Carlos Castaneda – Başlıca Kavramlar

03 Kasım 2008

BÜYÜCÜLÜK

Don Juan, çeşitli zamanlarda bilgisini benim için adlandırmaya çalıştı. Nagualciliğin en uygun ad olabileceğini; fakat bu terimin fazlasıyla anlaşılmaz olduğunu düşündü. Ona sadece bilgi demek yetersiz, sihirbazlık demek ise küçültücüydü. Niyette ustalaşma çok soyut, mutlak özgürlük arayışı ise çok uzun ve mecaziydi. En sonunda, daha uygun bir ad bulamadığı için, kesin olmamasına rağmen, buna büyücülük dedi.

“Zaman ilerledikçe büyücülüğü öğreniyor değilsin, aslında sen erke(enerji) biriktirmeyi öğreniyorsun. Ve bu erke, şu anda senin için ulaşılmaz olan erke alanlarına işleyebilmeni sağlayacak. Büyücülük işte budur: bildiğimiz sıradan dünyanın algılanmasında kullanılmayan erke alanlarını kullanma yetisi. Büyücülük bi bilinçlilik durumudur.

Ayrıca Don Juan CC’ye, kendisine gösterdiği ya da öğrettiği şeylerin aslında önemli olmadığını yapmak istediği şeyin sadece, kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasını sağlamak olduğunu söylüyor!

Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir.

Sessizliğin Erki kitabından.

SAVAŞÇI

Zaman zaman “savaşçı” tabirini kullanıyorum. Hatta bir savaşçı olduğumu da söylüyordum. Beni gerçekten dinleyen (seven) arkadaşlarım, bu tabiri açıklamamı istemişlerdi. Savaşçının ne olduğunu bildiğim halde bu açıklamayı yapmaya gönlüm razı olmamıştı.

Açıklamayı, “savaşçı” imini kuran yapsın demiştim içimden.(Bana ne! Ne olur ne olmaz hesabı!!!)

Ve az önce Don Juan, savaşçıyı (örtülü olarak) kısaca tanımlamaya razı oldu :)))

“Savaş, bi savaşçı için, bireysel ya da topluca yapılan aptallıklar ve nedensiz şiddet anlamına gelmez. Savaş, bi savaşçı için, insanı erkinden yoksun bırakan bireysel benliğe karşı mutlak bir mücadele vermektir.”

Savaşçının yolunun asıl anlamı, kendini fazla önemsemeyi yenmekmiş.

Büyücülerin, kendini fazla önemsemenin maskesini düşürdüklerini ve bunun bir başka şeymiş gibi görünen KENDİNE ACIMA olduğunu bulduklarını açıkladı.

“Savaşçılar acıma duygusundan yoksundurlar; çünkü kendilerine acımaktan vazgeçmiştir onlar. Kendine acımayan bi insan başkasına hiç acımaz.”

“Bir savaççının her zaman yalnız başına olduğunu mu söylüyorsun?”

“Bi bakıma evet. Bi savaşçı için herşey kendisiyle başlar ve kendisiyle biter. Bununla birlikte, soyutla ilişkisi onun kibrini siler atar ve o da soyut ve kişiliksiz bi insana dönüşür.” Burada soyutu; tin, nagual ya da niyet anlamında kullandığını sanıyorum.

Dj bir keresinde, “bir savaşçı için savaşın doğal, barışınsa
alışılmamış olduğunu söylemişti, bu bir çelişki değil mi” diye
sordum, doğru diye onayladı “ama savaş, bir savaşçı için, bireysel
ya da topluca yapılan aptallıklar ve nedensiz şiddet anlamına
gelmez. Savaş, bir savaşçı için, insanı erkinden yoksun bırakan
bireysel benliğe karşı MUTLaK bir mücadele vermektir.”

Yine DJ’ye göre bütün insanlar her an saçmalar; fakat savaşçı saçmaladığını bilir.
Kendine acıma, gerçek düşmandır ve insanın umutsuzluğunun
kaynağıdır. Kendisine fazla acıma duymadan insan şu anda olduğu
kadar kendini önemsemeyi başaramazdı! Her nasılsa kendini fazla
öemsemenin gücü bir kez işin içine karıştımı, kendi çekim alanını
geliştirir. Ve kişisel öneme sahte bi sıcaklık duygusu veren, onun
bu güya bağımsız doğasıdır.

Don Juan’a göre insanlar eski zamanda soyuta çok daha yakındılar ancak sonra bişey oldu ve ondan uzaklaştık. Bir çömezin soyuta dönmesinin yıllar sürdüğünü söylüyor, bu da “dilin ve bilginin birbirlerinden ayrı olarak var olabileceğini anlamakla” olabilirmiş ancak.

Bi büyücü için tin soyuttur; çünkü onu sözcükler ve hatta düşünceler olmadan bilebilir. Tin Üçüncü soyut öz; Buna tinin hilesi, soyutun hilesi, iz sürme ya da hattın tozunu alma denir.

Öykü derki; tin bahsettiğimiz adamın kapısını çalar da onunla başarıya ulaşamazsa, kalan tek geçerli yolu kullanır: hile! Eğer tin bu adamda sarsıcı bir etki yaratmak istiyorsa onu kandırması gerektiği ortadadır. Böylece tin, adamı büyücülüğün gizemleri hakkında bilgilendirmeye başlar ve büyücü çömezliği bugünkü halini alır; oyunun ve kaçamağın yolu.

Öykü, tinin bağlantı hattını güçlendirmek ve gerekli erkeyi nasıl koruyacağını adama göstermek için, onu bilinçlilik düzeyleri arasında hareket ettirerek ayartmasını anlatır.

Tinin her bir büyücü çömezinin kapısını çalışının unutulmaz bir öyküsü varmış ve bütün bu öyküler aynı yapıya sahiplermiş, sadece karakterler değişiyormuş. Her öykü soyut bir traji-komediymiş ve bir soyut oyuncusu, (ki buna NİYET diyoruz) ve iki de insan oyuncusu yani nagual ve çömezi varmış. Senaryo da soyut özün kendisiymiş.

Ve Don Juan tam burada tinin kendisine uyguladığı hileyi, naguali ile çömez kendi arasında oynanan müthiş oyunun öyküsünü anlatmaya başlar. (Öykü çok uzun, merak edenler için Sessizliğin Erki 56.cı sayfadan itibaren)

DJ’ın velinimeti nagual Elias, özellikleri ve ikna ediciliği(!) ile müthiş biri. İnsanın ağzı açık kalıyor 🙂

Tüm diziyi okumuş olanlar bilir, çömez DJ den nagual don Juan’a dönüşmenin serüveni insanı dehşete düşürür. Ve aynı kitaplarda bir önceki kuşağın ve bir sonraki kuşağın yani CC’nin de çömezlik öyküsünü öğrenme şansımız oluyor. Daha sonra bu seri CC’ nin izdeşleri ile de davam ediyor. Şunu söylemek istiyorum, burada dört kuşağın eğitiminden ve tekrarlayan soyut özleri ayan beyan görme şansına sahip oluyoruz. Bana göre altın değerinde deneyimler bunlar.

Peki hepimizin hayatında her gün olup giden sıradan deneyimlerden farkı ne bunların?

Bana göre işin içinde bir Nagualin ve tinin bulunuşu, deneyimi paha biçilmez hale getiriyor.

Neden derseniz, cevap şu cümlede saklı;

“Kötü niyetli davranışlar kişisel çıkarları olan insanlar tarafından yapılır. Büyücülerinse kişisel çıkarlarla ilişkisi olmayan, daha büyük amaçları vardır. Yaptıklarından zevk almaları bi çıkar olarak algılanmaz. Dahası bu karakterlerinden kaynaklanır. Sıradan insanlar sadece işlerine geldikleri zaman hareket ederler. Savaşçılar ise kazanç için değil, tin için hareket ederler”

Ve yanında bulunan iki ünlü büyücü ve CC yi kastederek şöyle devam eder DJ:

“Örneğin biz dördümüzü ele alalım. Sen, iyi bir yatırım yaptığına ve bu durumdan kazanç sağlayacağına inanıyorsun. Eğer bize kızarsan, ya da biz seni üzersek, intikam almak için kötü niyetli davranışlarda bulunabilirsin. Bizimse, tam tersine, kişisel kazancı filan düşündüğümüz yok. Bizim davranışlarımız, kusursuzluk tarafından düzenlenir. Sana kızıp, senin yüzünden düş kırıklığına uğramayız.”

*

soyuttur; çünkü tini tanımlayamaz. Yine de onu anlama konusunda hiçbi şansı ya da isteği olmadığı halde, tini elinde bulundurur. Onu tanır, onu çağırır, onu kandırır, ona alışır ve onu davranışlarına yansıtır!”

Büyücüler, soyutla, hakkında düşünmeden, görmeden, dokunmadan ya da varlığını hissetmeden tanışırlar.

İşte Büyücülük öykülerinin ilki; tinin belirmesi, niyetin inşa edip büyücünün önüne yerleştirdiği ve onu içine çağırdığı görkemli yapıdır.

İkincisi yani Tinin çarpması ise: içeri çağrılan-dahası zorla içeri alınan- yeni büyücünün gördüğü, aynı görkemli yapıdır!

Bu ikinci soyut öz, kendi içinde bi öyküdür. Öykü, tinin adama belirip, hiç bi yanıt alamamasından sonra, ona bi tuzak kurmasını anlatır. Bu son hiledir, ama adam özel bi adam olduğu için değil, tinin algılanamıyan olaylar zinciri tin kapıyı çaldığı an karşısına bu adamı çıkardığı için.

*

ERK

Don Juan, ERKin kişinin sahip olduğu bilginin türünde olduğunu, yararsız şeyler bilmenin bir anlamı olmadığını, onların insanları bilinmeyenle kaçınılmaz karşılaşmasına hazırlayamayacağını vurgular.

Don Juan’a göre edimlerde erk vardır. Özellikle de edimde bulunan savaşçı o edimlerin, kendisinin son savaşı olduğunu bilmekteyse. Yapılan şeyin belki de yeryüzündeki son edimi olabileceğini iyice bilerek hareket etmede yabansı, büyüleyici bir mutluluk olduğunu söyler. O’na göre, bir savaşçı erk avlayan kusursuz bir avcıdır.

Kişinin nasıl yetiştirilmiş olduğunun önemi yoktur. İnsanın bir şeyi yapma biçimini belirleyen, kişisel erkidir. Bir insan yalnızca kişisel erkinin bir toplamıdır ve bu toplam onun nasıl yaşayacağını ve nasıl öleceğini belirler. Kişisel erk, insanın yaşam boyu süren mücadeleyle kazandığı bir şeydir.

DJ’nin üzerinde durduğu nokta, erkin savaşçıya bir santimatre küplük bir fırsat sunmasıdır. Savaşçının sanatı, o fırsatı yakalayabilmek amacıyla artsız arasız seyyal olmaktır.

Herkesin herhangi bir şey için yeterli kişisel erki vardır. Savaşçının marifeti ise, kişisel erkini zaaflardan uzak tutup savaşçının amacına yönelmektir.

DJ, Castaneda’ya, “Erk sana, ölümün, inanmak zorunda olmanın vazgeçilmez bir parçası olduğunu gösteriyor. Ölüm bilinci yoksa, her şey sıradanlaşır. Çünkü ölüm pusuda bekler, dünya ise anlaşılmaz bir gizemdir.” der. Yani, erk oluşturan her bilgi kırıntısının merkezindeki güç ölümdür. Ölüm nihai dokunuşu sağlar ve ölümün dokunduğu her şey, gerçekten erk haline gelir.

Galiba ERKin ne olduğunu anlamaya başladım.

Güçten yani erkten bahsedildiğinde insanın aklına genelde çok para, çok bilgi ya da iktidar veya ışın kılıçları gelir. Ve güç savaşlarının bu göstergeler arasında yapıldığı varsayılır. Doğrudur; maddi tezahürler, içte olanın yansımasıdır bi anlamda.

Bu savaş, her insanın içinde ve her an, onu kendi yapan değerler/kirler arasında yapılıyor. İşte bana göre, insanın erk kazanma/kaybetme dediği şey bu bitmez savaşların neticesidir.

Peki yapılan her savaşın son olabileceği bilinci neden büyük bir etken?!

İşte kritik nokta bence bu. Son olabileceği bilinci, her edimi yaparken ölümü ensemde hissetmemi sağlar. Ve benim için şu anlama geliyor; yaptığım o şeyi düşünüp taşınarak yaparım; çünkü o son edimim olacaktır; fakat buna rağmen kendimi ona bırakırım, beni götüreceği yere boyun eğerim. Bunun bir tedirginlik yarattığını kabul edebilirim ama gerçekten de vahşi ve büyüleyici bi tarafı da var.

Bu dünyada güç için yapılmayan her hangi bir şey var mı? Sevmek/sevilebilmek bile bir güç işi.

Aynı katalizörler (insanı kendi ile karşılaştıran her olay), çok değişik güç seviyelerinde deneyimleniyor.

Belirli kalıplar var.Örneğin ebeveynin birinin olmadığı, üvey baba/anne modeli gibi. Aslında çevrenizde milyonlarca kez tekrar eden bu örnek katalizör, her yaşandığı yerde başka bir güç seviyesinden işlem görüyor. Benzer güç seviyeleri arasında yaşanan aynı katalizörün etapları da şaşılacak ölçüde benzer oluyor.

Bir örnek vermek gerekirse; Bir şeyin fiyatını sorduğunuzda ben ona “15” desem, ne ifade eder? HİÇ! Ama 15 bi şeydir de aynı zamanda , işte o kalıptır. Erk seviyesi, 15 in TL mi, dolar mı, milyon mu, mikron mu, gün mü, asır mı, altın mı, misket mi olduğuna göre değişiyor.

Yani geleceği inşa eden bilimkurgu yapıtlar bence bu durumu gözden kaçırıyorlar. Ya da bu durumu ifade etmenin sözel/görsel yolu henüz bulunamadı. Her şey ancak metafor olarak sergilenebiliyor.

Daha önce bi yerde belki söylemişimdir. Matrix’i çok takdir etmeme rağmen, erk düzeyinin (algının) artışını, kişileri uzay aracına ya da Sion’a taşıyarak ifade edebilmelerini bu filmin zafiyeti olarak görüyorum. Yani şunu söylemek istiyorum; değişikliği, mekan ve zamanı değiştirmek suretiyle halletmeye çalışmışlar.

Oysa bütün seviye oyunlar aynı yer ve zamanda şu anda oynanıyor/yaşanıyor. Üstelik katalizör kalıpları da değişmiyor! Onbeş sabit :)))

Kaçacak bi yer ve başka zaman yok!!!

*

ÖLÜM

İnsan neden ölmek ister?

Belki;

* Büyük bir acıyla karşılaştığında,

* İsteklerinin asla olmayacağı zannıyla,

* Anlam kaybından,

* Meraktan,

* Sıkıntıdan,

* ???

Ölüm büyük bir bilinmezlik…

Uykuya küçük ölüm derler. Hocam Gurdjieff, insanların tamamına yakını uykuda der. O zaman zaten ölüyüz biz. Bazen kendimizi hayalet gibi hissettiğim olmuştur.

Her neyse biliyorum birçokları bu konudan hoşlanmıyor. Güzelim hayat ve onun muhteşem renkleri dururken nedir bu ölüm muhabbeti diyorlar.

Yine de Don Juan’ın uyarısını dikkate almak lazım. O, ölümü her yaptığın şeyde ensende hisset der.

Ölüm bu kadar karalanmasa, hayat bu kadar cazip olmayabilirdi!

Bu bir provakasyon olabilir mi?

Hayat için gönüllü köleler mi aranıyordu?!

Geçen gece “hayatın hakkını ver” isimli bi film izledim. Öyle hafif, neşeli bişeydi. Başarılı bi TV sunucusu bayana bi kaçık kehanette bulunuyo; bir hafta ömrün kaldı diyor. Ve kaçığın dğer kehanetleri aynen çıkınca kadın doğal olarak mantık yürütüyor, o zaman ben de öleceğim diyor. İnsanın öleceği belli olunca kurduğu düzen ne kadar görkemli olursa olsun önemini yitiriveriyo! Hahahahahhahaha

DJ de sevgili Carlos’a ha bire bunu söylerdi. Yahu sen öleceğini biliyo musun?! Diye. O da “evet bu normal bişey; ama neden düşüneyim ki bunu” derdi biçare. Hahahahahahaha

DJ’nin derdi başka tabii, “öyleyse onu kullan” diyordu. Ölümünü kullanmak…

Bu ilginç bişey tabi. Bi çok insanın aklına gelmediğine eminim.

Padişahlar da bi adam tutarmışlar ya kendilerine, ha bire sarayın içinde dolaşır, padişahın yanından geçerken “ölüm var padişahım” diye fısıldarlarmış.

Bana başka bişeyi çağrıştırdı şimdi; hani izini bi türlü bulamadığımız Huxley’in meşhur ADA romanı! Orda da bi sürü papağan vardır, ordan oraya uçuşur ve hep aynı şeyi söylerler: “şu an ve burada!”

*

“İnsanın durup dururken bilgi adamı olmayı istemesi için kafadan çatlak olması gerekir… Aklı başında birinin bunu istemesi görülmüş şey değildir.” DJ – Bir başka Gerçeklik kitabından

*

Her şeyi, herkesi kabul etmeyi “gelene ağam gidene paşam” gibi algılama eğiliminde olanlara bu tutumun söz konusu kapsama/kapsanma ile ilgisi olmadığını söyleyeceğim.

Burada maharet şudur; Kişinin davranışının/tepkisinin ya da fikrin/düşün hangi kapsama alanındaki doğru olduğunu tespit edebilmek! Ve o alanda edilebilecek en mükemmel laf olduğunu ayan beyan görüp hayran olabilmek.

Senin ne yapacağına yalnız sen karar verirsin. Sorumlu sensin.

Atılmış bütün oklar hedefi 12 den vuruyor. Atıldıkları yeri görebiliyor musun?

Örnek mi?

Padişah kendine bir adam tutmuş; “ölüm var padişahım” desin arada diye.

Bu doğru. Ölüm olduğunu bilmeden olmadığını bilemezsin!

Önce onun varlığıyla ayağını denk alırsın. Sonra onun nefesini ensene alır ve ölümsüzlük diyarına gidersin. O hep seninle olacaktır.

Bugün Don Juan’ın bir lafı beni dakikalarca güldürdü.

Castaneda onu bir konuşmada iyice sıkıştırıyor; bir savaşçının da başına kaza gelebilir, bu bir olasılıktır diyor. DJ mırın kırın ediyor, bi türlü tam kabul etmiyor.

Sonunda Castaneda diyor ki; “dışarda bi adam olsa  elinde dürbünlü bir tüfekle seni vurmak için beklese, ona ne yapabilirsin ki Don Juan? Sadede gel lütfen, Yani mermileri havada mı durduracaksın? Ne denli savaşçı gibi yaşarsan yaşa böyle bir durumda elinden bişey gelmez!”

Don Juan aynen şöyle diyor; “Öyle mi sanıyorsun? Pekala gelir. Birisi elinde güçlü bir silahla, hem de dürbünlü bir silahla bekliyorsa ben de çıkmam ortaya.”

:))))

Bir insan bi şeyi açıklamaya başlarken “Ben… vs vs” dediğinde onun o anda hangi beninden bahsettiğini bilemiyosun. İnsanlar kendi konuşmalarını yazsa ya da teybe alsa ve sonra bunları sürekli dinlese kafayı üşütür! Hahahahahaha Allahtan ağzımızdan çıkanı nerdeyse ışık hızıyla unutuyoruz. Unutamıyanlara da şizofren filan diyoruz galiba.

*

İSTENÇ

İstenç… Evet sözlüğe baktım da irade diyor bu kelimeye. Ama DJ’nin kullandığı anlamı iradeden daha başka bi şey.

En iyisi bu konuyu anladığım kadarıyla özetleyeyim. (bu cümlenin açılımı aslında şu; özetleyeyim ve anlamış olup olmadığımı test edeyim!) :))))

İstenç, sağduyuya meydan okurcasına yapılan akıl almaz başarılı işlerle ilgilidir. Düşüncelerin sana yenildiğini söylerken seni muzaffer kılan şeydir istenç.

Kişiyi, hiçbir şeyden incinmez duruma sokan, bi büyücüyü duvardan geçirten, uzayı aşırtan, isterse aya götüren bi şeydir istenç.

Bir büyücüye göre istenç, içimizden çıkan ve dışarıdaki dünyaya sarılan bir güç demektir. O göbeğimizdeki yarıktan, saydam telciklerin bulunduğu yerden çıkar.

Sıradan insan dünyadaki şeyleri elleri, gözleri ve kulaklarıyla algılar; ama bir büyücü bunlardan başka burnu, dili ve özellikle istenci ile algılar.

İstenç, görme de değildir, bir güçtür.

GÖRME ise bir güç değil, bir şeyin iç yüzünü ortaya çıkaran yetenektir.

Güçlü bir istence sahip olup da göremeyen büyücüler olabilir.

Bir bilgi adamı, dünyayı hem duyularıyla ve istenciyle hem de görmesiyle sezebilir.

Bakın burada duyu+istenç+görme birleşerek büyük bir fark yaratıyor.

İstenci güçlü ama göremeyen bir büyücü hayatı boyunca savaşçı gibi yaşamak zorundadır. Oysa bir görücünün, artık savaşçı gibi yaşaması gerekmez. O zaten her şeyi OLDUĞU gibi görür.

İnsan bi kez görmeyi öğrendi mi, hiç bişey olmadan her şey olmuş sayılır. Yani yok olmuş demektir ama yine de ortadadır.

Bir savaşçı için iki önemli merhale var; Birincisi kendi ölümüne dair keskin bir bilinçlilik içinde olması gerekir. İkincisi ise yansızlıktır. Böylece bir savaşçı, ölümün bilinciyle ve yansızlığıyla ve kararlılığının verdiği güçle tüm eylemlerini belirli bir noktaya yönelterek yaşamını düzenler.

Sabırlılığı öğrenen savaşçı istence yönelir.

Ve bekler savaşçı! Bir savaşçı acele etmez; çünkü istencini beklediğini bilmektedir.

Ve bir gün gelir olağan durumlarda yapılmasına olanak bulunmayan bi şey yapıverir.

Arı yaşam sürdürenler içindir görmek.

*

GÖRMEK

Az önce, bu dillere destan GÖRME konusunda muhabbet ettik bi arkadaşımla.

DJ, görme için, herşeyi olduğu şekliyle algılamak diyor ya, bunun tam olarak ne anlama geldiğini şöyle örnekledim.

Farzedelim ki kör bir insan sizin evinize geldi. Daha kapıdan adımını atmadan her şeyi ona tarif etmeniz gerekiyor; işte sağda kapı var, içeri doğru açılır, elektrik düğmesi solda göğsün hizasında, önünde bir masa var, sandalyeler şöyle duruyor. masanın 45 cm ötesinde lavabo var, iki çeşmelidir, sağdakinden soğuk su akar… vs vs.

Bu izahatı o köre defalarca anlatacaksınız ve o anlatılanları defalarca uygulayacak. Sonunda evinizde öyle bi dolaşmaya başlar ki onun kör olduğunu unutabilirsiniz. Ama sadece o ev için ve daha önce yaşanmış hadiseler için geçerlidir bu rahatlık.

(Bir çocuk doğduğunda ve ölene kadar ona yapılan budur!)

İşte biz normal insanlar böyleyiz; evimize gelen o kör gibi. Hayatımızı böyle yaşıyoruz. Zihnimize depolanmış bilgilerin ışığında, el yordamıyla.

Bazılarımız izahatları öyle iyi dinlemiş, öyle çok uygulama yapmış oluyoruz ki bizi seyreden biri kör olduğumuzu algılamıyabilir. (dünkü yazımda bahsettiğim, istenci yüksek ancak göremeyen büyücüler bu sınıfa girer kanımca)

Ama gören kişi için izahata gerek yok. En fazla tuvalet sağdan üçüncü kapı dersin, o da gerektiği için değil, saklamak istediğin diğer kapılar yoklanmasın diyedir!

İşte bir büyücüden bile öte olan hal; görme budur benim anladığım kadarıyla.

Gördüğünüzde bilirsiniz. Zamana ihtiyacınız kalmaz. Var olan orada orta yerdedir, sadece o AN vardır.

Bu sebeple gören için artık savaşçı gibi yaşaması bile gerekmez deniyor.

Bir konuşmalarında DJ, Castaneda’ya; “görmenin gözlerle yapıldığını nerden çıkardın? Ben hiç böyle bi şey söyledim mi sana!” diyor. Bu cümle bana ilginç geldi. Değişik kültürlerde bahsedilen “kalp gözü”, “üçüncü göz” terimleri ile DJ nin görme tanımları arasında ne derece benzerlik var bilemiyorum.

Açıkçası ben görmek ve görülmek isterim, hem de çok.

DJ’a göre, insanlar ya muzaffer ya da yenik olurlarmış. Bu iki nitelik, onların “görme”den önceki durumlarını gösterirmiş; oysa, görme siler götürürmüş bu muzaffer ya da yenik olma kuruntusunu.

Bu cümlesini okumadan önce ben, insanların kibirli ya da aşağılık kompleksli diye ikiye ayrıldığını gözlemlemiştim. Ve her nasılsa bir andan sonra (ki bu an “kontrat bitti” öyküsününün yaşandığı andı) her iki özelliğin de aslında aynı şey olduğunu apaçık görmüştüm.

*

TONAL/NAGUAL

Don Juan, tonali “Tonal, bizi biz yapan her şeydir. Adlandırabildiğimiz her şey tonaldir. Bildiğimiz her şeydir tonal ve bu, kişiler olarak yalnızca bizleri değil, dünyamızdaki her şeyi de içerir. Göze görünen her şey tonaldir de denilebilir” diye açıklıyor.

Bir Kadını Öldürmek kitabında biz bu açıklamanın ismine oyun demişiz. (O zamanlar DJ nin yalnızca isminden haberimiz var.)

Kişi tonalı doğumla birlikte büyütmeye başlar. Havanın içe çekildiği ilk o anda, tonal içinde erkle nefes alınmaya başlanmış olunur. Yani, bir insanın tonalı, doğumuna yakından bağlıdır. Doğum anında ve sonraki kısa sürede tümüyle nagualizdir. Nagual insanın betimleyemediği bölümüdür. İsim, söz, duygu, bilgi yoktur orda.

Nagual konuşulmaz olandır. Tüm olası duygular, varlıklar, özler onun içinde barışcıl, değişimsiz, sonsuza dek salınıp dururlar. Sonra yaşam tutkalı bir kaçını birbirine yapıştırır ve ortaya bir varlık çıkar; tonalin bölgesine doluşan tüm öbür varlıklarla birlikte o yerin şaşaası ve görkemi karşısında körleşip gerçek doğasını unutan bir varlık.

Tonal, sosyal kişidir. O bir koruyucudur ama çoğu zaman bir gardiyana dönüşür. O zaman tonalın, paha biçilmez bir şeyi, varlığımızı koruduğu açıktır.

Bu nedenle Tonalın doğal özelliği kurnaz olması ve kendi yaptıklarını kıskanmasıdır. Burada mesele bir koruyucu ile gardiyan arasındaki farktır. Koruyucu, açık fikirli ve anlayışlıdır. Gardiyan ise zorba, dar görüşlü ve çoğunlukla despottur.

Tonal birleşik örgütlenmelerin yaşadığı yerdir. Yaşam gücü, tüm gerekli duyguları biraraya getirir getirmez bir varlık tonalde beliriverir.  Yaşam gücü bedeni bırakır bırakmaz tüm o tekil farkındalıklar çözüşüp gelmiş oldukları yere, naguale dönerler.

Savaşçının bilinmeyene yaptığı yolculuklar tıpkı ölmek gibidir; ancak onun salkımındaki tekil duygular ayrışmayıp, kendi birlikteliklerini yitirmeksizin bir parça genişler yalnızca. Oysa ölümünde bunlar çok diplere batarlar ve daha önce hiç birim olmamışçasına bağımsızca devinirler.

*

İZ SÜRMEK/İZ SÜRÜCÜ

Eğer babamın biraz daha vakti olsaydı, nerdeyse beni buna ikna edecekti! Babamın da bi büyücü olma olasılığı var. Benim her yaptığımı, her ağzımdan çıkanı dünyanın sekizinci harikası olarak yorumluyordu.

(Üstelik feci sinirli, sert, herkese kan kusturan bi adam olmasına rağmen)

DJ’nin sık sık bahsettiği iz sürücü benim aslında.

Diyor ki:

“İz sürmenin ilk kuralı bi savaşçının kendi izini sürmesidir. Acımasızca, zekice, kibar bir biçimde ve sabırla izini sürer kendinin.

İz sürmenin dört altın gereği: Acımasız, zeki, kibar ve sabırlı

İz sürmeyi kısaca, belirli amaçlar için yeni ve özgün biçimlerde davranmak olarak tarif ediyor. Günlük işlerde insan davranışlarının tekdüze olduğunu söyler, bu tekdüzelikten ayrılan her hangi bir davranış tüm varlığımız üzerinde olağandışı bir etki yaratırmış. Bu olağandışı etki büyücülerin aradığı şeymiş;çünkü düzenli olarak artan bir etkiye dönüşürmüş.

İz sürmenin bir diğer adı ise “denetimli delilik” miş.

*

Büyücülerin sorunu

Büyücülerin kendine özgü iki sorunu olduğunu betimledi.  Birisi parçalanmış bir devamlılıktan yararlanmadaki olanaksızlık; diğeriyse toplanma noktasının yeni konumunca düzeltilmiş devamlılığın kullanılmasındaki olanaksızlıkmış.  Bu yeni devamlılık her zaman fazlasıyla güçsüz, dengesizmiş ve büyücülere eylemleri için gereksindikleri günlük yaşamın dünyasındaki güveni vermezmiş.

Büyücüler bu sorunu nasıl çözüyorlar diye sorar CC.

Hiçbirimiz herhangi bişeyi çözümlemez! Bizim için tin bişeyleri çözer ya da çözmez. Bir büyücü kusursuz bir hayat yaşar ve bu da çözümü beraberinde getirmiş gibi olur. Niye mi? Kimse bilmez bunu.

KUSURSUZLUK

DJ, olağan koşullar altındaki her insanın, büyük bir olasılıkla, geleneğin (algılarımızı bağlayan gelenekler) bağlarından bir kez olsun kurtulma fırsatı bulmuş olduğunu söyler. Bir coşkunluk anı toplanma noktamızı hareket ettirip sessiz bilgiye girmemizi sağlayabilir. Bunlar aşk, korku, öfke, yüksek ateş gibi durumlarca sağlanabileceği gibi, sadece büyücü çömezi değil, sıradan bir insan da kusursuz yaşayarak bunu başarabilir.

Peki kusursuz yaşam nedir dediğimde, “kusursuzluk basitçe enerji seviyemizin en iyi kullanım biçimidir. Doğal olarak tutumluluğu, düşünceli olmayı, yalınlığı, saflığı ve hepsinden öte kişisel yansımadan yoksun olmayı gerektirir. Büyücüler tini denetleyip, toplanma noktasının hareketini yönetebilmek için kişinin enerjiye gereksinim duyduğunu söylerler. Enerjiyi bizim için biriktirecek tek şeyse kusursuzluğumuzdur.” Demişti.

Toplanma noktasının hareketi en yüksek düzeye çıkarıldığında, hem sıradan insan hem de büyücü çömezi, birer büyücü olurlar, çünkü o hareketi en üst düzeye çıkarmak, devamlılığı onarılamıyacak şekilde tuzla buz etmiş olur.

Bu hareketi en üst düzeye nasıl çıkarırsın diye sorar CC.

Kişisel yansımayı kırarak! Gerçekte zor olan, toplanma noktasını hareket ettirmek ya da kişinin devamlılığını kırmak değildir. Gerçek zorluk, enerjiye sahip olmaktır. Kişinin enerjisi varsa toplanma noktası hareket ettiğinde sorgulanacak olaylar ortaya çıkar!

Don Juan, kendi saklı kaynaklarını sezinleyebilmesinin ama onları kullanmaya cesaret edememesinin insanlığın açmazı olduğunu anlattı. Bu nedenle şamanlar insanlığın kötü durumuna, alıklığı ve bilmezliğinin uyumu derlermiş. İnsanlara şimdi, her zaman olduğundan daha fazla, özellikle kendi içsel dünyalarına yeni ülküler öğretilmesi gerektiğini söyledi. Bu toplumsal ülküler değil şamanın ülküsü, insanlığa ait ve bilinmeyenle, kendi kişisel ölümüyle yüzleşen ülküler.

Peki sessiz bilgiye erişince ne olur?

Neler olacağını hesaplamaya cüret etmeyiz tabi ama kısaca durum: burası ve burasıdır!

“Davranışlarımız kusursuzluk tarafından düzenlenir” derken neyi kastediyor? demiştim dün.

Benim yorumum şu; kusursuzluktan iki sebeple bahsedilebilir; ilki, büyücü şahsi çıkarları olmadığı için, tinin/niyetin işaretiyle hareket eder.

İkincisi, büyücü anda sakindir (anda oturur). Ve fakat bu iki unsur birbirinin varlık sebebidir zaten. Anda oturmayan tinin işaretini nerden görsün?

*

KONTROLLÜ DELİLİK

Benim aklıma DJ’ın kontrollü delilik kavramını getirdi bu söz.

İz sürme sanatında, büyücülerin çoğunlukla kullandığı bir yöntem vardır; denetimli delilik!

Büyücüler bu yöntemi, kendi kendileriyle ve günlük sorunların dünyasındaki herkes ve herşeyle başa çıkmanın tek yolu olduğunu savunurlar.

Don Juan, denetlenen deliliği; denetlenen aldanma sanatı ya da eyleme tamamen kendini veriyormuş gibi görünme sanatı olarak açıklıyor. Öyle iyi yapılacakmış ki kimse ayırdına varamazmış. Denetlenen delilik, tamamen kendini aldatma değilmiş demişti, her şeyin ayrılmaz bir parçası olarak kalırken, her şeyden ayrı olmanın inceden inceye düşünülmüş, sanatsal bir yöntemiymiş.

Denetlenen delilik bi sanatmış ama bi çok büyücünün içi kaldırmazmış bunu çünkü uygulaması çok fazla enerji gerektirirmiş.

Bana BKÖ den bi pasaj çağrıştırdı nedense:

İnsan, bir şeye bakarken yeterince uzaklıkta durmalıdır. Çok yaklaşıldığında bir seviyeden sonra alt oyunların detaylarına kapılınır. Oyuncu seviye kaybeder.

Çok uzaklaşıldığında da aynı sonuç ortaya çıkar.

Bakış mesafesi oyunun en önemli unsurudur.

İnsan yaklaştığına kapılırsa onun tarafından yutulmuş olur.

Anlayacak kadar yaklaşıp, yutulmayacak kadar uzakta duran ve her an mevcut seviyesinden bütünü kolaçan eden kazanır.

*

ALGILAMA

Don Juan dölyatağına algılama kutusu diyordu. Rahim ve yumurtalıkların üreme döngüsünden çıkarıldıklarında algılama araçları haline gelerek evrimin merkezini oluşturabileceklerinden emindi. Kadınların üstünlüğü, bileşim noktasının yorumlama işlevini dölyatağına aktarabilme yetenekleriymiş.

“Algılama, yaşamımızda çok ufak bi rol oynuyormuş gibi, oysa ne olduğumuzun tek yanıtı; algılayıcı olmamız gerçeği! İnsanoğlu enerjiyi bütün olarak kavrayıp duyusal veriye dönüştürür. Sonra bu duyusal verileri günlük yaşama göre yorumlar. Bu yorumlama bizim algılama dediğimiz şeydir.” Diyor.

*

UFAK TİRAN

Sabah uyandığımda aklımda DJ’nin çok önemli bulduğu bir kavram vardı. Fakat bir türlü ismi aklıma gelmiyordu. Bilmediğin bişeyi Gooogle’da da aratamıyosun! J Neyse iş başa düştü oniki kitabı raftan indirdim, bu kavramın hangi kitabın hangi sayfasında olduğu da belli değildi. Fakat şundan emindim ki, bu önemli kavramın mutlaka altını çizmiş olmalıydım. Dolayısıyla çok hızlı bi taramaya giriştim ve beşinci kitapta onu buldum; ufak tiran!

Gülümseyerek ve büyük bir keyifle o bölümü baştan aşağı bir daha okudum. Elinde kitabı olanlar için belirteyim; İçten gelen ateş-23.cü sayfadan itibaren.

Bu konu kibirle alakalıdır. Kibir basit ve masum bişey değildir der DJ, “bir yandan bizde iyi olan her şeyin özüdür, öte yandan çürümüş herşeyin özü. Kibrin çürümüş yanından kurtulmak ustalıklı bir taktir gerektirir.”

Bu konudaki en etkin taktiğin, iz sürmenin tartışmasız ustaları Fetih dönemi görücüleri tarafından geliştirildiğini söyledi. Kendi içlerinde altı öğeden oluşuyordu bu taktik; Bunlardan beşine savaşçılığın özelliği deniyordu: denetim, disiplin, sabır, zamanlama ve istenç. Kibrini kaybetmek istiyen savaşçının dünyasının parçalarıydı bunlar. Belki de en önemlisi olan altıncı öğe ise, dış dünyaya aitti ve adı UFAK TİRANdı.

Ufak tiran bi işkencecidir diye açıkladı DJ, “savaşçının ölüm kalım erkini elinde tutan ya da en basiti rahatsız ederek çılgına çeviren birisi.”

Çömez için ufak tiran ne kadar güçlü ise o kadar değerlidir. en değerli ufak tiranlar, çömezi tek bir hareket ya da emirle öldürebilecek insanlardır. ama çok zor bulunduğundan çömezin ruhuna işkence eden bir insan da ufak tiran olarak kullanılabilir.

çömez, bilinmeyenle yüzleşmek için gerekli olan ilk 4 öğeyi ufak tiran aracılığı ile pratik eder, tiranın işlevi budur. Bu öğeler:

1 – denetim : tiran seni ayaklarının altında ezer iken kibirden kaynaklanan bir psikolojik yıkıma uğramamayı öğrenmeye ve sağduyulu kalmaya denetim denir. don juan’a göre tiran’ın aslında tek yapabildiği bedene işkence etmektir. tiran işkence ederken kişinin ruhuna işkence eden tiran değil gururdur, kendine acımasıdır.

2 – disiplin : tiran işkence ederken bile kafayı çalıştırıp tiranın zayıf ve güçlü yanlarını araştırmaya disiplin denir. “bi araba kötek yerken tiranın güçlü ve zayıf yanlarını gözlemleyebilecek duygusal kuvvete disiplin denir” der don juan.

3 – sabır : “dinginlikle, acele etmeden beklemek, olacakları neşe ve yalınlıkla ertelemektir sabır”

4 – zamanlama : gemlenen herşeyin koyuverildiği andır. disiplin ve denetimi bir nehir, sabrı bir baraj olarak nitelersek zamanlama barajın tiranı boğmak için patlatıldığı andır.

“sabır, savaşçının yapmaya hakkı olduğunu bildiği bir şeye tüm tini ile gem vurmasıdır. tabii ki bu savaşçının gidip herhangi birisine düzen hazırlaması ya da eski hesapların peşine düşmesi anlamına gelmez. sabır bağımsızdır. savaşçı, denetim, disiplin ve zamanlamaya ulaşmışsa, sabır kim neyi hakediyorsa onu bulmasını sağlar”

Üstün bi görücünün oluşumundaki en önemli unsur, sınırsız yetkeye sahip bir ufak tirandır.

Yeni görücüler, ufak tiranları yalnızca kibirden kurtulmak için değil, bu dünyadan çıkmak gibi çok karmaşık bir manevrayı başarmak için de kullandılar.

Yenilgi anlayışın ne diye sorduğumda ise şöyle cevapladı; “Ufak tiranla aynı duruma düştün mü yenilmişsindir. Öfkeyle, denetimsiz ve disiplinsiz, sabrını koruyamadan davranmak yenilmektir.”

Peki savaşçılar yenildikten sonra ne olur?

Ya kendilerini yeniden toplarlar ya da bilginin peşinden gitmeyi bırakıp yaşamlarının sonuna kadar ufak tiran saflarındaki yerlerini alırlar.”

Anadoluda da dervişler birbirlerine veda ederken “allah derdini artırsın” derlermiş, sanırım onlar da ufak tiranın hikmetini biliyorlardı. 🙂

*

*

SESSİZ BİLGİ

DJ ile uzun bir birliktelikten sonra dönüş yolunda biraz dinlenme imkanı bulacağımı söyledi. “Nagual ile birliktelik çok yorucudur” dedi

Ona hiç yorgun olmadığımı anlattım Aslında onunla birlikte olmak uyuşturucu etkisi yapmaktaydı bende, onsuz yapamıyordum. Bu onun gururunu okşuyormuş havası yarattı ama söylediğimde ciddiydim.

Mutlak bir sessizlik içinde pazar yerinde iki ya da üç kez gezindik.

“Eve git ve büyücülük öykülerinin temel tözleri hakkında düşün” dedi sesinde bir bitiriş edasıyla “dahası, düşünme onları, ama toplanma noktanı, sessiz bilginin yerine doğru harekete geçir. Toplanma noktasını hareket ettirmek herşeydir, ama sabırla denetimlenerek yapılmazsa hiçbir anlam ifade etmez. Bu nedenle, kişisel yansımanın aynasını kır. Kusursuz ol, böylece sessiz bilginin yerine ulaşacak enerjiyi bulacaksın kendinde.”

Carlos Castaneda’nın sessiz Bilgiye ilk kez girişinin kısaca öyküsü şuydu:

DJ ile birlikte mutat bi kaç günlük çöl-tepe gezisine çıktıkları bir gün, karşılarına (aslında o bölgede bulunmayan) genç bir jaguar çıkmış ve onları afiyetle yeyip yutmak istemişti J

Jaguardan nasıl kurtulmaları gerektiği ile ilgili olarak DJ’nin vermiş  olduğu ilginç tavsiyeler vardı. Bunlardan biri zigzaglar çizerek koşmaktı; çünkü ona göre böyle büyük cüsseli hayvanların düşünme kabiliyetleri vardı ve kendilerinin ne yapmak istedikleri ile ilgili düşünceleri aynen sezebilirdi bu hayvan. Bu sebeple onun anlam veremiyeceği (mantıksız) hareketler yapmalıydılar. Bir süre kaçtıktan sonra ikinci tavsiyesi ayaklarıyla yerden toz kaldırmaları oldu. Bu da hayvanı şaşırtan bir diğer mantıksız hareketti.

Derken, DJ, Carlos’a ani bir talimat verdi:

“Devleş!”

Hatta kullandığı cümle aynen şöyleydi: “Şimdi gayet sakin yürüyeceğiz ve sen de koca bir devmişsin gibi kuru çamurları tekmeleyeceksin!” ve ekledi “ayaklarınla bir toz bulutu kaldır, kendini iri ve ağır hisset!”

CC, bunu yapmayı denedi ve hemen ardından bir yoğunluk duygusuna kapıldı.  Kendini devasa ve yırtıcı hissetmekteydi.  Ussal yetenekleri işlevini yitirdi O durumda ileri doğru itildiğini, bedensel olarak bir yerden diğerine büyük bir hız ve cuşkuyla hareket ettiğini, bunun bir baygınlık hissi olmadığını söylüyor CC.

Böylece o fundalıkta, kaktüslerin üzerinde saatlerce yol aldı Carlos, artık Jaguarı o takip ediyordu, hatta onu korkutmaya çalışıyordu! Eğer onun üzerine giderse, dikenlerin ona batıp canını acıtacağını biliyordu(!)

O saatler boyunca CC sessiz bilgiye girmişti işte. Fundalığın üzerinden süzülürken, çöl zeminini ve çalıların üzerini aynı anda görmüştü!

“Ya da olduğum yerde dururken, aynı zamanda jaguarın da olduğu yerdeymişim. Böylece, kaktüslerin dikenlerinden kaçınmak için nasıl dikkatli adımlar attığının ayrımına varmışım. Başka bir deyişle, olağan burası ve orasını algılamam yerine, burası ve burasını algılamışım

Carlos bu inanılmaz deneyimi daha iyi anlamak için Nagual’ı sıkıştırdığında, o da kendi ilk deneyimini, işte meşhur nehir olayını anlatmıştı. Ki o olay, burası ve burası durumunu bariz olarak gözler  önüne seriyor.

Ha bir de şu hoş enstantane vardı.

DJ, ona jaguarın saldırısından rahatsız olup olmadığını sordu, acaba CC bundan incinmiş miydi?!

Ona incinmiş olabileceğimi düşünmesinin saçma olduğunu söyledim, o da bana arkadaşlarımın saldırılarıyla ilgili olarak da aynı şekilde düşünmem gerektiğini söylemişti. Kendimi korumalı, ya da yollarından çekilmeliymişim, ama ahlakça ve haksızlık etmeden.

:)))

*

NAGUAL JULİAN/ELİAS

Bu konu Don Juan’ın velinimeti Nagual Julian ile ilgili. Önce kısaca onu tanıyalım. Nagual Julian, yedi kadın büyücü ve birçok çömezle birlikte bir çiftlikte yaşıyor, çevreye karşı, yedi kızkardeşi olan dini bütün bir toprak sahibi olarak görünüyormuş. Sözlü ya da felsefi öğretime inanmayan ve oldukça garip uygulamalar yoluyla büyücü yetiştiren biri diyebiliriz. Onun yöntemlerini tek bir kitapta toplamak mümkün olsaydı eminim hepimiz için büyük kolaylık olurdu J

Nagual julian’ın velinimeti Nagual Elias, önce aynı yaş, boy ve yapıda dört adam bulmuş ve onlara ispanyolca sayısına uygun olarak, Tuliuno, Tuliodo, Tulitre ve Tulicuatro isimlerini vermiş. Tulio uygulaması “denetlenen deliliğe” bir alıştırma olmak üzere planlanmış.

Amaç bu dört kişinin tek bir kişi; Tulio olarak görünmelerini sağlamakmış!

Onlar önce işe Tulio’nun görünüşünü tinden istemişler, bu niyet ile yapılıyormuş (istenirse bazı ritüller eklenirmiş, etkisi artsın diye). Bunu kolaylaştırmak için Nagual Elias, onları çok ufak ve ırak bir depolama odasına koymuş ve orada tin onlarla konuşmuş. Tin önce türdeşliklerini niyet etmeleri gerektiğini söylemiş. Dört haftalık  mutlak yalıtılmışlıktan sonra hepsi de aynı özelliklere sahip olmuşlar.

Nagual Elias, niyetin onları kaynaştırdığını ve bireyselliklerinin el değmeden kalacağının kesinliğini kazanmış olduklarını söylemiş.

Böylece ortaya çıkarılan Tulio karakteri, Don Juan gibi büyücü çömezleri üzerinde eğitim amaçlı kullanılmaya başlamış.

Çömez eve ilk geldiğinde, bu dört adam sürekli onun önüne Tulio karakteri ile çıkmaya başlamış, ve sanki tek adammışlar gibi devamlılık gösterisinde bulunurlarmış. Tabi onların bu gösterisinin inandırıcı olmasının pekiştiricisi evdeki büyücü kadınlarmış. Çünkü onlar da tulioların tek kişi olduğu şeklinde davranış içindelermiş!

Çömezi yönlendirildiğinin (tek bir Tulio’nun varlığına) dışında her şeye karşı kör bir hale getirmeleri üç aylık dikkatli ve sürekli eylemlerle olanaklı olabilmekteymiş. Üç aydan sonra görmezliği öylesine belirginleşmiş ki (!) Tulioların artık dikkat etmeleri gerekmiyormuş bile. Evde doğal olarak davranmaya başlamışlar. Hatta kimliklerini aynı tutan giysiler giymeyi bile bırakmışlar ve çömez bu ayrımı ayırt edememiş!!!

Eve yeni çömezler geldiğinde Tulio’lar bu uygulamaya yeniden başlamak zorunda kalıyorlarmış tabi.

Tulio’lar, nagual Elias’ın zaferleriymiş, onlar  ayırdedilmezliğin özüymüşler. Onlar öylesine harika iz sürücülermiş ki, tüm işlevsel amaçlar için sadece biri var oluyormuş. İnsanlar hergün onları görüp konuşmalarına rağmen, ev sakinlerinin (büyücüler) dışında hiç kimse dört Tulio olduğunun farkında değilmiş J

Los Tulios

http://www.geocities.com/tmontgari/pag16.html

*

SÖZ/TANIMLAMA

Hem delice tanımlanmak istiyor hem de tanımlanmış herşeyin bizi kontrol ettiğini biliyoruz. Söz ve yazı varolalı beri yaman bir çelişki olmuş bu. Söz olmasaydı tanımlama olur muydu? Kimbilir, bana çok yavaş şekilde yine de oluyordu gibi geliyor.

DJ de bu çelişkinin farkında tabii. Büyücüler bu çelişkinin üstesinden nasıl gelmişler?

Sanırım kişisel yansımayı kırmak suretiyle, yani kendini önemsemeyi bıraktılar. Eğer önemsemiyorsan tanımlamaların bloke edici etkisinden kurtulursun gibi geliyor bana.

Madem tanımlama bize köstek oluyor o zaman yapmayalım diyemiyoruz. Yaşam dediğimiz her şey tanımlamaların korumasında ayakta kalıyor. Suyun içinde kaybolmamış adacıklar onlar.

ek:

Şunları hep hatırlamalıyım:

Alışkanlıklarını kır Sibel! Yarın sabah uyandığında daha önce yapmamış olduğun bişey yap lütfen.

Endişe üretme! Bazen uğrarlar onlar, asla eteklerinin ucuna yapışıp kalma. İçinde olanın dışında olduğunu bilmez değilsin herhalde! :)))

Senden bekleneni yapma! (o zaten senin beklediğindir biliyosun), şaşırt, eğer yapabiliyorsan (zor biliyorum)

Kendini en son ne zaman şaşırttın Sibel???

Biliyorum az sonra unutacaksın bunları, oraya buraya yazıp yapıştır bari!

:)))

*

İKİNCİ DİKKAT

“İkinci dikkati, onu incitmeksizin, onu ürkütücü ve tehditkar kılmaksızın toplamanın tek yolu rüya görmedir. Senin ikinci dikkatin dünyanın ürkünç yanı üzerine yapışmış durumda, bizimkisiyse güzellik yanı üzerine. Şimdi yan değiştirip bizimle gelmen lazım”

dediydi La Gorda.

Yöntemlerden bazıları:

  • Güneş ışığını sol gözümüze almak kaydıyla, baş sağdan sola doğru nefes alarak ve soldan sağa doğru nefes vererek çevrilir. Gözler yarı kapalı, hareket yavaşça olmalı.
  • Rüya görücülerin ikinci dikkatlerini kapana kıstırmaları için önce bakıcı olmaları gerekir. Bakıcı, herkangi bir objeyi bu işlem için kullanabilir, bu bir yaprak, çalı ya da kaya olabilir. Seçilen objeye her defasında bi kaç saat bakmak gerekir, bu yorucu bir işlem olduğundan, beden sırta dayanak alacak şekilde ve rahat bir pozisyonda olmalıdır. Gözler hafif aralık olmalı ve objeye odaklanmamalıdır. Bakış esnasında başı kıpırdatmadan gözler, saat dönüşünün tersine yavaşça devindirilmelidir.
  • Sabit bakma eylemi, düşüncelerimizi dinginleştirir, düşünceler olmayınca tonal dikkati (birinci dikkat) iyice azalır, ikinci dikkat birden objeye takılır ve olduğundan bambaşka bişey olup çıkar. Nagulal, ikinci dikkatin bir şeye takıldığı zamanki ana dünyanın durdurulması derdi. Henüz bu deneylerin başında bulunan bir çömez için dünyanın durdurulma anında yanında birisi olması önerilir; çünkü ikinci dikkatin bize ne oyunlar oynayacağını kestiremeyiz.
  • Obje seçimi: Küçük bitkiler bu konuda biraz tehlikelidir. Onların erkleri konsantre durumdadır, çok yoğun bir ışık yayarlar ve rüya görenlerin ona sabit baktıklarını hissederler, bu durumda ışıklarını hemen devindirip bir mızrak gibi bakıcıya saplarlar. Bu amaç için en iyi seçim küçük böceklerdir, onların hareketliliği onları bakıcılar için zararsız kılarmış, (yani ışıklarını doğrudan topraktan çeken bitkilerin tersine). Ağaçlar, kuşlar ve hatta duman da bakılabilecek şeyler arasında. Dumanın bu konuda oldukça özel bir konumu var. Kayalar ise çok eski ve erk yüklü olduklarından, bitkilerin beyaz, canlı yaratıkların sarımtırak ışığının aksine, kendilerine özgü yeşilimtrak bir ışık yayar ve kendilerini bakıcılara kolayca açmazlarmış. Fakat bu konuda sebat etmek iyiymiş; çünkü bakıcıların rüya görmelerinde onlara yardımcı olabilecek özel gizler barındırırlarmış.
  • Sabah erken saatlerde ağaçlar ve kayalar kaskatı ve ışıkları da soğuk olurmuş, bu sebeple onlara öğleden sonraki saatlerde bakmak daha iyi diyebiliriz. Akşam üstleri ise bunlar hüzün ve sessizlik yayarlarmış.
  • Bakma konusunda ikinci dizi de çevrimsel şeylermiş; yağmur ve sis gibi. Özellikle yağmur, bakışı arka plana odakladığında bir büyüteç görevi yaparak birtakım gizli nitelikleri ortaya çıkarabilirmiş. Örneğin erk yerleri ve kaçınılacak yerler yağmura sabit bakılarak görülebilir. Erk yerleri sarımtırak, kaçınılacak yerler koyu yeşil olurmuş. Sis ve bulut tabakaları da en gizemli sabit bakış objeleri imiş. Bir nehir ise hem çok gizemli hem de tehlikeli olabilirmiş. Bir nehir ikinci dikkati toplar ve onu alıp uzaklara götürebilirmiş ki bazen bunun durdurulması olanaksız olurmuş.

İçsel söyleşimizi durdurduğumuzda dünyayı da durdurmuş olacağız. Don Juan içimizdeki bir yanın ondan korktuğumuz için her daim kilitli olarak tutulmakta olduğunu ve ussallığımızın o yanımızı deli bir akrabamız gibi bir mahzende kilitli tuttuğunu söylemişti.

Bu durumda, deli akrabanın üzerimize çullanmasını önlemek için tek çare sonu gelmez içsel söyleşileri kendimize kalkan etmekte olduğumuz son kerte anlaşılabilir bi şey.

O halde, sonsuz iç gevezelik bizi koruyan bi şeyse neden onu bırakmamız ve ikinci dikkate girmemiz öneriliyor?!

Cevabı sorunun içinde değil mi?

Kişinin ikinci dikkat hakimiyeti olabilmesi için yeterli erki var ise, birikmiş ise, dünyayı durdurabilir, yoksa iç söyleşiye ve gurdjieff’in değimi ile uyumaya devam etmesi onun hayrına olacaktır.

*

ANDA YAŞAMAK

Düşünün doğduğumuzdan bu yana ne kadar çok şey gördük, duyduk, okuduk, kokladık ve okşadık. Hatırımızda kalan ise çok ama çok az şey bütünle karşılaştırdığımız takdirde.

Geçen akşam şöyle bir düşündüm, neden bazı şeyler aklımızda kalmış da diğerleri ortada yok diye. Sanırım bütün bu bilgiler kaydedildiği duygunun yoğunluğu ile orantılı hatırlanabiliyor. Yoğun duygu ile saklanmış olanlar bilinç üstünde ya da bazen pek kaçınılacak şeyse bilinçaltında muhafaza ediliyorlar. Duygu barındırmayanlar ise beynimizin kıvrımları arasında rastgele tutunmuş oluyorlar. Ve kuvvetli bir kıvılcım gelip onları aydınlatana kadar hiç yok gibi oluyorlar.

Aslında bu, ANDA yaşamaya alışkın olmamamızla doğrudan ilintili geliyor bana. An’da bişeyler olurken biz zihnimizin takılmış olduğu (ciddi ya da önemsiz, farketmez) bi yerde oluyoruz. Dünya bize herşeyi tastamam söylüyor ama ona odaklanacak gücümüz yok.

DJ’nin söylediği gibi “iç konuşmalarımız” bizi sürekli meşgul ediyor ve aynı zamanda kafayı yememek için koruma kalkanı oluyor J

Bir insan dört yaşına kadar olan hayatının her saniyesini sesli ve görüntülü olarak arşivleyebilmeli bence; çünkü hakkımızdaki gizlerin büyük bölümünün orada olduğunu sanıyorum.

*

İLERİ BİLİNÇLİLİK DURUMU

CC, “Don Genaro dışındaki üyelerle (Don Juan’ın topluluğunda) yalnızca ileri bilinçlilik durumunda biraraya geliyordum; bu nedenle de günlük yaşantımda onları bir rüyanın silik kişilikleri olarak bile anımsıyamıyordum” diyor.

Neden acaba?

Neden Don Juan, Don Genaro’yla onu  normal bilincindeyken de karşılaştırıyordu?!

Henüz tam bi cevabım yok…

CC ileri bilinçliliğe geçtiğinde sanki daha önce yarı körmüş gibi bi duygu hissedermiş. “O anlarda beni saran özgürlüğü, benzersiz neşeyi yaşadığım hiç birşeyle karşılaştıramam. Bununla birlikte, korkutucu bir hüzün ve özlem duygusu da özgürlük ve neşeye eşlik ederdi. Don Juan bana hüzün ve özlem olmadan bütünlük olamıyacağını; çünkü bunlar olmadan sağduyu ve sevecenliğin de olamayacağını söylemişti. Sevecenlikten yoksun bilgelik ve sağduyusuz bilgi yararsızdır, derdi”

Don Juan, don Genaro, iki çömezi Pablito ve Nestor’la son kez Orta Meksika’da, Sierra Madrelerin batı yamaçlarında düz ve çıplak bir dağ tepesinde buluşmuştuk. Orada başımızdan geçenlerin görkemi ve kapsamı, kafamda çömezliğimin son anlarını yaşamakta olduğum ve don Juan’la don Genaro’yu son kez görmekte olduğuma ilişkin en küçük bir kuşkuya bile yer bırakmamıştı. Son ana yaklaşırken herkes vedalaştı ve Pablito’yla ben, dağın tepesinden karanlık uçurumumuza atladık. –İkinci erk çemberi

*

NİYET

Evrende şamanların niyet dediği, ölçülemez, betimlenemez bir güç vardır. Niyet, bir düşünce, bir nesne ya da dilek değildir. Şamanlar niyeti, her şeyi yeniden düzenleyen, değiştiren ya da onları koruyan güç olarak tanımlarlar. Niyete açıklanamaz tin, soyut, nagual gibi adlar verirler. Herkesin “sezgi” olarak bildiği şey, niyet ile olan bağlantının canlanmasıdır. Yani tüm evrende var olan kayıtsız şartsız her şey bir bağlantı hattıyla niyete bağlıdır.

Savaşçılar bu bağlantıyı tartışmak, onu anlamak ve onu kullanmakla ilgilenirler. Özellikle ilgilendikleri bir şey de, onu gündelik yaşamlarının sıradan tasalarının duyarsızlaştırıcı etkilerinden temizlemektir. Bu bağlamda şamanizm, kişinin niyetle bağlantısını arındırma yöntemi olarak tanımlanabilir.

Sıradan insanın niyetle bağlantı hattı neredeyse ölüdür ve savaşçılar işe, yararsız bir bağlantı ile başlarlar; çünkü o isteyerek cevap vermez. Bu bağlantıyı diriltmek için savaşçıların gereksindiği, şiddetli yakıcı bir erktir yani sarsılmaz niyet denilen özel bir zihin durumudur.

Şamanların fendi, sıradan insanın fendi ile aynıdır. Her ikisinin de bir dünya betimlemesi vardır. Sıradan insan onu aklıyla destekler, şaman ise niyetiyle. Her iki betimlemenin de kuralları vardır ama şamanın üstünlüğü niyetin daha çok şey içermesindedir.

Niyet, düşünceleri bir insana yenildiğini söylediğinde bile onu başarılı kılan şeydir. Savaşçının düşkünlüklerine karşın işlevini sürdürür. Niyet savaşçıyı incitilemez kılan şeydir ve bir şamanı duvardan, uzaydan, sonsuzluktan geçiren şeydir.

10 Yorum

  • ..Endless.. 18 Mart 2016, 14:59

    Aşırı yüklemeden beynim çöktü sanırım.. 🙂

  • Sibel 18 Şubat 2016, 09:08

    Herkesin inancı kendine. Gerçeklikler kişisel inançlarla oluşur. Eğer o mesajın sahibinin böyle bir yorum yapmasının altında başka sebepler yoksa, onun bu inançları kendi öznel gerçekliğini oluşturmuş demektir. Konu Castaneda kitaplarıyla ilgisiz, böyle bir şeye dikkatimi kaptırmak istemem.

  • murad 18 Şubat 2016, 03:38

    sibel hanım merhaba

    cavit isimli arkadaşın yorumu hakkında bir açıklama yapabilirmisiniz?
    cavit bişeyler yazmamış, don juan matus insan değildir gibi şeyler yazmış, bu yorum neye göre yapılmıstır? kitaplarda dost olarak geçen varlıklar var bunlar insan değiller ama don juan da bunlardan demek çok iddialı olmuş, sizin varmı bu konuda bilginiz?

  • murad 12 Ocak 2016, 03:50

    peki bu 12 kitabı okuduğunda don juan ın amacının ne oldugunu anlayabildinmi.savaşçı oldun görücü oldun sonra ? derdi nedir bu don juanların .ayrıca cavit arkadaş hangi bilgiye dayanarak don juan ın insan olmayan bi yaratık olduğunu söyledi.elle tutulur bir bir bilgi varmıdır varsa açıklarsan sevinirim.

  • cavit aslan 06 Şubat 2012, 17:11

    DOĞAL YAŞAMDA FARKLI TÜRLERİN BİRBİRLERİNE YARDIM ETMESİ DİYE BİR İLİŞKİ TÜRÜ YOKTUR.
    YA AVCISINIZDIR YADA YEM.
    HER TÜR ANCAK KENDİ TÜRÜNDEN VARLIKLARLA BİR ARADA YAŞAR VE ANCAK BİRBİRLERİYLE YARDIMLAŞIR.
    O YÜZDEN FARKLI BİR TÜR OLAN CİNLERİN (SON KERTE GİZEMLİ VARLIKLARIN-UZAYLILARIN) İNSANLARA YARDIM ETMESİ VEYA BİLİNCİNİ YÜKSELTMESİ DİYE BİRŞEY SÖZKONUSU DEĞİLDİR.
    CARLOS CASTANEDANIN KİTAPLARINDAKİ FİKİRLERİN ÇOĞU KİŞİNİN BENLİĞİNİ YOK ETMEYE YÖNELİK İÇERİKLERDİR.
    ÖRNEĞİN –‘İÇ KONUŞMAYI DURDURMAK’– KENDİNİZLE OLAN İLETİŞMİNİZİ YAVAŞ YAVAŞ YOK EDER.
    –‘BİR SAVAŞÇI KENDİNE ASLA ACIMAZ’– UNUTMAYIN KENDİNE ACIMAYAN KİMSEYE ACIMAZ.
    SİZİN BENLİK GÜCÜNÜZ KIRILMAYA BAŞLADIMI SİZE MUSALLAT OLAN CİN SİZİ KORKUTARAK YAVAŞ YAVAŞ KENDİ DENETİMİ ALMAYA BAŞLAR, BUNU SİZE OLAYLAR YAŞATARAK YAPAR VE KENDİ VARLIĞINI HİSSETİRİR, EN SONUNDA DA SİZİ ÖLÜMLE KORKUTARAK TAM OLARAK KENDİ HAKİMİYETİ ALTINA ALIR.
    EĞER BÖYLE BİRŞEY BAŞINA GELEN OLURSA BU ÖLÜM NUMARASINI ASLA YUTMAYIN SİZİN ÖLÜNÜZ ONLARIN HİÇBİRİŞNE YARAMAZ, CİNLERİ PEŞİNDE OLDUĞU ŞEY SİZİN ENERJİNİZDİR.
    –‘SENDE ÖYLE PARLAK BİRŞEY VAR Kİ ESKİ ÇAĞ MEKSİKASI BÜYÜCÜLERİ BUNUN İÇİN NELERİNİ VERMEZDİ’–
    İŞTE CİNLER O PARLAK ENERJİ SAHİBİ İNSANLARIN PEŞİNDEDİR.(BİR İNSANIN PARLAK ENERJİ SAHİBİ OLUP OLMADIĞI ANCAK GÖZÜNDE MUAZZAM BİR PARLAKLIK VE IŞIK VARSA BELLİ OLUR)
    –ÖĞRETİLER TALEP EDİLEMEZ—YANİ HERKESE MUSALLAT OLMAZLAR

  • Sibel 03 Şubat 2012, 15:59

    Ona bakarsan hepimiz GENlere (cin okunur) yem olduk!

  • cavit aslan 03 Şubat 2012, 14:54

    don juan matus, gizli varlık, bir CİNdir ve amacı insan avlamaktır. Carlos Casanade’nin yazmış olduğu kitaplar cinlern insan avlamak için yazdırdıkları bir kiaptır.
    Bu kitaplara inanıp CİNLERE YEM OLMAYIN

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir