçmak için tünel kazmak lazımdır. Bunun dört gerekli şartı vardır; a) Özgür olmadığını, hapishanede olduğunu kabul etmek. b) Evvelce hapisaneden kaçabilmiş kimselerden yardım almak. c) Kaçış organizasyonu asla tek kişi olarak gerçekleştirilemez. Bir grup çalışması elzemdir. d) Büyük bir çalışma ve çaba gereklidir : “belirli bir amaca yönelik şuurlu çabalar” (Bakınız: http://sibelatasoy.com/?p=244) Ben kişiselden çok toplumsal anlamda bir anlatım yolu seçeyim, aksi takdirde konu çok uzayacak (istenirse onu da ele alırız). Önceki mesajımda anlatmaya çalıştığım; “YENİ kendini nasıl gösteriyor?” sorusuna cevap aramaktı. Şimdi YENİ ile ne yapabiliriz sorusuna cevap aramaya çalışacağım: Bu konu, ilkel topluluklardaki “şaman büyücü“nün yerini almış olan Sanatçılar ve Bilim adamlarının ARACI olmasına muhtaçtır! Bir şekilde YENİ’yi görmüş ya da ikinci elden (sade bir vatandaştan) edinmiş Yeni Dünya…

YENİ Kendini Nasıl Gösteriyor?
Felsefe ve Kuantum , YENİ DÜNYA / 13 Ocak 2009

Bildiğimiz gibi yeni bir şey öncelikle imajinasyon/hayal olarak oluşuyor, bunu en güzel ifade eden Feynnman’dır: “daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek.” (Bakınız:http: //sibelatasoy.com/?p=237 ) Benim düşünceme göre YENİ’nin imajinasyonu çok zordur ve insanlara çeşitli şekillerde ulaşır: 1. DJ’nin bahsettiği “bileşim noktasının” oynaması ile birlikte insan o güne kadar hiç bilmediği ve görmediği bir sahaya girer, buna “İkinci Dikkat” sahası denir fakat orada görülen YENİ’lerden Birinci Dikkate bişey getirmek zordur; çünkü döndüğünüzde bişey hatırlamazsınız. (buna sufiler HAL demişler) 2. Bileşim Noktasının kayması (HAL değiştirmek) nasıl sağlanır? Bunun çeşitli yolları var: * En basiti yanınızda bir Nagual varsa gerçekleşir, onun kürek kemiği civarındaki bileşim yerini itmesi ile doğrudan ikinci dikkate girilir ve nagual gözetiminde olunduğu için büyük bir tehlike olmaksızın çıkılabilir. Tabi bi nagual bulmak imkansıza yakın zordur. * Halisinasyon yaratıcı maddeler kullanıldığında bileşim noktası kayar. *.Narkoz altında, ya da baygınlık esnasında, *.Rüya görürken, * Çok büyük travmalarda, KAZAlarda ve kısmen aşık olma durumunda bileşim noktası kayar, yani olağan HALiniz değişir ve bir takım YENİler görme şansınız olur. Bileşim Noktasının olağanın çok fevkinde bir değişim…

Kritik Kütle/ Ya da Maya
Felsefe ve Kuantum , YENİ DÜNYA / 09 Ocak 2009

critical mass-kritik kütle: Reaksiyonun bitmemesi için gerekli olan minimum kütle miktarı. Uranyumun,  atom bombası yapmak veya reaktörlerde nükleer enerji elde etmek amacıyla kullandığımız izotopunun atom ağırlığı 235’dir ve U235, doğadaki uranyumun içinde  binde beş nispetinde bulunmaktadır.  U235 için kritik kütle miktarını bir dizi formül kullanarak hesaplamışlar ve yaklaşık 70 Kg. ağırlığında 20 cm. çapında bir küre olarak bulmuşlar.  U235 kritik kütlesi, atom bombalarının içinde, kendiliğinden patlama tehlikesine karşılık, iki parça halinde muhafaza edilir. Bombanın patlatılacağı zaman geldiğinde, parçalar hızlı bir şekilde birleştirilerek kritik kütle oluşturulur ve bunun içine bir kaynaktan nötron gönderilerek zincirleme reaksiyon başlatılır.  Kritik kütle teriminin çıktığı fizik biliminde durum böyle. Tabi bahsi geçen bir dizi formülün ne olduğunu bilmiyorum, bi yerlerde bulmuş olsam dahi aklımın ereceğini pek sanmam. 20 cm çapında bi kürenin 70 kilo gelmesi, hayli ağır bir bilyeden bahsettiğimizi düşündürdü. Bir de siyaset ve toplum bilimcilerin Kritik kütle tanımları var: “Kıdemli teorisyen”e göre, işin “özü” bu kavramda yatmaktadır. “Siyasal özne”nin (ki bunun ne olduğuna ilişkin tek söylediği “kimsenin kulu olmayan özneler”dir), çok ama çok büyük bir kitleselliğe ulaşması da gerekmemektedir, “kritik kütleye” ulaşması yeterlidir. Bir kez “kritik kütle”ye ulaşıldı mı, “orta sınıfları sarsmak, şok etmek” işten bile değildir. Çünkü bu işi “siyasal özne”nin ulaştığı “kritik kütle”…

Sanal Geçişler Nedir?
Felsefe ve Kuantum / 08 Ocak 2009

9. Bu kesintili yolda “gerçekliğin” sabit bir edimsellikten değil, bilebileceğimiz bir takım edimsellik olasılıklarından ibaret olduğu dünyada, bir parçacığın hareketini ne kadar derinden incelerseniz o denli anlaşılması zor hale gelir. “Anlaşılmazlık” kuantum hareketinin en büyük sorunudur; daha büyük sorun ise bütün o kayıp olasılıkların nereye gittiğidir! 10. Doğanın türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin , kendini “gerçek şeyler” dünyasında sabitler?             Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı     olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer! (Zilli Kız örneği!)             Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara sanal geçişler denir.            Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” deniyor.  11. “Sanal geçişler” enerji tutmazlar ve bu yüzden de enerjiyi daha ileri gitmeden tersine çevirirler. (Yukarıda dokuzuncu maddedeki “bütün kayıp olasılıklar” tanımı sanal geçişler için kullanılan bir ifade.) 12. “Çok dünya” kavramı, her birinde bir versiyonumuzu bulabileceğimizi ve bu farklı versiyonların farklı olaylar zincirinin gelişmesini sağladığını öne sürer. “hiçbir kayıp olasılık yoktur!” Bunun izlerini evrimin mucizevi ilerleyişinde görebiliriz. Az ömürlü iki mutasyon uzun ömürlü (asıl geçiş) bir melez oluşturabilir. Biz insanlar büyük bir olasılıkla böyle iki “sanal türün” melez birleşmesinden oluştuk. 13. Eğer tüm potansiyel şeyler tüm yönlere doğru sonsuz olarak…

Frekans
Felsefe ve Kuantum / 06 Ocak 2009

Frekans veya titreşim sayısı bir olayın birim zaman (tipik olarak 1 saniye) içinde hangi sıklıkla, kaç defa tekrarlandığının ölçümüdür, matematiksel ifadeyle periyodun çarpmaya göre tersidir. Bir olayın frekansını ölçmek için o olayın belirli bir zaman aralığında kendini kaç kere tekrar ettiği sayılır sonra bu sayı zaman aralığına bölünerek frekans elde edilir. Bir dalganın frekansı, dalgaboyuyla ilişkilidir. Dalganın dalgaboyuyla frekansının çarpımı, o dalganın hızını belirler. Dolayısıyla dalgaboyu bilinen bir dalganın frekansı bu ilişki kullanılarak belirlenebilir. Dalgalar bir ortamdan başka fiziksel yoğunluğa sahip bir ortama geçtiklerinde frekansları değişmez ancak hızları ve dolayısıyla dalgaboyları değişir. Doppler Etkisi dışında frekans hiçbir fiziksel olay dolayısıyla değişmez, diğer bir deyişle evrensel bir fiziksel değişmezdir. Frekans, sesler her daim ilgimi çeken konular olmuştur. Örneğin Vikipedi’de alıntıladığım bu tanımlar içimden geçeni yansıtmakta yeterli olamadılar. Gördüğüm kadarı ile bir de Doppler Etkisi varmış, onu da arıyorum: Doppler Etkisi (veya doppler olayı), adını ünlü bilim insanı ve matematikçi Christian Andreas Doppler‘den almakta olup, kısaca dalga özelliği gösteren herhangi bir fiziksel varlığın frekans ve dalga boyu‘nun hareketli (yakınlaşan veya uzaklaşan) bir gözlemci tarafından farklı zaman ve/veya konumlarda farklı algılanması olayıdır. Doppler Etkisi konusunda bilinmesi gereken en önemli husus, her ne kadar gözlemci dalga frekansının kendi hareketi ya da dalga kaynağının hareketi yüzünden değiştiğini…

Nedir Dünyanın OLMAsı?
Felsefe ve Kuantum / 02 Ocak 2009

Dünyanın OLMAsından kaçınmak imkansıza yakın zordur. Nedir peki Dünyanın OLMAsı? Bu altı milyar insanın ortak iradesiyle oluşturulmuş, dünya ve evren görünüşüdür. Bu bir programdır. Bilgisayar programı gibi farzedebilirsiniz. Her nesil bir sonraki nesile bu OLMAyı eksiksiz nakleder. Daha önce de belirtmiştim. Bir çocuk doğduğunda, dört yaşına kadar süren yoğun bir program aktarımına muhatap olur. Bu aktarım dört yaşında sona ermez de, o yaşta sona eren; çocuğun artık Dünyanın OLMAsından kaçınamayacağı seviyeye gelişinin gerçeğidir.  Dünyanın OLMAsı karşı konulmaz bir çekim alanı yaratır. Ve bu bize başka bir yerden dayatılan bişey de değildir. Bu, dünyadaki insanların tamamının baskın iradesiyle oluşturulan bi gerçekliktir. Onun bi program ya da hayal olması, onun gerçekliğini gölgelemez! Kainat, uzay, güneş sistemi vs adına bildiklerimizin hepsi de aynı OLMAnın ürünüdür. Hepsi ışıkta yaratılmıştır. Karanlığa özenenler dahi tüm uğraşlarıyla ışıkta yeni gerçeklikler oluştururlar. Dünyanın OLMAsından kaçınılabilir mi? Bunu deneyenler çok olmuştur. Birçoğu hüsranla sona erer. Ama söz konusu kaçınma çabaları, yeni ve olası Dünya OLMAları taslaklarıdır. Her biri kendilerinin devreye alınabileceği uygun zamanı kollayarak tepemizde dolanırlar. Yeni bir OLMA nın devreye girebilmesi için, ona inanan insanların kritik kütleyi aşmaları gerekir.  Dipçik not:  Pek çok yazımda bu tanımı kullandığımı ancak kritik kütlenin aslında ne demek olduğuna hiç bakmamış olduğumu farkettim….

Bilmek ve İnanmak
Carlos Castaneda , Felsefe ve Kuantum / 21 Aralık 2008

İnsanların en çok inandıkları şeyler, en az anladıklarıdır.” Montaigne Ne kadar doğru bir tespit. Örneğin şöyle diyen birini duydunuz mu hiç?: “Nefes aldığıma inanıyorum” ya da “sesim olduğuna inanıyorum” gibi… Bu konuyu dönüp dönüp yeniden işliyor oluşumda herhalde bir hikmet vardır; bilmek ve inanmak konusu… Hani bazen sorulur “İnançlı biri misin?” diye ben de “evet derim bilmediklerime inanırım” Bildiklerime inanmak gerekmediği gibi onları sebepsiz yere dile getirmek de aklıma gelmez. Ancak sorulursa, ki bu bile soran kişinin bilmediğini gösterir; çünkü bilen tanır ve içinden soru yükselmez. Don Juan Matus, Toltec bilgeliğinde bu konuyu üç öğe ile açıklar: 1. Bilinen: Bu, kişinin o ana kadar bildiklerinin tümünü kapsar, ve aslında bir diğer adı da “Tonal” dir. 2. Bilinmeyen: Bu kavram kişi için henüz bilinmeyen ancak bilinme potansiyeli barındıran, uçsuz bucaksız bir alandır. Diğer adiyla bu bölgeye “nagual” denir (nahval). Tonal için Nagual denizinde bir adadır dersek sanırım uygun bir benzetme yapmış oluruz. 3. Bilinemiyen: Toltec felsefesindeki en zor anlaşılabilen tanımlardan biri bu olsa gerek. Kişisel olarak “bilinemiyen”i anladığımı ancak anlattığımda anlaşılamadığımı fark ettiğim için henüz tam manasıyla kavramamış olduğumu kabul ettiğim yer. Acaba şu anda bir kez daha anlatmayı deneyeyim mi? Kendimi yokladım ve bunu denemek için istekli olduğumu gördüm. (Şimdilik…

Zihnin ölümü bilgeliğin doğumudur
Felsefe ve Kuantum / 20 Aralık 2008

  Soran: Gerçek olanı görmek nedir? Maharaj: Gerçeği görmek diye bişey yoktur. Kim neyi görecek? Siz ancak gerçek olabilirsiniz – ki zaten o’sunuz. Sorun sadece zihinseldir. Sahte düşünceleri terk edin, bu yeter. Doğru fikirlere ihtiyaç yok. Çünkü doğru fikir yoktur. S: Öyleyse neden gerçeği aramaya teşvik ediliyoruz? M: Zihnin amaca ihtiyacı vardır. Gerçek olmayandan kendini kurtarması için karşılığında ona bişey vaadedilir. Gerçekte bir amaca ihtiyaç yoktur. Sahte olandan kurtulmak başlı başına yeterince iyidir, bir ödül istemez. Bu tıpkı temiz olmak gibidir- kendi kendinin ödülüdür bu. S: Kendini-biliş bir ödül değil midir? M: Kendini-bilişin ödülü kişisel ben’den kurtuluştur. Siz bilen’i bilemezsiniz; çünkü bilen sizsiniz. Biliş olgusu bileni kanıtlar. Başka kanıta ihtiyacınız yoktur. Bilinen’in bileni bilinebilir değildir. Tıpkı ışığın ancak renklerin içinde bilinebildiği gibi, bilen de bilginin içinde bilinir. S: Bilen ile bildiği, onlar bir midir, iki mi? M: Onlar her ikisidirler. Bilen tezahür etmemiş olan, bilinen ise tezahür etmiş olandır. Bilinen daima devinim halindedir, değişir, kendine ait bir şekli, bir yerleşim yeri yoktur. Bilen ise tüm bilginin değişmez destekleyicisidir. Birinin diğerine ihtiyacı vardır, fakat gerçek ötededir. Gnani (bilen) bilinemez, çünkü bilinecek bir kişi yoktur. Nasıl evren herşeyi içerdiği için onun hakkında hiçbişey söyleyemezsiniz, bir gnani hakkında da hiçbişey söyleyemezsiniz; çünkü o…

Astrolojiye bakış
Blog , Felsefe ve Kuantum / 15 Aralık 2008

Bir yerde astroloji felsefesi ile ilgili şöyle bir cümle görmüş ve beğenmiştim: “Astroloji, evrende uyum ve simetrinin var olduğunu ve insan davranışlarının da bu uyumun bir parçasını oluşturduğunu gösterir. Bu nedenle, astrolojiyi hayatı anlamaya yardım eden bir felsefe gibi düşünmelisiniz. “ Bu konuyu yazmak isteği, çevremde göregeldiğim bir haksızlığa üzüntümden kaynaklandı. Birincisi astrolojinin fal kavramı ile eşleştirilmesi, ikincisi ise yine ilkiyle paralel biçimde eş bulmak (daha da amiyane tabir ile eş avlamak) niyetiyle kullanılması, üçüncüsü ise kadınlarla alay etmek için vesile yapılması. Peki bu amaçlara karşılık verir mi astroloji? Verir tabi fakat bu astroloji ile yapabileceklerinizin yanında devede kulak kalır. Adeta evinizdeki kuzinede uzay yakıtı kullanmak gibi olur. İşte bu haksızlığı içime sindiremiyorum. Oysa astroloji matematik diliyle yapılan bir sanat bana göre. Bu konuda hiç bir uzmanlığım yok fakat içeriğinin nelere muktedir olabileceğini anlayabilecek denli ilgilendim, uzman arkadaşlarım var. Astroloji ile neler yapılabilir dersiniz? Aklıma gelenleri şöylece sıralayacağım: 1) Bir insana yardımcı/faydalı olabilmenin yolunu öğrenebiliriz.  Tabi eğer bunu istiyorsak! Elbette bunun başka yolu da var fakat o derece sabırlı ve sağduyulu olabildiğimizi sanmıyorum. Bir başkasına yardım etme isteğimiz geldiğinde ona kendi doğru bildiklerimizi sunarız. Oysa O kişinin nereye doğru evrilmekte olduğunu ve içindeki şartları hiç bilmeyiz. Zaten yeterince dinlemiş bile…