Aşk hakkında bir sohbet

20 Şubat 2010

Sanki herkes bu işareti bekler gibi neşeleniyor. Gülden’le Hüsnü tam sol arkamda yan yana oturmuşlar. Bu kez yakaladım sizi diyorum içimden. İnsanlar seyahatte şaşılacak ölçüde birbirlerine yaklaşıyorlar. Normal hayatlarında asla taviz vermiyecekleri sınırlarını geri, oldukça geri çekiyorlar. Belki de bir daha birbirimizi görme ihtimali olmaması, geleceğe ya da geçmişe yatırım yapmayı durduruyor, şu an ve burada olmayı kendiliğinden başarıyoruz. Kimbilir!

“Aranızda benden başka evli var mı?” diyor aniden Elena

“Bunu kendinize yandaş arar gibi sordunuz madam” diyorum gülerek

“Ben değilim” diyor Ferda

“Neden, yani hiç mi evlenmediniz? Yoksa boşandınız mı sizler?”

“Benim hiç fırsatım olmadı” diyorum ve Ferda da “aman allah korusun” diyor.

Hepimiz gülüyoruz.

“O kadar kötü bir şey mi evlenmek?” gücenik kadınca bi işve var sesinde

“Efendim, işlevini tamamlamış bir kurum, yoksa ne sakıncası olacak.”

“Ne anlamda?”

“İki insanın beklentileri belli bir anda birbirine denk düştüğünde bir ilişki başlıyor evet ama herşey o kadar değişken ki, bu başlangıcı ölüme kadar diye sabitlemeye çalışmak ne kadar safça, hayır hayır, affedin beni ama aptalca!”

“Aaa bu da çok uç bi düşünce oldu. Zaten o dediğiniz katoliklere mahsus; ölüme kadar filan. Yok öyle bişey dünyada artık.” Diyor zeki kızımız Gülden

“Olmalı” diyor Hossam bizi bir kez daha şaşırtarak

“Nasıl?! Siz öyle mi düşünüyorsunuz?” diyor Elena

“Ben sonsuz aşka inanıyorum”

“Aynı kişiyle mi?” deyiveriyor Gülden

Bir kez daha kahkahalarımızı tutamıyoruz. Garson boşalan bardaklarımızı yeniliyeli beri, iyice gevşedik zaten.

Kadınların boşandıktan sonra yeniden evlenmemeleri Hossam’ın garibine gidiyordu. Türkiye’de boşanmanın boyutlarını sordu. Ben de son on yılda epeyce yükselmiş olduğunu söyledim. Sebebini ise kendimce, kadınların ekonomik özgürlüğe giderek daha çok sahip olmasını ve toplumsal baskının hafiflemiş olmasını gösterdim. Hayretle karşıladı.

“Boşanan kadın bir erkeğe ihtiyaç duymaz mı? Neden tekrar evlenmiyorlar?” Gibi peşi sıra sorular yöneltti.

“Efendim çok basit; elektrikli battaniyeyi keşfettiler!” dedi sakince Ferda

Yine kahkahalar oldu. Hossam cevabı anlamakta zorlandıysa da sonuçta epeyce güldü. Sonra bir ilişkinin nasıl uyum içinde yürütülebileceğine dair uzun bir açıklamaya girişti. Konuşmanın sonunda; bir kadını memnun etmenin erkeği ölümsüzlüğe taşıyacak tek yol olduğunu söyleyerek hepimizi şaşırttı. İsabel hayranlıktan oğlanın ağzına düşecek gibiydi.

“Vay canına! Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?” dedi Elena

“Unutur!” dedi Ferda

“Neyi?”

“İşte bu söylediklerini, hele bi otuzu geçsin de görelim.”

“Doğru söylüyorsunuz” dedi Elena, yaşamış görmüş insanların eminliği ile.

O andan sonra ikili üçlü sohbetler başlıyor. Gülden Hüsnü’yü konuşmaya zorluyor. “Sen de Hossam gibi mi düşünüyorsun?”

“Hımmm evet belki, ama aşk başlatırsa da başka şeyler sürdürür ilişkiyi”

“Ne gibi?”

“Bi çok faktör olabilir tanrıçam” diye kestirmeden gidiyor, gerisini tam duyamıyorum; çünkü nerdeyse ağzını kızın kulağına yapıştırıyor konuşurken. “Hiç de değil, hiç de değil” diyor Gülden ara sıra. Ne buluyor bu oğlanda bişey anlıyorsam ne olayım.

“Siz hiç konuşmuyorsunuz Yalçın?”

“Hı? Ya! Evet”

Dinliyo o, akıllı çocuk bence.

“Kız arkadaşınız vardır tabi?” diye eşeliyo Elena

“Vardı, üç ay sürdü”

“Ooo pek uzun sürmüş” diyor Ferda alaylı

“Ne oldu peki?”

“Gitti. Yurt dışına taşındı.”

“Bu sizi çok üzmüş olmalı, sesinizden anlaşılıyor” diyor Elena, yüzünde acıklı bi ifade var. Belli ki aşk hikayeleri ilgisini çekiyor.

“Ehh… Ya!”

“Hey… Millet, bi dakika dinler misiniz?” herkes susup kadına bakınca devam ediyor “aşk nedir peki? Herkes kendi tarifini yapsın, bakalım neler çıkacak ortaya”

“Harikaaaa” diye el çırpıyor İsabel “Böyle oyunları severim”

“Bu bir oyun mu?” diyor Hossam, kaşları hayretle yukarı kalkmış

“Bilmemmm… Bi çok görüş açısının girdiği şeyler bana hoş bi oyun gibi geliyor.”

“Hımmm… Görüş açısı tekse?”

“Sıkıcııııı…” diyor şımarıkça.

Aman Tanrım bu kız ölüyü diriltir!

“Tamam. Kim başlıyor?” diyor Gülden

Doğal olarak kimseden ses çıkmıyor. “Sıradan gitsin, sağ baştan, hadi bakalım söz sizin Hossam” Elena kararlı!

“Bu haksızlık ama, daha dersime hazırlanmadım!” diye sızlanıyor delikanlı, İsabel’e öykünerek.

“Hadi hadi, nazlanmayın, hazırlığa ihtiyacınız varmış gibi görünmüyor. Hem siz sonsuz aşka inanıyorsunuz, aşk nedir ki onun sonsuzu sizi bunca mest ediyor?”

Kadın iyi bağlıyor, şimdi doğruya doğru.

“Hımmm… O haldeeee…”

“Aşk mükemmel bişeydir” diyor İsabel

“Berbat bişeydir” diyor Feylezof

“Mesele de bu ya, neden mükemmel ve neden berbat?”

“İyi söylediniz Mösyö Ferda”

“Zevkli işte, bi nedeni olması gerekir mi?”

“Acı çektirir.”

“Bunlar sebep değil sonuçtur gençler.”

“Biz daha sonuç aşamasına gelmedik belki?” diyor İsabel burun kıvırarak. Herhalde otuzundan büyük herkesi mezara girmediği için suçlayanlardan bu da.

“Durun bi dakika, izin vermediniz ki Hossam’a”

“Madam Elena Aşkı tarif etmek çok zor, bunu biliyorsunuz tabi. Yine de sizi cevapsız bırakmamak için aklıma ilk geleni söylüyorum: Aşk bence fetihtir. Ya da daha doğrusu fethedilecek kaleyi işaret eden bir ışık”

“Oooo bu çok enteresan, devam edin lütfen” diyor Elena, parlayan gözleri loş ışıkta bile belirgin.

“Diyecek fazla şey yok aslında, üstelik fazla deneyimim olduğu da söylenemez aşk konusunda.”

“O halde fetih, sonsuzca sürmesini isteğiniz bir şey, sürekli topraklarınızı genişletmek istiyorsunuz?” dedi kadın gülerek

“Eh işte size söylemiştim daha önce” diye söze karıştı Ferda “Tanrıların buyruğunu uygulayan bir insanoğlu daha!”

“Aslında benim dikkatimi çeken kısmı fetih değil de fethedilecek şeyi işaret eden ışık olması. Bizim dilimizde aşk, ışık, meşk, şavk gibi kelimeler bildiğim kadarıyla hep aynı kökten geliyorlar. Babam iyi bilir bu konuları.” Diyor Gülden. İngilizcesi kıskanılacak kadar güzel.

“Ayrıca gelmeden hemen önce okuduğum bir yazıyı getirdi aklıma şimdi. Doğrusu epeyce etkilendiğimi ifade etmeliyim. İsterseniz aklımda kalanı aktarayım?”

İsteriz isteriz sesleri geliyor ve bu arada boşalan bardaklar bir kez daha doluyor. Gemimiz nerdeyse bir yelkenli edasıyla sessizce ay ışığında kayıyor. Aslında aşkı konuşmanın değil yaşamanın tam zamanı diyorum içimden (aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş malum!).

“Yazar, ani ışık parlamasından gözlerin kamaşması diye tarif etmişti aşkı, ilginç bi giriş diye düşündüm o an, hani diş kamaşması gibi bişey geldi aklıma”

“Ürperme” diye ekledi Yalçın

“Evet evet, işte öyle bi ürperme. Sonra bu sözünü açılımlıyordu. Tabi ben kendimce özetleyeceğim şimdi. Aşk silahını, sanırım Eros’a gönderme yaparak bir oka benzetmiş. Yay aşık olunandır. Ondan fırlayan ok ise yakın gelecekte ‘olunmak istenen kişilik’ yapısıdır.
Bu ok, yani olunmak istenen kişilik, bizim adem ya da havvamızın kalbine saplandığında olanlar olur. Bu durumda aşık kişi, güneş ışığı ile aniden körleşmiş gibi aşık olduğundan başka bişey göremez hale gelir. Bu duruma yazar geçici körlük diyor! Aşık aynen pervaneler gibi güneşinin etrafında dönmeye başlar.  Bu dönüş, yayın ta kendisi olana kadar sürer. Kendisi bunun bilincinde olmasa da aşık olduğu kişiliği bi elbise gibi üzerine tam olarak giyindiğinde artık gözleri kamaşmaz olur ve gözü çevrede olan biteni yeniden seçmeye başlar. Ne zamana kadar? Yakın gelecekte olmak istediği kişiliği yeniden bir yerde görene kadar. İşte burada tam anlayamadığım bir kelime oyunu yapıyordu yazar. Şöyle ki görme kelimesini içeriği olan örme ile bağdaştırıyor! Bunu ancak Türkçe bilen arkadaşlar anlamlı bulacak tabii” bi kahkaha attı

“Bir dakika bir dakika… Bu yazar kimmiş?”

“Maalesef ismi aklımda değil şu an,  bi hayli kaçık göründü gözüme, bi kadın”

“Her kimse Sokrat’la bi akrabalığı olmalı” diyor Yalçın

“Aaaa neden?”

“Sokrat’ın aşk tarifine çok benziyor.”

“Peki neden görene kadarmış?” diyorum artık bu konu beni de sarmaya başlıyor.

“Çünkü o kişiliği kendisi örecekmiş de ondan! Diyor ki; ‘Önce örecek, sonra görecek, sonra vurulacak’ galiba böyleydi”

“Devam edin lütfen Gülden. Gerçekten ilginç bu şeyler.”

“Sizi sıkmak istemiyorum”

“Hiç de sıkılmadık” diyorum

“O halde kısaca özetleyeyim gerisini; Aşk, özenmekle ilgili bişeymiş. Bir fikre, bir kişiye, bir ideale ya da Tanrıya özeniyoruz. Özenince o özneyi (özenileni) tezahür ettiriyoruz ve ona aşık olup semah dönmeye başlıyoruz. Hep özeniyoruz biz. Neden? Kendimizi yeterli bulmuyoruz! Mükemmel olduğumuzu bilmiyoruz. Mükemmel olmadığımız fikri ile eğitildik.
Böylece zihnimiz, mevcut durumumuzdan daha iyi olduğunu sandığımız bir pozisyon örmeye başlıyor. Ki bu işlemin sonu olmadığını söylüyor Yazar. Zihnin örme kapasitesi sonsuzmuş. Sonuç olarak, her aşık oluşumuzda  yeniden doğarız. Fakat ne çare ki yeni bir kişilik edinmişizdir. Bu sebeple sonu gelmez ölüm ve doğumlar, aşklar ve yitirişler içindeyiz.”

“Aşk, yakıcı odaklanmadır” diye söyleniyor Yalçın ağzının içinde “merceği güneşe uygun pozisyonda tutarsan altında ne varsa yakar ya! Yüksek ısıda demir erir, yeni kalıba dökülmek üzere kendini salar.”

“Bu mükemmel bi özetleme oldu” diyor Elena

“Şimdi neden aynı kişiyle mi diye sorduğunu anlıyorum” dedim

“Öyle mi demiştim?”

“Evet çok iyi hatırlıyorum.”

“Nedir anladığınız peki, bize de söyleyin bari” diyor İsabel

“Ondan önce bi şey daha sorayım, sizin kaçık yazar aşkın süresini de söylemiş mi?”

“Her seferinde mi?”

Gülüşmeler oluyor

“Eh evet”

“Bu konuda tuhaf bi öngörüsü var, güya aşkın süresi dört sayısı ile ilgiliymiş. Kişi aşık olduğu ile hiç iletişime geçmezse dört hafta, bi şekilde iletişimde bulunursa” bu arada dönüp Hüsnü’ye bakıyor “dört ay ve aşkı tam bir bütünlük içinde yaşama fırsatı bulursa dört yıl süreceğini söylüyor. Aslında ikibuçuk yıl tepe noktasıymış ve sonra tepeden aşağı daha hızlı iniyor ve dört yılda bitiyormuş”

“Evet aslında üç yıl filan diyenler de var, sanırım vücut kimyasıyla ilgili bir durum bu” diyor Elena.

“O zaman” diyorum “ölüm-doğum dört yıl içinde gerçekleşiyor. Bu durumda sonsuz aşk tek kişiyle gerçekleştirilemez.”

“Belki kırk ya da dörtyüz yıl için de geçerli şartlar vardır!” Hossam ısrarlı.

“Bakın bu da doğru, belki bütünleşmenin daha derin katmanları vardır.” Diyor Gülden.

Birden içimde bazı ışıklar göz kırpar gibi oluyor. Birini yakalamaya çabalıyorum ama tutamıyorum, aynen sabun köpüğü gibi parlayıp yok oluyorlar. Çok içtim galiba.

“Bu konu güzel de, sabahın köründe yollara düşeceğiz” diyor Hüsnü, nerdeyse ilk kez sesini duyuyoruz.

“Onu da erken kalkamayanlar düşünsün!”

“Kimmiş onlar?” Ferda üstüne mi alınıyo nedir.

İsabel, Yalçın ve bendeniz bi ağızdan “beeennnn” diye çocuk gibi bağrışıyoruz.

“Gececiler belli oldu, hadi neyse gidip yatalım, sabah uyanmak sorun değil de, güneş altında dağ tepe yürümesi zor” diyor Elena.

“Only mad dogs and English men stay out in the mid-day sun (1)” diyor feylesofumuz

“Bu da mı o şarkıdan?” diyorum saf saf

“Hayır o bir İngiliz atasözü” diye gülüyor Gülden.

Neyse işte, nasıl kalktık, nasıl odalara vardık bilemiyorum.

-Sır MIsır Kitabından alıntı-

http://sibelatasoy.com/?page_id=29

Bir yorum

  • cemal tagay 26 Mart 2010, 14:36

    İNSAN SEVİNCE ÇOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOK SARHOŞ OLUYOR BENDE ÇOOOOOOOOOOK SEVİYORUM

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir