Atlas Vazgeçti-5

14 Eylül 2009

Aslında bu mitin çok daha eski tarihlerdeki bi geçmişi var: Dünya henüz yokken onun bulduğu yerde Tiamat  veya Tiyamat adında çok daha büyük bir gezegen varmış ve o zamanlar bu gezegenin hakimi Sürüngen ırkı imiş. Alınlarına yazılan kod gereği, diğer gezegenleri de kendilerine köle etmek için büyük savaşlar yapmışlar ve nerdeyse başarılı olacaklarken bu gidişe bir dur denmiş (yıldız federasyonu tarafından!), Bir savaş (barış için savaş)gemisi olarak tasarımlanan Nibiru gezegeni Tiamat’a gönderilmiş ve onu çok ileri düzey bombalarla havaya uçurmuş. Tiamat parçalanmış ve dağılmış (en büyük parçası şu andaki dünyamız oluyor). Sürüngenler yenilgiye uğrayarak bizim güneş sistemini terk etmişler. Dikkatinizi çekiyorum saf kan sürüngen kalmamış bu civarda! Olsaydı eğer, biz oturup bu lafları zor ederdik! Sanki hikaye gerçekmiş gibi konuştuğumu eleştirmek isteyenler olabilir ama ne fark eder? Belki gerçek belki değil, biz metaforik olarak değerlendirelim bir an için.

Benim ilk sorum şu: Dünya gezegeni ortaya çıkıp 365 günlük yörüngesine oturduktan sonra, buradaki hayat, canlılar ve yerli insan genlerinde sürüngenlerden miras var mı? Olmaması mümkün mü? Buradan nereye varmak istediğimi merak ediyorsunuz muhtemelen, ben de ediyorum! J Bütün mistik öğretilerde baba-oğul-kutsal ruh üçlemesini andıran bir kavram var. Allahın hakkı üçtür örneğin. Sonsuz bir evrenin içinde hafifçe basık bir küre olduğumuz halde neden alt ve üst kavramı var, anlayabilmiş değilim.  Mistik öğretilerde Alt kavramı genellikle fiziksel beden ile, üst kavramı ise ruh ile eşleştirilir. Bizler alttan ve üstten gelen iki etki arasında preslenmiş bir ırkız arkadaşlar, feci bi melezlik var bizde, öyle görünüyor! Bu arada melezlerin normlar üstü özelliklere sahip olduğu söylenir (aslı var mıdır?).

Ölenin arkasından konuşulmaz denir, şimdi kendi kitabından bahsederken böylesi acınası mit ve inançlardan söz etmem Ayn Rand’ı muhtemelen rahatsız ederdi, bu sebeple peşinen özürlerimi sunmak istiyorum. Kendisi, pırıl pırıl akıl ve mantık kuralları ortadayken böyle örneklemelere gidilmesini anlamsız bulurdu muhtemelen. Zaten ben de ne dediğimi anlatamadım, saçmalıyor muyum yoksa vurucu darbenin gelmesi için zaman mı kazanıyorum onu da bilemiyorum şu an.

İşte çok kanıksanmış fakat doyurucu cevap bulunamamış bir soru daha benden: insanlar arasında doğdukları anda fark var mı? Sanki Ayn Rand olmadığı varsayımından yola çıkıyormuş gibi geldi bana. Aksi takdirde böylesi belirgin bir hiyerarşiyi (12.ci tespit)kabul etmezdi. Neden durduk yerde Yağmacı var olsun?! Eğer yağmacı varsa, doğuştan gelen bir farklılıklar senfonisini de kabul etmek durumundayız. Y ada eğer aynı doğdularsa aynı eğitimi (0-6 yaş insan olma eğitimi) almadıkları için mi oluyor bunca büyük fark? Çok zeki olmayan,çok cesur olmayan, çok yaratıcı olmayan ne olsun?!  İlle ikinci sınıf vatandaş mı olacaklar, minnetle kabul sunanlar gurubu! Kant’ın da dediği gibi onlar böyle olmayı mı seçtiler ki Ayn Rand onları topa tutuyor? Ya seçtilerse?

Hangi amaç için seçmiş olduklarını tahmin etmek isteyebilir miyiz? Ayn Rand, kötü oldukları için seçtiklerini söyleyebilir belki, eğer seçtiklerini kabul ederse. Ama seçmemişlerse zaten onları böylesine topa tutması için neden kalmıyor! Bu da Kant’ın ünlü çelişki fenomeni.

Okumamış olanlar için Rand’ın genel tezini toparlamaya çalışayım:

Diyor ki; insan dediğin yaratıcı, zeki, adaletli, üretici, çalışkan ve ahlak sahibidir. Yaptığını ettiğini aşkla sevinçle, kendini mutlu edecek şekilde yapar, her şekilde samimidir, yalan dolan bilmez ve işte bu sebeple de güçlüdür. Fakat her nedense bu özelliklere sahip olan az sayıda insan vardır ve bu özelliklere sahip olmayanlar tarafından yağmalanırlar. (Eh dünyada altına oranla taş çok ama çok daha fazla ne de olsa!) Şimdi bu yukarıda tarif ettiği küçük insan gurubu kendilerini yollarından alıkoyan yeteneksizler gurubunun kendi akılları olmasa var olamayacaklarını dahi akıl etmekten yoksun olduklarını onlara göstermek üzere bir plan yürürlüğe koyarlar. Akıllarını yağmacıların kullanmasına izin vermeyerek yaparlar bu işi. Akıllarını alıp gizli bir yere saklanırlar (Atlantis), akılsız kalan dünya, önce ekonomik olarak sonra bütünüyle iflas eder, zaten ahlakın yağmacı da olmadığı varsayımı baştan konulmuştur. Yani lokomotifler gittiğinde vagonlar hiçtir! (kitapta birinci lig klasmanında oynayan tek kadın Dagny, ülkenin en büyük demiryolu şirketinin varisi ve idarecisidir. Tüm kurgu onun gözünden aktarılmaktadır.)

Öyle midir gerçekten? Lokomotifler gittiğinde vagonlar hiç midir?

Hiç sanmıyorum. Vagonlar olmasaydı lokomotife ne gerek vardı? Vagonların müthiş işlevi var, bunu gözden kaçıracak mıyız yani? Ayn Rand’ın süper zeki çocukları da zaten vagonları taşımayalım demiyorlar, taşıyalım ama herkes haddini bilsin diyorlar. İşte binbeşyüz sayfanın ana fikri bana göre bu. Haddini bilen olur bilmeyen olur. Üstelik teşekkür etmemeleri bir yana, vagonlar kendilerini en yüksek merciye getiriyorlar ve bindikleri dalı yani lokomotifleri haraca kesiyor, onların lokomotif olmaktan utanç duymaları gerektiğini vazediyorlar. İşte bu bardağı taşıran son damla oluyor lokomotifler için. Haksız bulmak oldukça zor görüyorsunuz.

Peki bu vagonlar aptal mı? İnsan bindiği dalı keser mi?  Molla Nasreddin bu konuya parmak basmıştıJ Burada lokomotiften muradımız çekici güç, ya da motor, ya da daha genel ismiyle harekete geçirici enerji. Bu konuda bi şiirimiz vardı şimdi aklıma geldi (Rüzgar gülü bakınız: … ) Şiirde de görüleceği gibi harekete geçirici güç zaten “engel”den elde ediliyor, bunun en basiti yelken. Rüzgar ise duygulardır demiştik. Duygu yoksa denizin ortasında kalıveriyorsun. İşte tam bu noktada Ayn Rand göz ardı etmiş olsa da “duygu” fonksiyonunun hesap dışı bırakılmasının hayati bir unutkanlık olduğunu söyleyeceğim, haddim olsa da olmasa da J 

Şimdi, rüzgar duygu ise eğer, ve siz bunun yol almak için olmazsa olmaz bir araç olduğunu biliyorsanız-farkındaysanız– onu kullanırsınız, işte bu aşamaya geldinizse sizde dümen-akıl var demektir. Yoksa rüzgarın (ya da motor fark etmez, motorun yakıtı da katılaşmış ata duygusu demiştik şiirde) önünde fındık kabuğu gibi bi sağa bi sola yalpalayıp hiç bi yere ya da hedeflediğiniz yere varamaz hatta batabilirsiniz bile. Bu durumda rüzgar sizi kullanmaya başlar, rüzgarın amacı olduğundan ya da istediğinden ötürü değil sonuç öyle gösterir.  Ayn Rand bu örnekleri muhtemelen çokça gördüğü için duyguyu yerden yere vuruyor, onu yolundan eden rüzgardır sanıyor. Ve bu sebeple akla sarılıyor, oysa akıl duygunun alternatifi değildir ki! Akıl, geminizin ya da arabanızın dümeni/direksiyonudur. Akılda kendinden menkul hiç bi güç (enerji anlamında)yoktur.

Bu sebeple duygu icat edilmişti! Pardon aslında yanlış oldu, hafıza icat edildi. Anlik refleksler hafızaya kaydedilerek duygu adı altında değişik formatlarda muhafaza edildiler. Aslında duyguların temeli İKİ tanedir; hoşlanma ve hoşlanmama durumu. Bunlar derecelendirilerek ayrı isimler verilip duygu yelpazesi oluşturuldu. Önce harekete geçirici olarak oldukça işe yarayan bu fonksiyon giderek başa bela olmaya başladı; çünkü fonksiyon düzden işlediği gibi tersten de işliyordu maalesef! Nasıl mı?

Örnekle anlatmaya çalışayım: Diyelim kişi, ateşten(yakıcı bişey) hoşlanmadı ve buna ihtiras-öfke-kıskançlık vs gibi değişik tonlarda isimler konup hafızaya atıldı. Ve daha sonra oturulup bu isimler kavramlaştırıldı, hangi durumlarda oluştuğu sanki ilaç reçetesi gibi detaylı olarak tanımlandı. Öyle oldu ki artık kişi tarifteki durum hasıl olduğunda ateşe maruz kalmış gibi hissetmeye başladı oysa ortada ateş filan yok! Böylece hafızadaki duygu bankasını gerçekte hissettiklerinin önüne almaya başladı, bu giderek kendi anlık hislerinin yozlaşmasına ve kaybolmasına sebep oldu.  Rüzgar gelişi güzel işlemeye başladı! Eh bu durumda sel felaketi de olur her bi şey olur. Üstelik her teknede dümen (akıl)olmadığını olsa da dümen kullanmanın öğretilmediğini düşünürsek nasıl kazalar olur tahmin etmek güç değil. İnsanın taş bağlı köpek salınık diyesi geliyor.

Daha devam edeceğiz herhalde…

 

5 Yorum

  • Sibel 23 Eylül 2009, 22:59

    Her yerde herşey konuşulamıyor hele yakınlarınız arasında bu tür fikirleri paylaşmak dediğiniz türden birçok tehlikeyi birlikte getiriyor. Çok akıllı olmak lazım ben nerdeyse yarım asırdır saklanıyorum 🙂 Ve “acaip” tuhaf ve bu dünyadan değil gibi nispeten çok hafif yakıştırmalarla yakayı sıyırmış durumdayım :))

  • Sevgi Yiğit 23 Eylül 2009, 21:44

    Milyon yıllar önce yok olan ve bizlerin dinazorlar olarak bildiğimiz
    gerçekte ne idiler?Bilim insanlarımız fosillerini bulup çıkardıklarında ve genetik incelemeler sonucunda ulaştıkları bilgi
    neydi?Sadece birer “hayvan” mıydı yoksa çok daha ileri- bizden-uygarlığa sahip varlıklar mıydı? Bu Dünya’da “şizofren” “dinden çıkmış” vs. yaftalara maruz kalacağını bildiği için susan benim gibi yüzlercesi var bunu biliyorum.Herşeyden önemlisi eğer bugün o karşılaşma sonucu ,deli göleği giyip bir hastene köşesinde yatmıyorsam
    yine biliyorum ki,belli bir farkındalığa ulaşmayanlara hiç ilişmiyorlar.İlişincede nedense tehdit unsuru görüyorlar(!?)

    Sizi yeni keşfettim daha çok paylaşım dileğimle.

  • Sibel 15 Eylül 2009, 14:13

    Güzel bir konuya parmak bastınız Esra Hanım, yazıma devam edecekken hatırlattığınız durumu ele almaya çalışacağım.
    Katılımlar için teşekkürediyorum, devamını da bekliyorum 🙂

  • Esra 15 Eylül 2009, 10:37

    Bütün yaşam sorunlarını çözmedeki gücümüzün akıldan kaynaklandığını düşünmek… Oysa, aklımızın en karanlık köşeleri iç dünyamızda sürekli ve sürekli, bizim bu sürecin farkında olup olmadığımız ayrımına takılmaksızın, işleyişine devam ediyor. Bu durum göstermektedir ki, aklımızın hakim olduğu alandan kaçan/sızan, yalnızca duygularımız değil, aklın işleyişine yönelik karanlıkta kalan detaylardır da…. Bu noktada tehlike, icat edilen hafıza (duygu) ya da diğer bir deyişle bizim dışımızda cereyan eden, kurgulanan hafıza, işte bu aklın karanlıkta kalan işleyişi ile temas edeceği olasılığında(?) açığa çıkmaktadır.
    Bizim dışımızda gerçekleşen duyguların göz ardı etmek yerine, onun “akılsal bileşeni”ni keşfetmek, belirginleştirmek (formülü açığa çıkarmak) ve duygu, akıl ve eylem bütünlüğünü “yeniden” kurabilmek, böyle bir tehlikenin bertarafı için atılacak önemli adımlardan biri olabilir…

  • orlando 15 Eylül 2009, 07:19

    valla kitaptan daha heyecan verici geldi bu değerlendirmelerin..sabırsızlıkla bekliyorum devamını..süper:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir