Before the Rain -Yağmurdan Önce ve diğerleri

28 Kasım 2017
Before the Rain Yağmurdan Önce
Londra ve Makedonya arasında gidip gelerek üç bölümde anlatılan filmde, birbiriyle uzak coğrafyalarda ve ilgisiz görünen insanların hayatı, resmin tamamını oluşturmak üzere birleşir: Kelimeler isimli ilk bölümde, iç savaşla bölünen Yugoslavya’dan kopmakta olan Makedonya’da, bir ortodoks rahip, cinayetle suçlanan müslüman ve Arnavut bir kızı saklayarak, kendi inançlarına karşı gelir.
Yüzler. Londra’da, genç bir İngiliz kadın güven verici ve olgun kocası ile ülkesine dönme hazırlığındaki Makedonyalı bir savaş fotoğrafçısı olan aşığı arasında ikilemdedir.
Resimler, ülkesine dönen fotoğrafçının Makedonya’nın geçirdiği dehşey verici değişime şahit olması ve anlamaya çalışmasını anlatıyor.
Milcho Manchevski’nin ilk uzun metrajı ona hem Oscar adaylığı hem de Altın Aslan’ın da içinde bulunduğu onlarca uluslararası ödül kazandırdı. Anlatılan öykünün içtenliği kadar, hikayeyi kurgulamak için seçilen sinema dili ve çarpıcı görüntü yönetimiyle de iz bıraktı.
Bu sinema diline Dairevi yapı deniyor. Bu film sinemasal hakikatle oynuyor ve şiddetin döngüsel doğası temasını işliyor. Şiddet bir çözüm olmadan tekrarlanır durur.
Eğer izlemek isterseniz 3 bölümün ortak noktasının; “zaman asla ölmez, çember yuvarlak değildir” mottosuyla birleştiğini ve fakat hakikatin dairesel değil spiral olduğunu açıkça göreceksiniz. Ben çok başarılı buldum. Çekimler de son derece fotoğrafik, seyirciyi sıkıca bağlı olduğu gerçeklerden bir göz yanıltmacasıyla çekip çıkarmak ister gibi.
Tanımadığım bir yönetmen fakat sinema dili açısından esinlendirici.
*
Işık Tanrısı-Roger Zelazny
Zalazny okumaya devam, Lord of Light ile Amber Yıllıkları gibi görkemli bir hikayenin daha içine girdik, keyifle seyahate devam.
Tanımlamak yitirmektir. Her şeyin özüdür atsız olan. Adsız olan bilinemez, Brahma’dan bile güçlüdür. Nesneler gelip geçer ama öz kalır. Oturduğunuz yer bir düşün ortasıdır.
Öz kendine bir şekil düşler. Şekiller gelip geçer, öz yeni düşler kurar. İnsan bu düşlere ad verir ve özü yakaladığını sanır.

*
Traffic
Amerika’nın uyuşturucu ile mücadelesinden ve giderek uluslararası bir ticaret ağı kuran uyuşturucu çetelerinden bahseden, karmaşık kurgusu ile içiçe geçmiş pek çok öyküyü perdeye taşıyan ve uyuşturusu dünyasının mafya ve devlat taraflarından dikey kesitler sunan ‘Traffic’ yılın en başarılı yapımları arasında gösteriliyor. Soderbergh’in omuz kamerası ile çektiği filmindeki ünlü oyuncaların da hadddi hesabı yok diyebiliriz.
Eski br film ama konu itibariyle eskiyebileceğini hiç sanmam. Film çok güzel. İçiçe geçmiş ve çok az diyaloglu farklı renkli(!)sahnelerin filmi arap saçına döndürmesini bekliyorsunuz ama hiç de öyle olmuyor. Tereyağından kıl çeker gibi her şeyi rahatça anlatıyor izleyiciye. Eleştireceğim tek şey Micheal Douglas’ın kızının uyuşturucu müptelası olması ve buna ayrılan sahnelerin ana kurguya hizmet etmiyor olması. Belki başka biri üzerinden anlatılması daha iyi olurdu çünkü bu tür duygu sömürüsüne hiç ihtiyaç duyulmayan bir film bu.
Bence yönetmenin de bunu bilmemesi mümkün değil o halde neden yaptı? Aklıma gelen ihtimal; Uyuşturucuyla savaş konusunda devletin en yetkili makamında oturan adama gerçekten etkili bir iş yaptıramayacağı, etkili bir söylem, etkili bir çözüm yolu söyletemediği ve bu rolün içini dolduramadığını bildiği için gözümüzü adamın kızıyla gölgeledi.
Bir de kiralık katili öldüren tetikçi kimdi? Yani kimin adına çalışıyordu onu yakalayamadım, herhalde bir daha seyredeceğim.

Yorum Yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir