Atlas Vazgeçti-4

13 Eylül 2009

Kitabı bitirdim, mutlu muyum? Hayır! Sebep? Bilmiyorum. Kendimi bilmek için zorlarsam başarabileceğimi sanıyorum ama bunu yapayım mı? Mutsuzluğu ifade etmenin bu kadar komplike olabileceğini daha önce düşünmek zorunda kalmamıştım. Bazılarına –özellikle balık burcu olanlara- neden mutsuz olduklarını sorduğumda bir sebep göstermek zorunda mıyım, nedensizce işte öyle derlerdi. Bunu kabul etmekte zorlanırdım, sebebi belki bilmiyor olabilirsin ama sebepsizce mutsuz değilsindir derdim. Kabul etmezlerdi. Galiba gerçek durumlarını şu anda anlıyorum (belki bu da değil ama bana öyle geldi), sebebi bilmiyor değilim hayır değilim ancak öylesine karmaşık ki bunu anlatmak için enerji harcayayım mı onu bilmiyorum (Hele balıkların üşengeçliği hesaba alınırsa bu çözüm onlara gerçekten uygun olabilir belki).

Malum ben üst seviyede bir faydacı olarak doğdum hala da öyleyim. Enerji harcamak için bir fayda ummalıyım, bazıları bunu eleştirirler fakat ben herkesin sonuçta bu ilkeyle hareket ettiğini fakat “fayda” içeriğinin her bireye göre hatta her bir duruma göre değişik olabileceğini düşünüyorum. Bu konuda günlüğümü bi kaç kez yazdığımı hatırlıyorum, o sebeple faydacılığı da açılımlamayı şu an faydasız buldum! J

Aman neyse, Atlas vazgeçti okurken çok güzeldi ama bitince aynı lezzeti bırakmadı. Harika bir çalışma olduğunu hala düşünüyorum ancak bu ölçüde her “beyanata” karışması muhtemel çift anlamlılıkları da beraberinde taşıması kaçınılmaz.

Bu kitapta en çok geçen kelime hangisidir dersiniz? Örneğin “Bir kadını öldürmek” kitabında en çok kullanılan kelime “oyun” imiş hatta sayısını da söylemişlerdi şimdi unuttum. Atlas Vazgeçti kitabındaki en favori kelime ise: Yağmacı! Binbeşyüz sayfalık bu görkemli savunma Yağmacılara hitaben yapılıyor: Yağmacıların aklımızı kullanmasına izin vermeyeceğiz! Diyor ve bu fikir uyarınca bir pasif ayaklanma yürütülüyor. Yöntem Gandi’yi hatırlatıyor doğrusu, oysa Ayn Rand  Doğu mistisizminden tiksindiğini bi kaç kez konu ediyor kitapta.

“Yağmacı” kelimesi bize hiç yabancı değil, Castaneda öğretisinde yağmacının yeri büyüktür ve onun aklımız yolu ile bizi etkisiz bıraktığı söylenir. Acaba her ikisinin bahsettiği yağmacı aynı mı? Ya da bu fark eder mi?

İşte aklımda kaldığınca, Ayn Rand’ın sevdikleri/ sevmedikleri ve altını kalınca çizdikleri:

1.       Kadınları sevmiyor; sanırım onları hayatın köstekleyicileri olarak görüyor.

2.       Erkekleri –yaptıkları işe aşkla bağlıysalar- seviyor.

3.       Sanayicileri seviyor; onları üretme becerileri sebebiyle –üretimi de insan mutluluğunun temeli olarak gördüğü için- çok önemsiyor.

4.       Bilimi seviyor. Ancak burada bilim insanının taşıması gereken ahlak üzerinde titizlikle duruyor.

5.       Ahlak seviyor. Ancak ahlakın nerden edinileceği üzerinde durmuyor! Dinleri,metafiziği, mistisizmi sevmiyor, onların adını dahi duymak istemiyor. Sanırım “ahlak” öylece kendiliğinden var onun için. (Buraya sonra değineceğiz)

6.       “Yaşam” ı ve zenginliği –ister aristokrasi isterse sanayi yolu ile elde edilmiş olsun- seviyor, ölümden ve fakirlikten nefret ediyor.

7.       Zekaya tapıyor. Onun kurgusu içindeki zeki adamların bulunduğu yerler ve koşullar dikkate alındığında IQ leri yüksek olması gerekiyor ancak romandaki kişilerin hayatlarına baktığımızda aslında onlar EQ anlamında da üst seviyedeler.

8.       “İyilik”,”yardım”, “adanma”, “aile ilişkileri”, “büyü”, “sosyal” gibi kelimeleri tiksintiyle kullanıyor.

9.       “aşk” çok önemli; her anlamda aşkla bağlanma durumunu övüyor. Aşkın objesi ne olursa olsun diyemeyeceğim; çünkü yağmacılığı aşkla yapanlara karşı duygularını göremedim kitapta.

10.   Üreten insanın ahlaklı olduğunu varsayıyor; kitapta üretim yapan hiç kimse bi ahlaksızlık olayına girmiyor. Üretimden kazanılan para ve servet onun için en büyük paye, öyle ki, kurduğu yeni Dünya’ya dolar işaretini bayrak/simge yapıyor. Örnek vermediği için Ayn Rand’ın üretim yapan fakat ahlaksız olan insanlara nasıl baktığı ve bu yolla kazanılan paraya da nasıl tutum takınacağını öğrenemiyoruz.

11.   Öğretmenin ancak bir bilim adamı gibi olabileceğini (yani yaratıcı ve ahlaklı) öneriyor. Öğretmenin varlığını gerçekten önemsiyor.

12.   Hiyerarşiyi benimsiyor.  İnsanların bir kısmı yaratıcı, zeki, girişimci, çalışkan olurlar ve onlar kendi refahlarını sağlarken bu aynı zamanda toplumun diğer kesimlerine de –kendiliğinden-yansır. Bu özelliklere sahip olmayanlar yani, aptal, taklitçi, tembel olanlar da birinci guruba hayran ve müteşekkir olmalılar. Birinci guruptakiler bunu doğrudan talep etmeyecek kadar egosantrik olsalar da ikinci gurup –kendiliğinden- hadlerini bilmeliler. (yukarıdaki her madde için kitaplar dolusu söyleyecek şey var tabi fakat bu 12.ci madde için kısa bir notu belirtmeden geçemeyeceğim: Ayn Rand “kıskançlık” kelimesini ve buna bağlı olarak “haset” edimini hiç duymamış galiba, kitapta bu iki kelime sanırım hiç yok! Tabi “duygu” kelimesine tiksintiyle baktığı için bunu es geçmiş olması muhtemel)

13.   Akıl, mantık, zihin, adalet, bilgi seviyor, duygulardan nefret ediyor. (Tamamen kendi tahminim olmakla birlikte Rand’ın küçükken şiddetli duygusal sömürüye maruz kalmış olabileceğini düşünüyorum.)  İnsanın yalnızca duygular yolu ile zayıf düşürebileceğini biliyor ve bu sebeple kalp seviyesinde geçen her konuşmayı tiksintiyle reddediyor. Zaten Aristo’yu seviyor, karanlık ve aydınlık, doğru ve yanlış var. Ve insan bunları aklı yolu ile ayırt edebilir. “Esneme”, “dalgalı mantık” gibi sözler onun için yenilginin işaretleri. Bu kavramlar Yağmacının kullandığı yöntemlerin başında geliyor.

14.    Ayn Rand kitabında altını büyük bir saygıyla kutsuyor, onun için dolar=altın. Zaten Kurduğu Atlantiste para altından dolar. Kağıt para, tahvil, hisse senedi gibi şeyler gerçek “değer” olamazlar, bunlar yağmacının işine yarayan enstrümanlar.

Aklıma geldikçe ilave edeceğim. Onun “varlık” sevdiğini söylemiştim. Aklı olan her insan zaten bunu sevmelidir. Bu, kendini, hayatını sevmek anlamına gelir öncelikle. Her doğru işin göstergesi maddi yani fiziki olarak görülebilmelidir Rand’a göre. İnsanın güzelleştirebileceği bu dünyadır aslında “var” olan da sadece budur. Yeni Dünyasına “Atlantis” ismi verilmiş olması asla tesadüf değil bence. Kitaptaki kahramanların hepsi birer Atlantis vatandaşına benziyor zaten (mitolojik olarak bilebildiğimiz kadarıyla). Atlantis’in sonu bilgi boyutunun varlık boyutunu çok aşmış olması sebebiyle geliyordu. Varlık boyutunu, ahlak ya da bilinç olarak algılamak lazım. Sonuçta bilgi de aynen para gibi enerjinin yoğunlaşmış şeklidir ve onu taşıyamayacak insanın elinde ya çarçur olup gider-bu evlası- ya da korkunç bir silaha dönüşür.

Burada biraz ara verip konunun Annunakiler miti ile benzeşliğini hatırlatmak istiyorum.

Nibiru (Marduk) gezegeninin kralı/komutanı Anu’nun iki oğlu ve bir kızı Dünya’ya gelirler. Amaçları kendi gezegenlerinin yırtılan atmosferini onarmak amacıyla buradaki altını çıkarmak ve Nibiru’ya sevk etmektir.  Anu’nun İnsan ırkından oğlu Enlil, Dünya’ya komutan atanmıştır. Kızı Ninmah, şifa, yiyecek, tohumlama, mevcut canlıların ıslahı gibi konularda yetkilidir. Diğer oğlu Enki ise onun sürüngen eşinden olmadır, araştırmacı ve tüm bilgilerin(adına ME denilen bi tür bilgi tohumu) sahibidir. Buradaki altın çıkarma işleri beşyüzbin yıl sürer, sonunda işlerini tamamlayıp milattan önce 1600 yıllarında, Marduk’un bir önceki geçişinde (3600 yıllık yörüngeye sahip)buradan giderler. Hikâyeyi çok kısa anlatıyorum (bu sayfalarda detaylı bilgileri var. Bu arada fikir Zekeriya Sitchin ve Sümer yazıtlarından çıkıyor)

Daha Marduk’tan çok önce varlıkların bilinçlenme yolunda hız almaları için iki ayrı prototip üretilmiş:

1.       Sürüngenler: Kodları şöyle belirlenmiş: “gittiğiniz yerde başka varlıklarla karşılaşırsanız onları kontrol altına alın ya da yok edin, aksi takdirde siz yok olursunuz”.  Üretilen ilk prototip oldukları için epeyce deneyim yaşamışlar ve bilgi biriktirmişler.

2.       İnsanlar: Kodları şöyle belirlenmiş: “gittiğiniz yerde başka varlıklarla karşılaşırsanız onlarla iyi geçinin, paylaşımcı olun.” Sonraki prototip olduklarından sürüngenlere göre çok daha az bilgiye sahipler.

Tabi evrende bu iki türün birleşmelerinden oluşan melez türler oluşması da kaçınılmaz, tıpkı hikâyedeki Tanrı Enki gibi. Melezlik bunla kalsa yine iyi, bundan daha beteri Annunaki erkeklerinin Dünya kızları ile olan ilişkilerinden doğan melezler, bunlara yarı tanrı deniyor. Bunların büyük kısmı burada bulunduğu beşyüzbin yıl içinde güzelliklere düşkün çapkın Tanrı Enki tarafından bizzat yapılıyor.

İşlerin siyah-beyazdan biraz daha karışık olduğunu anlatmak için ille de bu miti kanıt göstermek durumunda değilim, aklıma geldi de hatırlatayım dedim yoksa işlerin karmaşıklığı bir sonuç olarak gözler önünde, tam da Ayn Rand’ın çizdiği tablo ile somut biçimde kanıtlanmıştır zaten. Buna rağmen O, Aristo mantığını yüceltiyor, bu ilginç tabi.

-devam ediyor-

Not: Bugün saat 20.00 de CnBcE’de ki MERLİN dizisini çocuklara ve genç hissedenlere izlettirmeyi unutmayalım.

Yorum Yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir