Amaç/Araç

09 Mart 2009

İnsanı kapsar şekilde işleyen sistemler olduğunu düşünüyorum ve bunların düşünmeye meyilli olduğumuz gibi “manevi boyut” olması da gerekli değil. Ben bu durumu her düşündüğümde aklıma The Cube filmi gelir. İzleyenler hatırlayacaklardır (öneririm), işlemde birçok mekanizma var ve insan sıra geldikçe bunların birçoğundan geçer, hangi mekanizmadan geçtiği tesadüfi midir, yoksa kendi titreşimleri uyarınca bazı şeyleri özellikle yoluna mı çeker bunu tam olarak bilemesek de (her ikisi de olabilir belki) dış uyaranların olduğu bir gerçektir bence.

Fakat burada önemli husus şu bence; insanın bu mekanizmadan geçerken (bir nevi foton kuşağı gibi düşünelim) verdiği tepkileri, duygulanımları hep farklıdır. A kişisi için azap dolu bir geçiş B kişisi için sivrisinek ısırığı, C kişisi için memnuniyet verici bir eğitim vesilesi, D kişisi için aldırmazlık vs vs şeklinde binlerce diyebileceğim değişik kombinasyonlarda anlam bulur.
Bence bu kadar değişik sonuçlar uyandırması, insanın aslında gerçek ve sarsılmaz bir amacı olmamasından ya da varsa bile onunla irtibata geçememişlikten kaynaklanıyor olabilir. Şu bir gerçek ki insanoğlu, işaret edilen yere değil işaret edene bakmaktadır! Bu belki sizlere çok söylenmiş alalade bir söz gibi gelebilir fakat ben bu durumun da etkin bir sebep olduğunu sanma eğilimliyim. (Aslında işaret edene de bakılabilir, eğer işaret edilen şey anlaşılamıyorsa,  fakat bu belki başka bir yazının konusu olacak kadar karmaşık)

Küçük bir örnek vermek gerekirse (ki hayatta her şey buna örnektir); A kişisinin bir yere gitmek için metroya geldiğini düşünelim, daha turnikeye girmeden önce bile yolu onlarca şey tarafından kesilir ya da kesişir, A bütün bu kesişmeleri AMAÇmışçasına yaşar, acı çeker sevinir, kızar, üzülür ve bunları yaparken metroya gelme nedenini bir kez hatırlamaz bile! “Kendini yitirir“… Çünkü aslında “kendiyle” ne yapmak istediğini bilmiyor ya da hatırlamıyordur.
Şöyle soranlar olabilecektir; “ama birçok öğreti zaten insanın kendini yitirmesinin amaç olduğunu söyler, o halde burada bir çelişki yok mu?”
Bence yok, kendini yitirme eylemi bilerek yapılmalıdır, bilinçsiz yaptığımız hiç bişeyin bize totalde bir yararı olmuyor! Kendimizi bilerek ve isteyerek kaybetme eylemi bizi bambaşka yerlere taşır.
Don Juan’ın öğretisinde bu kavrama “kontrollü delilik”(*) denmiştir. Hem bileceksiniz, hem bilmezden geleceksiniz. Hem isteyecek hem istemez gibi olacaksınız. 

Neden kontrollü delilik peki? Eğer amacımı unutmazsam bu beni kurtarmaz mı?
Hayır maalesef kurtarmaz, bu kez de amaca kitlenen insan yoldaki hiç bişeyi görmez, aldırmaz olur, duygu organları paslanır, adeta bir hayalete ya da infazcıya döner. Çünkü aslında AMAÇa giden bir yol yoktur, bu izafidir, Büyülü çözüm şudur: AMAÇa giden yolda tüm araçları farketmek, onlarla yoldaşlık kurmak, onlara minnettar olmak ve sanki onlar araç değilmişte amaçmışçasına yürekten, gönülden ilişki kurmak.
AMAÇ, kafdağının arkasında değil, ARAÇ’ın gönlünde yatmaktadır bence. Çünkü zaman bizim uydurduğumuz bir kavramdır, geçerli tek şey ŞİMDİ ve Burada olabilmektir. AMACımızı şimdi ve burada hatırlarken onu şimdi burada rastladığımız ilk ARAÇta bulabiliriz. Ya da bulabilmeliyiz. Değilse bari  yolda amacımızı unutmamaya çalışalım derim.

sa-05.03.2009

(*)KONTROLLÜ DELİLİK – Denetlenen Delilik

 Büyücüler bu yöntemi, kendi kendileriyle ve günlük sorunların dünyasındaki herkes ve herşeyle başa çıkmanın tek yolu olduğunu savunurlar.

Don Juan, denetlenen deliliği; denetlenen aldanma sanatı ya da eyleme tamamen kendini veriyormuş gibi görünme sanatı olarak açıklıyor. Öyle iyi yapılacakmış ki kimse ayırdına varamazmış. Denetlenen delilik, tamamen kendini aldatma değilmiş demişti, her şeyin ayrılmaz bir parçası olarak kalırken, her şeyden ayrı olmanın inceden inceye düşünülmüş, sanatsal bir yöntemiymiş.

Denetlenen delilik bi sanatmış ama bi çok büyücünün içi kaldırmazmış bunu çünkü uygulaması çok fazla enerji gerektirirmiş.

Bir yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir