Frekans
Felsefe ve Kuantum / 06 Ocak 2009

Frekans veya titreşim sayısı bir olayın birim zaman (tipik olarak 1 saniye) içinde hangi sıklıkla, kaç defa tekrarlandığının ölçümüdür, matematiksel ifadeyle periyodun çarpmaya göre tersidir. Bir olayın frekansını ölçmek için o olayın belirli bir zaman aralığında kendini kaç kere tekrar ettiği sayılır sonra bu sayı zaman aralığına bölünerek frekans elde edilir. Bir dalganın frekansı, dalgaboyuyla ilişkilidir. Dalganın dalgaboyuyla frekansının çarpımı, o dalganın hızını belirler. Dolayısıyla dalgaboyu bilinen bir dalganın frekansı bu ilişki kullanılarak belirlenebilir. Dalgalar bir ortamdan başka fiziksel yoğunluğa sahip bir ortama geçtiklerinde frekansları değişmez ancak hızları ve dolayısıyla dalgaboyları değişir. Doppler Etkisi dışında frekans hiçbir fiziksel olay dolayısıyla değişmez, diğer bir deyişle evrensel bir fiziksel değişmezdir. Frekans, sesler her daim ilgimi çeken konular olmuştur. Örneğin Vikipedi’de alıntıladığım bu tanımlar içimden geçeni yansıtmakta yeterli olamadılar. Gördüğüm kadarı ile bir de Doppler Etkisi varmış, onu da arıyorum: Doppler Etkisi (veya doppler olayı), adını ünlü bilim insanı ve matematikçi Christian Andreas Doppler‘den almakta olup, kısaca dalga özelliği gösteren herhangi bir fiziksel varlığın frekans ve dalga boyu‘nun hareketli (yakınlaşan veya uzaklaşan) bir gözlemci tarafından farklı zaman ve/veya konumlarda farklı algılanması olayıdır. Doppler Etkisi konusunda bilinmesi gereken en önemli husus, her ne kadar gözlemci dalga frekansının kendi hareketi ya da dalga kaynağının hareketi yüzünden değiştiğini…

Nedir Dünyanın OLMAsı?
Felsefe ve Kuantum / 02 Ocak 2009

Dünyanın OLMAsından kaçınmak imkansıza yakın zordur. Nedir peki Dünyanın OLMAsı? Bu altı milyar insanın ortak iradesiyle oluşturulmuş, dünya ve evren görünüşüdür. Bu bir programdır. Bilgisayar programı gibi farzedebilirsiniz. Her nesil bir sonraki nesile bu OLMAyı eksiksiz nakleder. Daha önce de belirtmiştim. Bir çocuk doğduğunda, dört yaşına kadar süren yoğun bir program aktarımına muhatap olur. Bu aktarım dört yaşında sona ermez de, o yaşta sona eren; çocuğun artık Dünyanın OLMAsından kaçınamayacağı seviyeye gelişinin gerçeğidir.  Dünyanın OLMAsı karşı konulmaz bir çekim alanı yaratır. Ve bu bize başka bir yerden dayatılan bişey de değildir. Bu, dünyadaki insanların tamamının baskın iradesiyle oluşturulan bi gerçekliktir. Onun bi program ya da hayal olması, onun gerçekliğini gölgelemez! Kainat, uzay, güneş sistemi vs adına bildiklerimizin hepsi de aynı OLMAnın ürünüdür. Hepsi ışıkta yaratılmıştır. Karanlığa özenenler dahi tüm uğraşlarıyla ışıkta yeni gerçeklikler oluştururlar. Dünyanın OLMAsından kaçınılabilir mi? Bunu deneyenler çok olmuştur. Birçoğu hüsranla sona erer. Ama söz konusu kaçınma çabaları, yeni ve olası Dünya OLMAları taslaklarıdır. Her biri kendilerinin devreye alınabileceği uygun zamanı kollayarak tepemizde dolanırlar. Yeni bir OLMA nın devreye girebilmesi için, ona inanan insanların kritik kütleyi aşmaları gerekir.  Dipçik not:  Pek çok yazımda bu tanımı kullandığımı ancak kritik kütlenin aslında ne demek olduğuna hiç bakmamış olduğumu farkettim….

Bilmek ve İnanmak
Carlos Castaneda , Felsefe ve Kuantum / 21 Aralık 2008

İnsanların en çok inandıkları şeyler, en az anladıklarıdır.” Montaigne Ne kadar doğru bir tespit. Örneğin şöyle diyen birini duydunuz mu hiç?: “Nefes aldığıma inanıyorum” ya da “sesim olduğuna inanıyorum” gibi… Bu konuyu dönüp dönüp yeniden işliyor oluşumda herhalde bir hikmet vardır; bilmek ve inanmak konusu… Hani bazen sorulur “İnançlı biri misin?” diye ben de “evet derim bilmediklerime inanırım” Bildiklerime inanmak gerekmediği gibi onları sebepsiz yere dile getirmek de aklıma gelmez. Ancak sorulursa, ki bu bile soran kişinin bilmediğini gösterir; çünkü bilen tanır ve içinden soru yükselmez. Don Juan Matus, Toltec bilgeliğinde bu konuyu üç öğe ile açıklar: 1. Bilinen: Bu, kişinin o ana kadar bildiklerinin tümünü kapsar, ve aslında bir diğer adı da “Tonal” dir. 2. Bilinmeyen: Bu kavram kişi için henüz bilinmeyen ancak bilinme potansiyeli barındıran, uçsuz bucaksız bir alandır. Diğer adiyla bu bölgeye “nagual” denir (nahval). Tonal için Nagual denizinde bir adadır dersek sanırım uygun bir benzetme yapmış oluruz. 3. Bilinemiyen: Toltec felsefesindeki en zor anlaşılabilen tanımlardan biri bu olsa gerek. Kişisel olarak “bilinemiyen”i anladığımı ancak anlattığımda anlaşılamadığımı fark ettiğim için henüz tam manasıyla kavramamış olduğumu kabul ettiğim yer. Acaba şu anda bir kez daha anlatmayı deneyeyim mi? Kendimi yokladım ve bunu denemek için istekli olduğumu gördüm. (Şimdilik…

Zihnin ölümü bilgeliğin doğumudur
Felsefe ve Kuantum / 20 Aralık 2008

  Soran: Gerçek olanı görmek nedir? Maharaj: Gerçeği görmek diye bişey yoktur. Kim neyi görecek? Siz ancak gerçek olabilirsiniz – ki zaten o’sunuz. Sorun sadece zihinseldir. Sahte düşünceleri terk edin, bu yeter. Doğru fikirlere ihtiyaç yok. Çünkü doğru fikir yoktur. S: Öyleyse neden gerçeği aramaya teşvik ediliyoruz? M: Zihnin amaca ihtiyacı vardır. Gerçek olmayandan kendini kurtarması için karşılığında ona bişey vaadedilir. Gerçekte bir amaca ihtiyaç yoktur. Sahte olandan kurtulmak başlı başına yeterince iyidir, bir ödül istemez. Bu tıpkı temiz olmak gibidir- kendi kendinin ödülüdür bu. S: Kendini-biliş bir ödül değil midir? M: Kendini-bilişin ödülü kişisel ben’den kurtuluştur. Siz bilen’i bilemezsiniz; çünkü bilen sizsiniz. Biliş olgusu bileni kanıtlar. Başka kanıta ihtiyacınız yoktur. Bilinen’in bileni bilinebilir değildir. Tıpkı ışığın ancak renklerin içinde bilinebildiği gibi, bilen de bilginin içinde bilinir. S: Bilen ile bildiği, onlar bir midir, iki mi? M: Onlar her ikisidirler. Bilen tezahür etmemiş olan, bilinen ise tezahür etmiş olandır. Bilinen daima devinim halindedir, değişir, kendine ait bir şekli, bir yerleşim yeri yoktur. Bilen ise tüm bilginin değişmez destekleyicisidir. Birinin diğerine ihtiyacı vardır, fakat gerçek ötededir. Gnani (bilen) bilinemez, çünkü bilinecek bir kişi yoktur. Nasıl evren herşeyi içerdiği için onun hakkında hiçbişey söyleyemezsiniz, bir gnani hakkında da hiçbişey söyleyemezsiniz; çünkü o…

Astrolojiye bakış
Blog , Felsefe ve Kuantum / 15 Aralık 2008

Bir yerde astroloji felsefesi ile ilgili şöyle bir cümle görmüş ve beğenmiştim: “Astroloji, evrende uyum ve simetrinin var olduğunu ve insan davranışlarının da bu uyumun bir parçasını oluşturduğunu gösterir. Bu nedenle, astrolojiyi hayatı anlamaya yardım eden bir felsefe gibi düşünmelisiniz. “ Bu konuyu yazmak isteği, çevremde göregeldiğim bir haksızlığa üzüntümden kaynaklandı. Birincisi astrolojinin fal kavramı ile eşleştirilmesi, ikincisi ise yine ilkiyle paralel biçimde eş bulmak (daha da amiyane tabir ile eş avlamak) niyetiyle kullanılması, üçüncüsü ise kadınlarla alay etmek için vesile yapılması. Peki bu amaçlara karşılık verir mi astroloji? Verir tabi fakat bu astroloji ile yapabileceklerinizin yanında devede kulak kalır. Adeta evinizdeki kuzinede uzay yakıtı kullanmak gibi olur. İşte bu haksızlığı içime sindiremiyorum. Oysa astroloji matematik diliyle yapılan bir sanat bana göre. Bu konuda hiç bir uzmanlığım yok fakat içeriğinin nelere muktedir olabileceğini anlayabilecek denli ilgilendim, uzman arkadaşlarım var. Astroloji ile neler yapılabilir dersiniz? Aklıma gelenleri şöylece sıralayacağım: 1) Bir insana yardımcı/faydalı olabilmenin yolunu öğrenebiliriz.  Tabi eğer bunu istiyorsak! Elbette bunun başka yolu da var fakat o derece sabırlı ve sağduyulu olabildiğimizi sanmıyorum. Bir başkasına yardım etme isteğimiz geldiğinde ona kendi doğru bildiklerimizi sunarız. Oysa O kişinin nereye doğru evrilmekte olduğunu ve içindeki şartları hiç bilmeyiz. Zaten yeterince dinlemiş bile…

Huzur Göstergeleri
Felsefe ve Kuantum , Rüya/Psikoloji / 15 Aralık 2008

Dr. Jeff Rockwell tarafından tespit edilmiş RUH HUZURU GÖSTERGELERİ * Geçmişte yaşanan korkulardan kaynaklanan endişelerle değil, içinden geldiği gibi hareket etme hali, * Her anın tadını çıkartma yeteneği, * Kendini yargılama eğiliminin azalması, * Başkalarını yargılama eğiliminin azalması, * Başkalarıyla atışma eğiliminin azalması, * Başkalarının hareketlerini yorumlamaya çalışmaktan vazgeçmek  * Endişelenmekten vazgeçmek, * Şükretmenin yaygınlaşması, * Başkaları ve doğa ile bağlantı hissinin süreklilik kazanması, * Kalpten gülüş sayısının artması, * Başkaları tarafından sunulan sevgiye karşı büyük bir açıklık ve sevgi yayma hissi, * Olayları kontrol etmektense olacağına bırakma duygusunun doğal gelmesi.  *** Tüm maddelere gönülden katıldığım için sizlerle paylaşmak istedim. Tabi bunlar sonuçlara bakarak çıkarılan bir durum tespiti, yoksa bu maddelere uyalım, huzurlu olalım değil! :))) Hayat, ya da sistem her zaman olduğu gibi gözüme dahiyane görünüyor. Bir yandan yazıp, bir yandan oynayıp, bir yandan yönetip, bir yandan da izliyoruz. Ve böyle böyle evriliyoruz. Sanırım bu dört açıyı da tam anlamıyla değerlendirebilenler yukarıdaki huzur göstergelerine sahiptirler. Zaten bu öğeleri bir seviyeye getirdiğinizde kendinizi mühimsemekten vazgeçiriyor sizi ve işte tam o anda huzur geliyor diyebilirim, bi anlamda teslimiyet gibi görünüyor; fakat ben buna derin bir güven duygusu demeyi tercih ederim, hem de güvenebileceğin hiç bir kesinlik olmadığını bilmenin getirdiği kayıtsız şartsız…

Din niçin kolayca yok olmaz?
Felsefe ve Kuantum , Rüya/Psikoloji / 11 Aralık 2008

Dünyanın durumunu ele alan entegral bir analiz, sosyal analizcilerin iki yüz yıldan beri karşılaştıkları en inatçı sorunlardan birini hemen çözer: Modernlik, gezegende siyasal, teknolojik ve ekonomik güç olduğundan, hala neden karşı konulmaz sayıda modern-öncesi kültür akımı vardır? Sosyologlar uzun süre, modernliğin bütün dinsel hizipleri silip süpüreceğini öngörmüşlerdir, çünkü hizipleşmenin modern-öncesi ve ilkel batıl inançtan başka bi şeye dayanmadığı sanılmıştır. Ama hala modern dünya yok olmayı kabul etmeyen çeşitli dinsel akımlarla doludur. Neden? Modern dünyada bile herkes 1.ci dalgada (bej) doğar ve gelişimine buradan başlamak zorundadır, turuncuya (yeşile ve daha üstüne) doğru giderken, göçmen gibi mor, kırmızı ve maviden geçer. –Bakınız Her Şeyin Teorisi: http://sibelatasoy.com/?p=130 – Belli bir gelişim piramidinde, genellikle geleneksel dinle bütünleşmiş büyü ve mitik dalgalarda her zaman çok sayıda insan nüfusu olacaktır. Dolayısıyla, geleneksel dinsel inançlar asla tümüyle yok olmayacaktır; çünkü herkes birinci karede doğmaktadır. Bu durum, sadece dar dine göndermede bulunmaktadır. Derin dine (ya da daha yüksek, firuze rengi-sonrası, kişiler arası dalgaların spirütelliğine) gelince, insanlığın çekim merkezi yavaş yavaş yükseldikçe bu deneyimlerin sıklığı giderek yaygınlaşacaktır. İkinci kattaki bireyler üzerinde yapılan araştırmalar, bu düzeylerde “yeryüzü, kollektif zihni olan bir organizmadır” şeklinde karakteristik bir inancın bulunduğunu çoktan beri göstermektedir. Araştırmacılar bu firuze rengi anlayışın, gerçek bir doğal gizemcilik olarak geliştiği…

GŞG-Geçmiş/şimdi/gelecek
Felsefe ve Kuantum / 30 Kasım 2008

BİR amaç taşımaz bu sebeple OYUNları oyun yapan insan yanılsamasıdır. Her OYUNun içinde kendi evreleri vardır. Her evre bir bir geçilmek zorundadır. Her insanın bir kerelik hayatı bu evreleri aşmaya yeterli değildir. İnsan bir kere hayata gelir. Çünkü insan yalnızca algısının bulunduğu yerde bulunur. İnsan kendi benzersiz gen bütünlüğüdür. Her insan, en geriye doğru, oyunun başından itibaren soy ağacının tamamıdır. Bu sebeple evreleri tamamlayacak zamanı süresizce vardır. İnsanın algısının bulunduğu yer/zaman dan, geçmişe ve geleceğe uzanan yansıması mevcuttur. Algının bulunduğu ŞUAN, geçmiş ve geleceğe ait bütün anların yaratılmasını sağlar. OYUN içindeki canlı cansız isimlendirilmiş varlık, birbirleriyle ve kendilerinin geçmiş ve gelecekleriyle her an iletişim halindedir. Bir ağacın dalının koparılması, birbirine bağlı olarak hem şu anda hem de geçmiş/gelecekte aynı anda yeni olanak/olasılıklar yaratır. Oyun Kuramından alıntı: http://sibelatasoy.com/?p=187 Bu bana dokuma gibi geliyor. Siz hiç dokuma tezgahı gördünüz mü? Mekik soldan sağa, sonra sağdan sola fırlar ve üzerine tarak tak diye inip sıkıştırır. Yukardan inen bir anlamda dünyanın meridyenleri gibi olan dikey sabit ipliklere çözgü, yine enleme benzetebileceğiz yatay hareketli ipliklere ise atkı denir. Atkının çözgüler arasından fırlatılabilmesi için oluşturulan aralığa ağızlık denir. Nerden geldiyse şimdi bu aklıma, sanki salonun o nemli havasının kokusunu duyar gibi oldum ve tabi kulakları sağır edecek kadar…

Yanılsama ve Gerçeklik – Christopher Caudwell
Felsefe ve Kuantum , Kitap Özetleri / 24 Kasım 2008

 1. Şiirin Doğuşu   Şiiri, günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüceltme onu sıradan konuşmadan ayıran ve ona gizemli, biraz da büyülü bir güç veren biçimsel bir yapıyla (ölçü, uyak, söz yinelemesi vbg) kendini gösterir. Yinelemeler, eğretilemeler, karşıtlıklar vardır; biçimsellikleri yüzünden şiir sayarız onları biz. İlkel topluluklarda dilin bu yüceltilişine, çoğunlukla bütün topluluğun katıldığı törenlerde rastlıyoruz. Ritmik ya da vezinli dilin, yazının bulunuşundan önce hep kaba bir müzikle birlikte olduğu, hareketler ve sıçramalar, bağırmalar ve anlamsız haykırışlar, sopa ve taşların birbirlerine vuruluşuyla çıkarılan bir takım seslerle ifade edilen bir yerli beden ritminin, dansın, müziğin ve şiirin ortak atası olduğunu söyleyebiliriz. İlkel insanın sözcükler içinde aradığı gerçekliğin imgesi değişik türdendir: İnsanın kendi düşmanını kendisinin yaratması gibi büyülü bir kukla imgedir o! İnsan onun üzerinde çalışırken, gerçekliğin kendisi üzerinde çalışmış olur. Renksiz, kuru bir anlatım, ilkel kültürle yoğrulmuş bir kafaya yabancı gelir; bir amacı olmayan dili almaz ilkel insanın kafası. Ritmik dilin amacı ise apaçıktır: ona kendisini güçlü hissettirecek, tanrılardan kopmamış hissetirecek bir duygu vermek. Genellikle günlük konuşma üzerine kurulmuş olan ritmik olmayan dil, bireysel inandırmanın dili; kollektif konuşmanın dili olan ritmik dil ise, toplumsal coşkunun dilidir. İlkel kültür düzeyinde dilde en önemli ayrım budur.   Şiir, özellik bakımından şarkıdır;…